Mehtap Altan, Prangasız Gönüller

Mehtap Altan, Ödemiş Cezaevi ziyaretini İzdiham için kaleme aldı.

Acıyı, acı içimize işlediğinde tanıyoruz; esareti, esaretin kucağına düşüp karanlığı emmek zorunda kalınca anlıyoruz; suçun neşterli sızısını, ancak masumiyet yaralarımızı öpünce hissedebiliyoruz. Peki, illa ruhumuzun güzele açılan penceresi kırılınca mı gerçeklerin sesini duymalıyız? Penceremiz kırılmadan da pencereleri kırılanların ruhuna dokunamaz mıyız? Sorularıma vereceğiniz her cevap, cezaevine girecek bir insanın geleceğindeki o karanlık çizgiyi silecek belki de!.. Çünkü cevapsızlığına kurban giden umutların ahı’dır insanlığı kemiren karanlığın gür sesi.

İnsanoğlu şu an sıkı bir sınavın tam göbeğinde en büyük sancısını çekiyor. Toplumu muammaya sürükleyen, eksilten ve zifiri iletişimlerin doğurduğu kangren olmuş anları doğuransa; elbette ki sadece göğe bakayım derken toprağın kokusunu unutanlarınsuni esişleridir.

İnsan, yaşamın arka sokak ağrılarını kendi ağrıları ile birleştirince asıl insanî bereket çıkar ortaya. Hayatı duygu çölü cennetine çevirmek için harcadığımız zamanı, keşke empati kelimesinin içinde hakikâti arayarak harcasaydık. Çünkü empati gücünün eksikliğinden kaynaklı kilitlenmiş zamanların çığlıklarını deliyor çaresiz insanların kaderi!

Ödemiş Kapalı – Açık Ceza İnfaz Kurumu’nu her ziyaret edişimde aklımın kıyılarını tırnağı dipten kesilmiş soruların utangaç cevapları istila ediyor. Acı ve huzurun şefkate uzanırken öksüz kalan gölgesi gibi! Kurumun duvarlarına her dokunuşumda bir hikâyenin çığlığını sarıyor an! Özgürlük ve esaretin çizgisini belirleyen parmaklıkları uzaktan görmek bile insanın vicdan odasındaki hesaplaşmasını net bir şekilde yeniden güncelliyor. Öfke, cehalet ve kontrolsüz anların bedeli dört duvara teslim edilen ömür değil mi?

Sorguların ketum sessizliğini kurumun kütüphanesine girdiğim an karşımda duran kitaplar bozdu. Yüzlerce kitap mahkûmların hizmetine sunulmuş. Ödemiş Ceza İnfaz Kurumu ile Saber (Sosyal Aktivite, Bilim, Eğitim Dayanışma Derneği) adına Ramazan Göçen ve Ceza İnfaz Kurumu adına da Kurum Öğretmeni Uzm. Öğr. Bayram Ural’ın takip ettiği ve Ödemiş Cumhuriyet Başsavcısı Ömer Faruk Yurdagül’ün de desteklediği “Her Koğuşa Bir Kütüphane” etkinliğini duyduğum an ise işte bu dediğim andı. 2012’de protokolü imzalanan bu hareketten önceki ve sonraki okunma oranı istatistiğini görmek umudun anavatanına kavuşturdu düşüncelerimi. Türkiye’de ilk olduğunu düşündüğüm bu aktivitenin mahkûmları nasıl etkilediğini yetkililerden duymak kitabın insan üzerindeki kutsal görevini bir kere daha hatırlattı. Ki oraya bağışlanacak her kitap, vicdan odamıza hapsettiğimiz kısık sesimizin çığlığı olacaktır. Bağışladığımız kitabı, bir mahkûmun okuması ve kendi kanadını kırmak için kullandığı parmağını o kitabın sayfasında onarması! Bu ne büyük bir tedavi şeklidir…

Bilerek ya da istemeden suç işlemiş olan insanın topluma yeniden sağlıklı bir birey olarak dönmesine vesile olacak önemli adımlardan biridir bu anlamdaki sosyal destekler. Onların dışarıya çıktığında daha büyük bir suça göz kırpmasına engel olmak, işlediği suçun da affı için çok daha iyi bir insan olma gayretine destek vermek ve buna vesile olmak bu anlamdaki sosyal aktivitelerin meyvesidir. Onların parmaklıklar arasındaki ceza matematiğini, toplumdaki sivil örgütler ve gönül hizmeti yapan duyarlı insanlarca verimli bir arınışa çevirebiliriz. Ruh ve fikir dünyamızın büyük güneşlerinden bir düşünürün sözünü hatırlatmak istiyorum “Çalışmak lazım. Bir insan ateşe düşüp yanıyor olsa, onu gören birisi hiç kurtarmaya çalışmazsa diğer insanlar gelip “ bu nasıl  merhametsizliktir” demezler mi?.. ”

Kütüphane ziyaretimin devamı Ödemiş Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndaki “mahkûm sanatçıların” sergileyeceği bir tiyatro gösterisini izlemek ile geldi. Mahkûmların aylardır çalıştıkları “Çınar Polis Karakolu” adlı tiyatro oyunun yazarı Mustafa Firuz Bozkurt idi. Yönetmen Ali Gül ve Bayram Ural’ın aylardır mahkûmlar ile işbirliği içindeki çalışmaları perdenin açılmasıyla sivil hareketin birliğin çatısına konuşlanınca nasıl bir güzelliğe imza atacağının göstergesi oldu. Oyunun ikinci yönetmeni Uzm. Öğretmen Bayram Ural’ın da     Başkomiser rolü ile oyuna dahil olması, mahkûm ve idarecinin aynı çatı altında sanat yapması o günün altı çizilecek önemli anlarından biriydi.

Tiyatro oyununun sergilendiği salonda minik bir kıpırtı dikkatimi çekti. Siz hiç esmer bir güneş gördünüz mü? Ben gördüm. Annesinin mahkûmiyetine yoldaşlık yapan minik bir kızdı o. Gözlerindeki kuyuda büyüttüğü tek istekti sarışın bir Barbie oyuncak!.. Sahi, en son hangi çocuğun gözlerine kulaç atıp hüznünü alaşağı etmek için tebessümünüzü berdel verdiniz ?

Beni beklemeden, o esmer güneşi mutluluğuna kavuşturan cezaevi yöneticilerini kutluyorum; sarışın barbie bebek alınmış o çoçuğun sevgi kucağına verilmiş. Biz birini görüp duyabildik; kamyon arabalarına sevgiyle hasretle dokunmak isteyen içeride, dışarıda acaba kaç binler var? Beni derin düşündüren bir konu da şu; çocuk o isteğini neden duyuramadı? O, neden cesareti bizde bulabildi?

Minik kızın saçlarındaki örgüler bir oyunun acımasız bölümleri gibiydi aslında. Aklım biraz onda biraz tiyatro oyununu sergileyecek genç mahkûmlardaydı. Parmaklıklar arasına özgürlükleri sıkışanların, sahnedeki kanatlarını görmek tarifi imkânsız bir duygunun adıydı! Oyunu sergiledikleri zaman boyunca, göğün göğsüne kanatlarını değdiren sayısız ışık huzmeleri gibiydi her biri. Sosyal mesaj veren tiyatro oyunu, genç mahkûmların sarf ettiği emek ile müthiş bir sanat gösterisine döndü o gün. Rollerinin onlara kattığı yaşamak lisanı, ruhlarındaki “keşke” dağına siniyordu. Ve o dağın heybetine yaslanarak çıkıyordu sesleri.Kevser suyunu içen azim karıncaları gibiydi her biri!

Serçeler gözyaşlarından vurulur! Ki göğün göğsünde mayalanan umudu öpmesin kanatları diye… Ülkem topraklarında insanlar önce ağıtlarından vuruldu. İsteyerek ya da istemeyerek suçlar işlenildi. Ama hiçbir güç, diğer ülke insanlarında olmayan bizim toprağımıza has manevi birliğimizin özüne dokunamadı. Serkan, Mert, Emrullah, Emrah, Ozan, Cemal, Yaşar, Erkan, Hilmi, Süleyman, Şakir, Murat, Hakan, Kerim, Hilmi ve Zafer sanki göğün göğsünde mayalanan o umudu arar gibiydiler oyunu sergiledikleri dakikalar boyunca. Ve biliyorum ki kendi kanatlarını kendileri kırıp girdikleri bir cezaevinde yeniden doğmanın onurunu yaşıyorlardı oyunun finalinde Türk Bayrağına sarılırken.

Gün bitmek üzereydi, cezaevinin avlusunda durup son bir defa arkama baktım. Dicle gibi ağlayan, Anadolu gibi şefkatle kucaklayan, Karadeniz gibi coşan mahkûm sanatçıların bir daha ki gelişime hangi emeğin coşkusu ile beni karşılayacaklarını düşündüm. Benim heybem mi dolmuştu onların heybesi mi bilmiyorum!? Bildiğimse, insanoğlunu besleyen tek şey; derviş sabrına bürünmüş hû zikrinin huzur damıtan bereketiydi.

 

 

 

Mehtap Altan

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: