Mesut Ceye

Buralar eskiden hep dutluktu

dinlenmek mi lazım? Ama niçin? Rüyalarımızda o çok yaklaştığımız soğuk dağ suyuna ulaşamadık diye, küskünlüğümüz mü abartıldı da, yorulduk? Annen olsa inanma böyle şeylere derdi, duvara astığın posterlere kızdığı gibi.
-Efendim anneniz bir tren kazasında sonsuzluğa ulaştı, ben polis, dilim biraz edebiyat yapar da… İyi misiniz? Polis sizin emniyetinizi sağlamakla görevlidir, bakın işte bayılan gövdenizi nasıl da tuttum. Refleks konusunda çok iyiyimdir, gençliğimde kalecilik yapardım sırf bu yüzden. Bembeyaz elbiselerle Allah aşkına ne yapıyordunuz evde, böyle giyinmek için çok önemli bir davete icabet kararı almış olmalısınız. Doğrusu harika bir bedeniniz var. Hiç sevişmemiş bir erkek buhranlarını nasıl taşır bilir misiniz? Eğer bir kadınla oturup ciddi ciddi konuşabilseydim ondan sadece gülüş isterdim. Kendileri, unutmak hakkında çok az şey bilirler. Mutfaktan oturma odasına, ordan yatak odasına, ordan da -lafı uzattıysam özür dilerim, siz de bir bayıldınız ki, yaşlı da değil ki anneniz, avunalım. Öldüyse öldü derdik değil mi? Yok, ille de yas törenleri insani bir gururdur- ne diyordum, ordan da hoop evin başka köşesine koşuşturup bir gülüşle, gönül almayla bitecek sıradan bir dargınlığı inat bu inat sürdürürler. Bu yüzden zavallıdırlar. Mesela benimle ‘talihsiz’ bir zamanda tanışmak zorunda kalan dişlek -başka kız yoktu, ne yapalım?- kız arkadaşıma öğretiyordum bunları. Çok güzel öğretebildiğimi düşünüyorum, ama ne dedi bana? Sen sevgili, eş, ‘hayat arkadaşı’ değil, sadık bir köpek istiyorsun. Ben ha? Beni bir bilseniz, neler yasalaşır aramızda. Tanıştığım insanlarla aramda açık açık belli olmasa da yasalar oluştururum, yararımıza. Dişlek kız sıradandı, belki de akılsız.

Polisin sakarlığı… Azarcı bir anneyi kaybettikten sonra inançların hakkında kendini sorgulamaz oldun. Niçin problemler, çözümünü saklar da sende, belirtisiz bir izine kapılıp gitmekten hoşlanır ve problemi unutursun. Hikâye anlatmakta ne kadar ustayız. Kalbimiz ağrıyor sanıyoruz, oysa giysimiz sıkıyor bizi sadece. Memeler de cabası… Hatta erkekler daha mı az mızmızlanır? Bu da bir teoridir. Polisin sakarlığı, anlatmayaydı ne yapalım?

-Bakın siviller, özellikle memur maaşı almayanlar -mamur olmayanlar mı deseydim? İngilizcesi: flourishing. Ehehe- başkalarının üzerinde söz hakkınız yoksa yollarda yürümeyin tamam mı? Niçin uyarıyorum, çok miskin ve duyarsızsınız, her an bir otomobil kazasına kurban gitmek olası. Niçin öldü şu baygın kızın annesi? Hem de tren ya, koskoca tren kazasında? O trenler bir düdüğünü öttürmedi mi, ciğerlerin titriyor. O kadın yahu nasıl fark etmedi? Doktorlar bilmez. Kızının üzerinde hiçbir hakkı yoktur ve ona laf anlatamaz da ondan. Eşi? Ayrılmışlar mı ne, yani yok işte. Kadın akşama kadar gömülmüş kanepeye dünyayı üzerine menteşesiz çivisiz kendi kollarıyla kapatıyor. Nurullah Ataç ‘ve’ kelimesinden hoşlanmaz, bizden değilmiş. Bize ne canım diyeceksiniz, tabi… Biz polisler güvenliğiniz için ölürüz. Hakimiyetimiz olduğu halde, dalgın değiliz yani -başka ‘gereksiz’ insanlar gibi- yine de ölürüz, aha sizin için.

Durum vahim, ah polis, biraz daha çözüversen dağılacak bu kızcağız. Dağılmış, ufalanacak kızımız. Annesinin çekiliverdiği evden uzaklarda bir şey var sanıyor, bahsettiğin hakimiyet duygusu, insanlarla ilişkilerle kurulan yasalar, köprüler duygusu. Nedense o hep bizden hastalıklı bir şekilde uzaklarda kurulmalıdır. Yok, rüyaları da süslemelidir. Ölümden sonra üç ay köyde kaldı bu kız, evde zamanla açılan korkunç bir kuyu varmış, PSİKOLOJİK olduğunu daha sonra yazdı bir doktor reçeteye. Psikoz reçeteye düştü, bil bakalım insanlık ilerleyebildi mi? İnsanlar size de karşı bilir misiniz polis bey? Hem siz de hakimiyet altındasınız, yoksa annenizi mi yaşatıyorsunuz? Emirler anne gibi sevecen mi?

-Emir ‘olmak’ ile ölmek arasında geçiştir. Söyle bakalım ilk emiri? Kızcağızımız ilk emiri bilir mi? Kahveler bir yığın enseyle dolu, onlara sor, bilirler. Vallahi de bilirler. Bizimkisi cahil de değil, ‘disconnectus erectus’ desem hemen anlayıp alınacak kadar bilgilidir. Fakat emir altında kalmaz, bu yüzden ölürler, olmazlar. En akılsızın bile anlayacağı şekilde konuşuyorum değil mi? Mesela az önce bu yüzden ‘ölürler’ dedikten sonra ‘olmazlar’ diye eklemeseydim sonuna, siz yine de kafanızda bağlayıp ekler miydiniz? Bilemedim sayın sivil, en basitiyle diyorum ya, basitiyle. Anlamadılar beyefendi, beni anlamadılar. Bir polisin güzelim bir ümidi, -sevgili mi ne diyoruz ona- hafif silik bir gülücüğe bağlılığı olamaz mı? Anlamadılar işte. Sordum onlara, bakın tek tek: edebiyat sever misiniz? Severler tabi, güzel güzel şiirler, kitaplar okurlar, tamam. Aynı insanlara soruyorum, -bak bunu da bağlayabilmeniz için gereksiz de olsa söyledim, mevzubahis insanlar değil mi, yine onlara soracağım tabi- diyorum ki siz edebiyat severler beni ‘edebiyat yapmak’la -bu sizin saçma tanımınız- suçlayıp neden dinlemezsiniz? Çünkü edebiyat yapmak gereksizdir. Gördün mü cevabı… İşte böyle, emir işinde de böyle… Edebiyat sever gibi emir severiz aslında. Hatta birbirimize yürü ya kulum der gibi şiir seviciliğimiz de vardır. Ama emre itaat etmekte kimse benimle yarışamayacak kadar rezildir. Ben rezilim şu halimle, onlar benden daha rezildir. Beni polislik yapacağım sırada gülmek tutuyor, polisin cebinde defteri kalemi görenler adamların hesabını -rüşvet efendim, rüşveti kast ediyorlar, tanımını yapayım mı?- tutuyorsun diyorlar. Böyle de bir meslek edinmişim. Hayri İrdal olsaydı çok iyi anlaşırdık. Onun yazacağı uyduruk bir kitap vardı bilir misiniz? Halit Ayarcı emir vermişti ona da, öyle yazmaya girişmişti. Yoksa İrdal ne bilsin yazmayı? Yaa, işte böyle beyefendi. Emrin altında olmak böyledir, cevheri ortaya kor bir anda. Bizim kızımıza annesi gık demeden kız uzaklara uzaklara bakıvermiş. Ne çürük bir dava uğruna güzel aklınızı yoruyorsunuz.

İşte bu kadar, çürük dava… Polis bey, anlattıkça açılıyorsunuz, açıyorsunuz bizi. Kıza yüklendik bak, kafa kafaya verip. İyisiniz, hoşsunuz. Bir boşluk var ki ama, bir ahınız var ki… Gönül okşayacak o kadın di mi? İlle de lazım.

-Çoğu emir veriyor beyefendi, biraz da bunun için lazım. Hehehe

 

Mesut Ceye

İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın