Louis-Ferdinand Céline, Gecenin Sonuna Yolculuk

Hey, Bardamu!
Buraya bir baksana?!
Benim, ben! Meslektaşın.
Tamam, itiraf ediyorum. Senin farkına varmışlığım çok da eski değil. Böyle derken, yeni de öğrenmedim seni hani ama aklımda dolanmaya başlaman şunun şurası bir sene var ya da yoktur. Bir şekilde beni seni okumaya mecbur kılan Juli’ydi. Eminim sen de severdin Juli’yi. Bir kadın için aklı olağanın aksine fazla berrak, hemcinslerinin çoğu gibi düşünce akışı gereksiz ayrıntılarla dolu, çetrefilli değil. Onu okuyabilmiş olsaydın, demek istediklerimi anlardın. Bugün mümkün olmadığına göre bahsi burada kapamak yerinde olacaktır.
Bardamu, ah!…
Bu yazıyı nasıl yazacağımı bir türlü bilemedim. Sebep? Pek emin değilim ama yolculuğun büyük bir kısmını oluşturan hekimliğe dair kısmından ötürü objektif olamayacağım kaygısı elimi kolumu galiba.
Afrika dönemini ayrı tutmak lazım, kesinlikle. Yolculuğun benim için en ilgi çekici olan kısmı Afrika günlerindi. Oraya gitmek elbette savaştan sonraki halin yüzünden kaçınılmazdı ve bence de isabetli olanı yaptın. Merak ediyorum da yolculuğun en ızdırap verici kısmı senin için hangisiydi? Şimdi dönüp baksan bence de Afrika günlerini diğerlerine kıyasla o günlerde yaşadıklarının verdiği rahatsızlığın aksine “iyi ki de gitmişim,” diyerek hatırlardın. Bir taraftan da söylemeden geçmeyeyim, bazı okurlar buralarda fazlasıyla sıkılmış olabilirler.
Savaşlar Bardamu… artık senin yaşadığın gibi olmuyor. Senin savaşa dair yazdıklarını okurken tebessüm etmekten kendimi alamadım. Lütfen sözlerim incitmesin seni. En başta savaşa giden delikanlının o saf duyguları inan göz yaşartıcıydı. Benim içimi en çok burkan savaşta yaşadığın hayal kırıklıklarıydı. Halbuki bilsen, yıllar sonra buradan bakınca o savaş ne romantik görünüyor. Şimdi artık kimsede düşman bellediğinin karşısına geçip ateş edecek yürek yok. Kimse kimsenin canını almasın zaten. Öldürmek savaşın raconundan desek bile önce düşmanlığın net sebebini ortaya koymak gerekmez mi? Şimdilerde kimsede biri neden diğerine düşman bunu bile söyleyecek cesaret yok.
Sende kendimi gördüğümü söylesem, abartmış olur muyum acaba?
Beni gerçekten de çok şaşırttın. Yok, aslında senin yaşadıklarındı beni şaşırtan.  Yolculuğun yarıdan sonraki kısmında, bir şekilde yaşamın dayatması olarak hekim olduktan sonrasına dair yazdıklarını okurken zaman zaman donakaldım. Olamazdı, olmamalıydı. Biraz durup düşünceleri yavaşlatıp daha düzenli nefes almaya başlayınca, kendi kendime, “Neden ki?” diye sordum. Verdiğim tepki abartılıydı. Sonuçta insanı anlatıyordun Bardamu, öyle değil mi? En yalın, en çıplak, en görmek istemediğimiz haliyle insanı anlatıyordun ve hatta bunu öyle pervasızdın ki, kendine bile zerrece iltimas geçmemiştin.
Anlattıklarından anladım ki, insan çirkinleştiğinde coğrafya, konuşulan dil, tarihi geçmiş demek ki çok da önemli değilmiş. O Henrouille’ler var ya… İnanmazsın ama ben karşılaştım onlarla. Dur, anlatayım ister misin?
On yıl kadar önceydi. Acil kapıda nöbetçiydim. Üstümü değiştirmek için yukarıya odaya çıkmıştım, telefon çaldı. Hasta geldi, dediler. Koşarak indim. Hastayı ambulanstan indiriyorlardı. 80’lerinde bir amcaydı. Tekerlekli sandalyeyle acil müşahadeye aldık. Yanında kızı vardı. Amcayı konuşturmak mümkün değildi, öyle takatten düşmüştü. Kızı ayrı bir vakaydı… Ağzından cımbızla çeke çeke amcanın on gün kadar önce grip olduğunu, ardından yemeden içmeden kesildiğini ve son üç gündür ağzından bir yudum su dahi geçmediğini öğrenmeyi başardım. Anadolu’dan bir şehirden geliyordu ve aile olduğu yerde nedense hastaneye götrümeyi gereksiz görmüş sonrasında amcayı otobüse koyup İstanbul’a kızının yanına göndermişlerdi. Daha tahlillerini istemeden vücut biyokimyasının karman çorman olduğunu tahmin ediyordum. Kan aldık, idrarı sonda sonrasına bıraktım, akciğer filmi çektirmeye gönderdim. Röntgene gitti ve beş dakika geçmemişti ki , feryat figan aldı ortalığı. Amca fenalaşmıştı. Hemen müşahadeye aldık. Bu arada amcanın kızı ortalığı ayağa kaldırıyordu, “geldiğimizde doktor yoktu! Doktorgeç geldiği için oldu,” diye. Kulak asmadım tabi… Amca nefes almıyordu. EKG de belli belirsiz bir ventrikül atımı vardı. Amcayı resüsitasyona aldık, kalp masajı, elektro şok… ve amca döndü… Kalp atışı çok düzenli değildi, entübe ettik ve yukarıdan başka bir hekim arkadaş yardıma geldi, ambulamaya başladı. Telefona sarılıp kardiyaolojik yoğun bakımlarda yer aramaya başladım. Amca cidden şanslıydı. İlk aradığım merkez ki, öncesinde başka hastalar için nice yalvarmışlığım vardı ve yer yok, cevabı almıştım, “yollayın,” dedi. Hepimiz nasıl sevindik. Hastayı ambulansa alırken kayıttaki arkadaş, hastanın kızına sevkte ambulans için ücret ödemesi gerektiğini söyledi. O zaman benim çalıştığım yerde her hastaya uygulanan bir prosedürdü ve inanın, söz konusu ücret gerçekten de çok ama çok düşüktü. Az evvel hastanın ölümünden benim güya gecikmişliğimi sorumlu tutan kadın yüzüme baktı ve kayıtsızca, “bıraksaydınız öleydi keşke,” dedi. Sevincimiz yüzümüzde dondu, hepimizde olduğumuz yerde kaldık. Amcayı aldık, birlikte ambulansa bindik. Bir saniye bile tahammülüm yoktu kızına.
Sevgili Bardamu, bir yerde doktor vizite ücreti için şöyle demişsin: “Tıp nankördür. Zenginler size takdim ettiklerinde, uşak yerine konmuş olursunuz, fakirler aynı şeyi yaptığındaysa hırsız muamelesi görürsünüz.” Ah, ne doğru… hemen sonraki sayfada hastayla ilişkiyi ve buna karşılık elde edilen kazançla ilişkili olaraksa “orospuluk yapmayı bilmiyordum,” diyorsun.
Ben dört yıldır hasta bakmıyorum Bardamu ve diyorum ki, pavyondan kurtulmuş konsomatrist misali polikliniğe geri dönmekten korkuyorum.
Her zaman böyle yapıyorum dostum Bardamu. Kendimle özdeşleştirebildiğim bir şeyler yakalıyorsam okuduklarımda, yazarken klavye ishali oluyorum. Halbuki daha Robinson var. Asıl bir de Parapine…
Neredeyse tüm yolculuk boyunca seninleydi Robinson. Kabul etmelisin, Afrika’da onu görmek sana iyi geldi. Hatta yerini sana bırakıp giderken içine bir gün oradan gidebilme umudu bıraktı. Amerika’da karşılaştığınızda ise sen daha az sefil durumdaydın ve itiraf etmelisin, sana iyi geldi, sonrası için güç verdi. Robinson’un hep başına bela olduğunu düşündün ama bana kalırsa senin ayakta kalabilmende çok önemliydi. Elbette, sen biriciktin ama Robinson’un yaşamına kattıkları da çok değerliydi.
Parapine içinse sadece tek bir şey söyleyeceğim. Bardamu, lütfen bozulma ama ben hayalimdeki roman kahramanını onda gördüm. Bir gün kim yazar bilemem ama Parapine’i bir romanın birincil kahramanı olarak okumaktan kesin zevk duyacağımdan eminim.
Son bir şey söyleyeyim sana Bardamu. Sen her ne kadar aksini iddia edecek olursan ol, şanslı bir adamsın kabul et. En azından yaşamından Molly gibi bir kadın geçti. Henüz kırkıncı yılını sürmekte olan yaşamımda gördüm ki, birçok kişi, kadın ya da erkek olsunlar, Molly gibi birinin hayaliyle yaşıyorlar…
Louis-Ferdinand Céline
İZDİHAM
İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: