Max Aub, Örnek Suçlar

Kafka’yı anımsatan bir yazar Max Aub.
İşte size kulağa teğet geçip, ağızdan kâğıda dökülen birinci el mallar. Yalansız itiraflar: Dolambaçsız, yatay ya da dikey, şiddeti açıklamaktan başka hiçbir ereği ya da isteği olmayan itiraflar. İspanya’da, Fransa’da ve Meksika’da yirmi yılda topladığım bu malzemeyi şimdi süslemeye kalkamazdım elbette. İlkel olmalarının nedeni budur. Bu itiraflar kuşkusuz, bu insanların, Tanrı ile aralarını düzeltmek ve günahtan arınmak için söyledikleridir.
İnsanlar oldukları gibidir. Onları bir anlık insanlık dışı bir davranışta bulunmaya iten güdüden, hayat boyu sorumlu tutmak, benim içine düşmeyeceğim bir özentidir. Bu itirafların günışığına çıkardığı olgu, bu insanları suça iten nedenlerin tümünün de duygusal olduğudur. Bence itiraflar safça yapılmış olsalar bile, gerçeklerden söz ediyorlar. Öte yandan, itirafların birbirlerine benzediği söylenecektir. Bunun böyle olması hiç şaşırtıcı değil. Bir Sicilyalı, bir Arnavut, bir Danimarkalı, Norveçli ya da Guatemalalının cinayet işleme nedenleri birbirinin eşidir. Bazı duyarlı kişileri incitmemek için burada Amerikalılar ile Rusları saymıyorum.
Özenti değiller, oldukları gibiler. Kendilerini hemen ele veriyorlar, itiraf etmeliyim şimdi. Onları önyargısız konuşturabilmek için Meksika dağlarından toplanmış Oaxaca mantarlarından yapılma uyuşturucu ya da uyarıcı bir bileşim kullandık, çünkü sorgulamalarda yalnız değildim. Salt yayınlamaya yetkili olduğum kısımları yayınlıyorum. İsim vermiyorum, isimler bende gizlidir.
Ünlü bir İspanyol romanında “şarabın yüreğe can verdiği” söylenir. Yalnızca yüreğe değil. İnsan, kendi sınırlarına tek başına ulaşamıyor bazen. Zirveye ulaşıp oradan çevreye yayılmak için hayvanlar gibi uğraşan ve bunu yapmak için bazı maddelere gereksinimi olan büyük yazarlar tanıdım. Bu durum ressamlarda, mühendislerde ve mimarlarda görülmez. Bu bir üstünlük mü, bilemiyorum. Hiç kimse hatalarını şıppadak kabullenmez. Böyle anlarda kim Tanrı’ya sığınmaz ki? Okuyacaklarınız yalnızca bir fısıltıdır. Parıltısız ama fısıltı yine de. Yosunun üstünde suyun fısıltısı. Adam olmaz ve müzikle dolup taşan bir günahkârın, lirik bir Fransızcayla çok önceleri söylediği gibi. Bütün öbür kitaplarım gibi, bunu da yayınlamamalıydım. Katkım ne? Hiçbir şey. Tarihe yeni bir şey katamıyorsa, hiçbir şeyin değeri yoktur. Zamanımızın insanı yalnızca başarısızlıkla ilgileniyor. Son büyük efsane de, eskidiğinden değil,
fazla güçlü olduğundan çöküyor, insanlığın büyüklüğü, kurduğu ütopyaların gücüyle ölçülür. Şimdi hiçbir yere gitmiyorsak, günümüzün idealinin, içgüdülerin bastırılması ve bayağılık oluşundandır. Hadım edilmiş olmanın sözde onuruna ulaşalım derken en iyilerimiz harcanıp gitti.
Yeraltı dünyalarında, nasıl yaptıklarını bilmeden açıklıyorlar benliklerini bu alçakgönüllü suçlular. Ama onlara acıyarak bakmıyoruz. Çünkü onlar da zamanımızın olağanüstü gelişmesine karşı çığlık atamayan bizler kadar aşağılık kişiler. Bilinçli baskıyla bize yükleneni kabulleniyoruz, karşı çıkmıyoruz, herkes rahat. Kaderi tek eliyle nasıl yenebilir insan?
Bu örnekleri sunmak için, doğal olarak absürd bir anlatımı yeğledim. Dolaysız anlatmam mümkün değil. Abartılı anlatımın bu dolambaçlı güzelliği var işte.
Kimin kanatları düşmedi?
Korku, ustalara kadar ulaşmış; ortada dolanan palavracıların dışında kimse başarılı değil artık. Hiçbir zaman toprağa bu kadar yakın durmadık. Bizi hiçbir iz bırakmadan yutacak olan toprağa. Suçu kimselere yüklemeyelim. Belki hava muhalefeti nedeniyle, mahsülü yitirdik.
Bilginin tuzu kimseleri güldürmüyor artık. Çocuklarını yedikten sonra kendi kuyruğunu ısıran bilgelerin dışında. Ne ektik, ne biçtik? Geriye yalnızca kadere dayanan oyun kaldı. Bazıları yorulmazlar oyun oynamaktan. Ben yoruldum. Bu itiraflarda bulunanlar da yorgun. Miyop, gözleri bozuk ve kör bastonlarıyla çılgın çifteler atan insanlar bunlar.
P.D. — Sanılanın tersine, ruh hastalarından yalnızca iki itiraf geldi. Deliler beni düş kırıklığına uğrattılar bu konuda. İtirafların sırası konu ya da ülke ile bağlı değildir ama bazıları okura kolaylık sağlamak için seri olarak düzenlendi. Bir başka ağır suç olan tekdüzelikten, elimden geldiği kadar uzak kalmaya çalıştım.
“Bilerek yapmadım.”
Ben de. Bu aptalın paramparça olmuş vazonun önünde durmadan yinelediği tek şey buydu. Üstelik vazo (ruhu şad olsun) aziz annemindi, Allah rahmet eylesin. Ben de onu parçaladım. Size yemin ediyorum, ceza kanunu bir an olsun gelmedi aklıma. Kendimi tutamadım.
Onu Juan Alvarez’in aleyhinde konuştuğu için öldürdüm. Alvarez iyi dostumdur ve onun Alvarez hakkında söylediği her şey palavraydı.
Vinaroz’lu olduğu için öldürdüm.
Ölürüm de olmaz dedi! Oysa tek istediğim ona haz vermekti.
Çok basit: Tanrı, yaratıdır. Her an doğan, süregelen ve yok olandır. Tanrı hayattır, hayat ötesidir, enerjidir ve güç ve süreklilik demek olan ölümdür.
Tanrı sözünden kuşku duyanlar Hıristiyan mıdır? Yeniden doğuş vaat edildiği halde ölümden korkanlar Hıristiyan mıdır? Hepsinin köküne kibrit suyu ekmeli! Bu sefil müminlerden iz bile kalmasın! Havayı kirletiyorlar. Ölümden korkanlar hayata layık değildir, imansızlar! Öbür dünyanın varlığını hemen öğrensinler. Yalnız Allah büyüktür.
Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi kürdanla dişlerini temizliyordu. Kürdanı tabağın kenarına bırakıyor, çiğnemesini bitirir bitirmez yine kapıp ağzının içindeki araştırmasına devam ediyordu. Saatlerce, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya, sağdan sola, soldan sağa, önden arkaya, arkadan öne… Üst dudağını kaldırarak patlak dudaklarını, sararmış kazma dişlerini birbiri ardından gösteriyor, yemek artıkları dolu alt dudağını diş etleri çıkana kadar indiriyordu. Derken … kürdanla yanlış bir hareket yaptı, birazcık kan çıktı. Ufak bir nokta. Bıçağı taa ense köküne kadar, süngü gibi batırdım. Son nefesine kadar yutkundu. Mahkeme-i Kübrâ’ya çıkana kadar. Benim defterim de dürülünce, onunla yüz yüze gelmekten korkmayacağım. Şerefsiz hıyar!
Berberim. Herkesin başına gelebilir bu, herkes berber olabilir. Benim iyi bir berber olduğum da söylenebilir. Herkesin saplantısı başkadır. Ben sivilcelerden hoşlanmam örneğin.
Şöyle oldu: Onu güzelce tıraş etmeye başladım. Yüzünü ustaca sabunladım, sonra usturayı biledim meşin kayış üstünde, elimin içine sürüp yumuşattım. Ben iyi bir berberim. Bugüne kadar kimsenin derisini yüzmemişimdir. Ayrıca bu herifin sakalı pek gür değildi zaten. Ama… sivilceleri vardı. Evet pek bir özellikleri yoktu bu irin tepeciklerinin. Yalnızca beni sinirlendirip rahatsız ediyorlardı. Kanım tepeme çıkıyordu onlara baktıkça.
Birinciyi fazla hasar vermeden hallettim.
İkinci… kanadı.
Sonra bana ne oldu bilmiyorum ama doğaldır. Yarayı büyüttüm ve tedavi edemeyeceğimi anlayınca kendimi tutamayıp kafasını kestim bir vuruşta.
Sütlü kahvesini küçük bir kaşıkla karıştırmaya başladı. Sıvı, alüminyum aletin bu şiddetli müdahalesiyle fincandan taştı. Fincan bayağıydı, kahvehane ikinci sınıftı, kaşığın üstünde geçmiş günlerin pası vardı. Metalin cam üstünde çıkardığı ses duyuluyordu. Şıngır mıngır, şıngır mıngır. Sütlü kahve, ortasında girdap gibi bir delikle ha babam dönüyordu.
Karşısında oturuyordum. Kahvehane doluydu. Adam durmadan karıştırıyordu. Dingin, gülümseyip bana bakarak. İçimde bir şey kalktı. Ona öyle bir bakmış olmalıyım ki, açıklama yapmaya zorunlu hissetti kendini.
— Bir türlü erimedi şeker.
Bunu kanıtlamak için kaşığı bir iki kere fincanın dibine vurdu. Sonra daha büyük bir güçle kahvesini karıştırmaya koyuldu yine. Karıştır babam karıştır. Durmaksızın, dinlenmeden! Camın üstünde kaşık sesi. Şıngır mıngır, şıngır mıngır, durmadan, sürekli, sonsuza dek. Dön Allah dön. Gülümseyerek bana bakıyordu. Sonra tabancamı çıkarıp ateş ettim.
Max Aub
İZDİHAM
İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın