Muhammet Çelik, Artislik Akıyor Paçalarımızdan

benim bir mağaram var
sarkıtları sizsiniz dikitleri biz
ve akşam olduğunda
bir bütündür orda kalplerimiz

yutarak birbirini tanrının diktiği elbiseleri yırtarak
yıkılır kocaman bir uğultu olur
girer çıkarız dünyaya sıkışan pencerelerimizden
girer çıkarız züleyhanın baktığı kuyulara

ter kokularıyız birbirimizin, biliriz kimin soluğu kimin boğazında
parmak uçlarıyla birlikte dudakların da ateşlendiği bir harbin ortasında
kim kimi yağmalıyor biliriz

belki bilmeyiz etlerin doğrandığı bayramlarda
meteliksiz yiğitler gelir etyemez poşetleriyle
belki gelir patlatırlar işkembeleri hançerden elleriyle
kokoreç dükkanlarında oturur bekleriz acıları getirin deriz, getirin suları
suları boğanların aşklarından olma bazı acılar ebulehebin elleridir, bilmeyiz
dalaşma havarileriyiz çünkü hepimiz okunaksız yüzleriyiz birbirimizin
gireriz aceleye getirilmiş uzantılarından, sakallarından tutarız kentlerimizi
o kentler ki kapıları mendil satan çocukların aşklarıdır, açılmamıştır
söyle bana, oralar da öyle midir, söylenmemiş sözler gibi inatçı
yeni bir yutkunma mıdır her doğan gün
siz de girer misiniz o kapılardan her sabah
sizi de indirirler mi atlardan, kıskanarak saçlarınızı rüzgârdan
sümükleriniz hep birbirinizin ceketlerinde midir
sizin de ağızdan ağza dolaşan rahimleriniz midir umutlar

çabuk tanrılar var edildi çabuk kadınlar
izofren balıklar acele ısırıklar

bizim buralarda iki gün üst üste mutlu olmak, fotoğraf çekmeye yeltenmek sayılır askeri bölgeyi
yasaktır, geçmişin aydınlığına çekilmekten korkarız, ölüleri sayarız düğünden döndüğümüzde
bu yüzden öfke ve şehvet iki gerekli şeydir içimizde
ne var ki tetiği çekilmiş silahta kurşun neyse, kesilmiş damarda kan, boşlukta tohum
ölüm haberinden sonra yüzler neyse
ertesi günümüz öyle öksüz ve bir başına, öyle serseri
donumuza kadar alıp gittiğinde kazananlar, biz yürekliyizdir savaşa yeniden
o kendini bilmez ukala tortularımızla, dondurma elimizde haykıracağız:
daha bitmedi, daha bitmedi!
daha törenlere katılacağız hep birlikte
kravatlar gibi sıkarak kendi boğazımızı ellerimizle
pastaya batırılmış yüzlerimizle
uyurgezerler halinde caddelerden meydanlara yürüyüp
ve sanırım intihar temalı marşlar eşliğinde
intihar temalı direklere tırmanacağız

ben daha çok sayıklardım da durdu çenem
bir de baktım ki eklem yerlerimde İngilizce

hep birlikte yalnız ve kelepir, kullanılmayan arka odalarıyız mutluluğun
öylece hiçbir yere gidemeyen, tıkanıp kalan, yığıntılardan bir dünya
kusursuz kahramanlarız, haklıyız hep birlikte
haklıca sıkılan ümükleriyiz durağanlığın öfkeden gıcırdayan dişleri
hesabını sorup duruyoruz birbirimize sağ kalan yanlarımızın
bir sağa bir sola dönüyoruz önemliymişçesine yönler
var mıyız yok muyuz belli değil, su muyuz petrol mü
bir yok olma provası olarak mı varız yoksa
şişirilmiş büyük balonlarız belki
batacak iğnemizi bekleyen

biri devrim der demez
diken diken olan tüylerimizle
hep birlikte yalnız ve gönülsüz
bulaşık yıkamaktayız
bilmem yemeği kim yedi ve biz neden bulaşıkhanedeyiz

bizde ilk şiirini yazmanla kanaat önderi olman arasındaki mesafe
yandı ve sevgilim türkçesi olmayan bir şey olmamı istedi benden

öyle ya, dünyada hiçbir şey engellenemez: olmalıdır her şey
bir aile bozulmalıdır asmalıdır baba kendini
yamulmalıdır bir çocuğun o güzel ağzı
bir savaş sürmelidir mesela birçok savaş daha sürmeli
ve domuzlar kadeh kaldırmalıdır: şerefe!
soyunmalıdır insan ama az biraz da tütün basılmış yaralarıyla
kaygan ipekler altından ansiklopediler neşretmelidir
insan böyle demeli, ilham söğüşlemelidir ve daha neler
el etek öpmeler seğirtip şemsiye tutmalar ayetler eşliğinde
peygamber öldürmekle eşdeğer övünçlerimiz veya biz aparmak diyelim buna
biz daha birçok şey demeyi öğrendiğimizde, kaçmayı öğrendiğimizde musluklar bozulunca
su düşmanlarıyla ittifak dâhil, kabul ettiğimizde her şeyi ve onay üstüne onay
ne bulursak yediğimizde ve ellediğimizde dünyanın ellenmemesi gereken yerlerini
her şey olmalıdır dediğimizde, döl fabrikası olmalıdır abanmalıdır ağızlarımız akla
akla akıl vermelidir insan dediğimizde
birazcık canını yakabilir miyim matmazel, birazcık
allah göstermesin, allah göstermelidir birazcık
görmediysen gözlerini çıkar bir daha bak
ellerini savur kurtul ayaklarından, söndür ışıkları bir daha bak
insan kurtulmalıdır karanlığından

kuyudan yusuf çeken adamı düşündünüz mü hiç
kim bilir öptünüz belki de öptünüz mü
her gün yusuf çekiyoruz kuyulardan
ve satıyoruz köle pazarlarında

çabuk yoruluyoruz hayal kurarken bile çabuk elbiseler giyip çıkarıyoruz hep aynı elbiseler
karnımda bir şişkinlik bir baş dönmesi derslerde bir yığılma ve haberler
yani elimizden gelmeyenler, müslüman olmanın çağdaş tanımı yani
yüzüme bakma derim bakma üzülürsün yüzüm yüz değil kösele
yüzüm çiğköfte dürüm sigara üstüne sigara dünyayı kurtaramayınca
peçete büyüklüğünde kalbi olanlar dünyayı kurtaramaz, kurtaramayınca
her şey biraz daha hiçbir şey olurken
bakılmaması gereken yerlerine bakıyorum dünyanın
sonra şeytana kanıyorum çabuk çabuk ellerimle
dur diyorum sonra
bir yol var yürümem gereken biliyorum erteliyorum hep ödevler faturalar
fakat bu ödevleri veren kim, bu taksitler nereden
ve daldırmışım ellerimi dünya balına, neden
çıkarıp atamıyorum interneti ciğerlerimden

çok ciddi şeyler bunlar, yeminle
ayıptan ayıpsızlığa umuttan umutsuzluğa ciddi şeyler
bakır renginde ve keten sertliğinde
sen serin ol ben pişerim ey perdelerin içinden sıyrılıp düşen
ey kaşlarını bile okşadığım sevgililer
hiç yaşanmamış anlardan bir koleksiyon belki
şuraya, beceriksizliğinden kurumuş saksıların üstüne hemen
evde dursa huysuzluk eden futbol oynadığını zanneden bir taşa otursa
sade bir sevmek işte, o da bir kuru ekmek
kurumuş eski bir pizza, kauçuktan bir köşe, endişe
ne yediği belirsiz bu adamların
araba süremez, bisikletten düşse yüzemez, yoldan karşıya geçemez küfürbaz eder şoförleri
para ne işe yarar bilmez ama istesen beş kuruş vermez
örselenmiş kirpi tıraşlarıyla birer falsodur iş görüşmeleri

ne gibi sevmiştik insanları
elmanın kurdu sevmesi gibi

Muhammet Çelik

İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın