Mine Söğüt, Haklıyız Kaybedeceğiz

Mine Söğüt’ün yazısına dikkat.

 

Bir keresinde sana baktım ve bir deli gördüm.

“Tüm kanlar boşaltılacak, birbirine karıştırılıp yeniden damarlara doldurulacak” diyerek erik yiyordun. Eline bir tokat attım. Erik yere düştü.

“Bizim kanlarımız zaten karmakarışık. O yüzden bu topraklarda esmer babalardan sarı çocuklar doğar, kısacık annelerin selvi boylu kızları var, her kardeşin gözü başka renk, her ailenin geçmişi bir tatlı, bir acı” dedim. Yüzüme tükürdün. Bir an yumuşadım.

“Kanları hem döken hem de karıştıran o göçler ve savaşlar neticede bir işe yaramış olsun. Melezliği bir madalya gibi göğsüne takıp gezsen…” diyerek yeri eşeledim.

Sen aynaya baktın ve bir deli gördün.

“Tüm kanlar boşaltılacak, birbirinden ayrıştırılıp yeniden damarlara doldurulacak, göç eden herkes aynı yolları gerisin geriye aşıp ata toprağına varacak” diyerek zıplıyordun. Ayaklarına tekme attın. Yere düştün.

“Bir damlasını bile vermem kimseye, bir adım bile atmam geriye ya da ileriye. Kuzeyden gelen güneyden geçene vurulmasa, doğuda doğan batıdakinin kucağında uyuya kalmasa… tarihindeki onca göçmen sevişmeye ihanet etti dedirtmem ben kendime!” diyerek ölüyordun.

Biraz aklın varsa, bu boş arsaya, insanın avcuna küçük bi çakıltaşı sıkıştırıp, “Buna göz kulak ol” diyerek ortadan kaybolan tanrının putunu dikersin. Tanrılar, iyilik yaptıklarını sanarak avcuna ufacık  bi şey sıkıştırıp giderler; sen omzunda ağır bir yük, öylece kalakalırsın.  Tanrılar avcunla omzun arasındaki bağlantıyı umursamazlar. Onlar, o tanrılar, seni hiç ciddiye almazlar. Sense bu savruk tanrıların bir sözüyle ne idüğü belirsiz bir çakıltaşını bile ciddiye alırsın… diyecektim ki vazgeçtim.

Hava çok güzel. Serin bir rüzgâr esiyor ve her yer mandalina çiçeği kokuyor. Sanki daha hiçbirimiz doğmamışız. İsteklerimiz ve korkularımız tadını bilmediğimiz meyvelerin çekirdeklerinde derin bir uyku henüz. Ne tanrıyı ne de ölümü düşleyecek zaaflar var ortalıkta. Hava gerçekten çok güzel. Serin bir rüzgâr esiyor ve her yer mandalina çiçeği kokuyor. Bu durumda tanrılara sövmektense sana sövmek daha manidar.

Doğup büyüdüğün bu ülke, üç tarafı ideolojisini satmış bilgelerle çevrili, bir tarafı anne karnında çürümüş ikizine bağlı manik depresif  bir yarımada. Biçim kişiliği de belirler. Belki de kendini eksik ve hayatı tekinsiz hissetmenin nedeni bu yarımada olmanın zulmüdür. Dört tarafın bağımsızlıkla çevrili olsaydı, “yarım” değil “tam” olmanın özgüveniyle bambaşka bir hayatın olurdu. Ama her şey şahane olur muydu? Emin değilim. Öncelikle sağından solundan, üstünden altından ne bu kadar çok gelip göçen olurdu; ne de bu kadar çok savaşıp ölen. Göçler ve  yan yana gömülmüş ölüler seni azaltacağına çoğalttı aslında. Ama tekinsiz de yaptı. Çünkü göçlerin gölgesindeki toprak da insan da hep tedirgindir. Göç eden ya birilerinden kaçar ya da birilerini kovalar. Toprağın algısı kuvvetlidir, havadaki nemi, çekirdekteki ısıyı, uzaktaki ışığı, içindeki rüzgârı sezer gibi ayak izlerinin niyetini de sezer. O da dönüşe dönüşe, o izlerin sahiplerine benzer. Toprağı yenen ve toprağa yenilen insanla, insanı yenen ve insana yenilen toprağın savaşından çıkan ısıda pişti senin ruhun. O yüzden şu günlerde her yanın dayanılmaz bir sıcak. Karmakarışıklığıyla övüneceğine utanmaya meylettiğin o kan, kaynadı kaynayacak.

Aslında sen de biliyorsun; fena olan kanının değil kafanın karmakarışıklığı. Uluorta savaşıyor, gizli saklı sevişiyorsun. Birini öldürmekten zerre kadar utanç duymayıp, çıplaklığını canhıraş gizliyorsun. Meşru anlaşmazlıklarla savaş çıkarıp, yine meşru anlaşmalarla savaş bitirmekten gocunmuyor,  gayrimeşru aşklara aman tanımıyorsun. Sevişmeye bu kadar yabancılaşmış olmanın utancıdır hep şairi yoran, ressamı yıldıran, şarkıcıya en güzel sözleri söylerken hüzünle gözlerini kapattıran ve seni ve beni bu kadar uzak yollarda dolandıran.

Ancak satın alınan şeylerle mutlu olunabileceğini vaat eden bir tanrının cennetine kim kanar? Sen kanarsın.

Çünkü aşk öldü ve sen kör oldun.

Yerden kalktın. Umursamaz bakışlarla uzaklara baktın. Ağzına bir erik daha attın.

“Eğitim, sağlık ve sanat parayla olmaz. Herkes üçünden de eşit şartlarda faydalanabilmelidir ki dünya tersine dönsün. Aslında hiçbir şey parayla olmaz. Parasız her şey olur. Her şey parasız olur. Bu dünyada aslında biz ne istersek o olur” dedin.   Ben yere çöktüm, parmağımı toprağa batırdım. Toprak kandan sırılsıklam.

“Düşün” yazdım, “Savaş çıkmış, kimse gitmemiş.” Ben bunu gerçekten yazdım. Gerçeğe yazdım. Parmağımı toprağa batırdım. Toprak kandan sırılsıklam.

Ve birden senin için ferahladı. Aklından olmayacak şeyler geçirdin.

“Madem tanrılara inanmıyorum, madem ben ne istersem ne yaparsam o olur, belki bir gün başka şeyler isterim, başka şeyler yaparım. O zaman başka şeyler olur” dedin.

Bir an gülümsedin. Bir an gülümsedim.

Sen, tabiatın gereği, bu boş arsaya çağın yükselen değerleri öven bir methiye döşeyemezsin. Ben senin gözünün içine baka baka,  “Yakındır, güzel günler göreceğiz, motorları maviliklere süreceğiz” diye yalan söyleyemem. Boşluğu tarihle hesaplaşarak  doldurmak abes. Geçmişe atacak utanç, geleceğe salacak umut kancalarımız yok bizim.

Şimdi sen al eline şu değneği, bu boş arsanın toprağına kocaman harflerle “Haklıyız kaybedeceğiz” yaz.

Tabiatın gereği.

Yazdığının ilk rüzgârda silinmesini göze al.

O da tabiatının gereği.

Ancak tanrıların  masal kahramanları olduğuna, her şeyin değişebileceğine ve sen ne istersen onun olacağına inanmaya ölesiye devam et. İsteklerine çok dikkat et.

Çünkü, tabiatın bizzat kendi gerçeği, maalesef sen ne istersen o olur.

 

 

Mine Söğüt

İZDİHAM

 

 

 

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın