Kevser Tekin, Ha beni cami avlusuna bırakmışsın, ha sevmemişsin

Ah Muhsin Ünlü’yü, dizileri yayından kaldırılan yönetmen olarak tanırız. Elinden geçen ve şimdilerde özlemle aradığımız yapımları vardır. Ki bunlardan belki de özlemi en çok hak eden, Leyla ile Mecnun’dur.  Sahilde el sallayıp İsmail Abiii diye haykıran insan gördünüz mü, bilin ki biri, yine bir yerlerde gelmeyecek birini bekliyordur. Usulca yanından geçin, acısını anladığınızı hissettirmeyin. Daha birçok dizinin kahramanı olmuştur ama bence “Gidiyorum Bu” şiir kitabıyla ilgili olan kısmı Leyla ile Mecnun’u andırır biraz. Ve biraz da Rıfat’ın askere giderken taş kalpli Asiye’ye veda ettiği Vizontele’yi.

Kitabın ilk baskısı 2005 yılı temmuz ayında görücüye çıkmıştır. Tam beş sene sonra kitapla tanıştığımda ah dedim. Ah ki ne ah… Daha ilk girişte yazdıklarını “bütün eve dönmek isteyenlere…” diye ithaf ederken kendinize dönüp soruyorsunuz; ben neredeydim, nereye dönmek üzere yola çıkmıştım ki? Kimi dizesi felsefeye o kadar bulaşmıştır ki, edebiyat izlerini bulmak isterseniz hafif silkelemeniz gerekebilir:

 

“Şehre laciverd bir ceket gibi yakışsın yağmur/  Rabbim gör Rabbim duy Rabbim bağışla

Titreyeyim muştulara sapayım kopkor/  Rabbim kız okula geliyor, Yaşasın Cumhuriyet!”

 

En ilgisiz olan bile “hatırlat da haziranın sonlarında çocukluğumu yakalım” sözünü muhakkak bilir. Belki şiirin tamamından habersizdir ama güzel bir fotoğrafın altına yazılacak özlü sözler arasına girmeyi başarmıştır. Çocukluğunu yakabilmiş midir bilmiyoruz ama “Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum/ Şehre inerim bir sinema yağmura çalar/ Otomobil icad olunur Zarifoğlu ölür.” dizeleriyle selam yollamıştır Yedi Güzel’den Cahit’e. Ve şiirin şöyle devamı gelir: “Ne ikna edici bir intihar biçimidir şimdi göz göze gelmek.” Kendisine şair diyemez, demez hatta. Ama söz verir sevdiğine: “Belki de şair olurum ve seni de aldırırım yanıma/ Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün.” Yine de siz siz olun, söz vermeyin. Olur ya, elinizdekiler tükenir, ne söz kalır geriye, ne de sevdiğiniz.

Birkaç dizisinde İsmet Özel’den dörtlüklerle de karşımıza çıktığı olmuştur. Belki de İsmet Özel gibi Yusuf’a seslenişi bundandır. Çünkü “Kuyulardır, derindir, içinde adam vardır/ Yusuf bile düşmüştür, Aleyhisselam!” diye seslenir kitabın tam ortasında. Bazı dizelerin muhtevasını tam manasıyla anlamadığınız olabilir, bu normaldir. Her okuyuşta kızdığım olmuştur o anlaşılmayan, ya da anlaşılmasını istemediği mısralara. “Haydi iç de çay koyayım.” “Çayevlerine gereken önemi göstermeliyiz.” Ve yeniden başlayanlar için enfes bir slogan olacak cinsten “Senin bıraktığın yerden Alahû Ekber!” dizeleri bunlardan birkaçıdır.

Kitabı her okuyuşta farklı yerlerin altını çizebilirsiniz. O anda sizin için bir şey ifade etmeyen mısralar, belki fi tarihinde okuduğunuzda yazılmış en güzel şey olarak gelebilir size. Sonra bir bakmışsınız ki, kitapta altı çizilmemiş satır kalmamış. En son Kemal Sayar’ın Sonsuza Dek Sophie şiirinde duyduğum “ilga” kelimesini şiirin bitişinde öyle bir kullanmış ki, kepenkleri indirip eve dönesiniz geliyor: “Devam ettiğin kiliseyle ilga olayım…” Ta başa dönelim, ne diyordu: “bütün eve dönmek isteyenlere.” Dönmesine dönelim de, yol neredeydi, sağ nerede, sol ne tarafa düşüyordu?

İnternette hızlıca tüketilen mısralar arasında yer alan birkaç dizeye değinmesek olmaz. İnsan sevdiğine hangi lisanla seslense daha vurucu olur ki? “Ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum/ Çünkü bu, seni seviyorumun içine nal salmak demektir.” Ya da divan şairleri gibi kafiye aramadan, tek gülüşe neler söyleyebilir ki? Mesela, “İşte sen gülüyorsun ve beni daha geniş bir salona almış oluyorlar” deyip üzerimize toprak atmamış mı sizce de? Sevmeye ve ayrılığa dair öyle bir içler dışlar çarpımı yapar ki, bulduğunuz sonuç sizi tatmin etmez. Siz, eşitliğin bilinen tarafında beklersiniz ama vedalar hep bilinmeyen taraftan ansızın çıkagelir. Uzun uzadıya anlatamıyorum şimdi, bazı kederler bir solukta okunuyor çünkü. Elbet bir vedası vardı şairin de: “Sen gidersin denklem düşer ben aşk olduğumu ağlarım/ Bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar/ Ben dünyaya karşı “durmak” ile meşhurum.” Yanılgıya düşmeyelim, dünyaya karşı durmak değil; akıp giden dünyaya karşı “durmak”. Hızlıca dönen dünya karşında ne kadar basit bir eylem oluyor öylece durmak. Çünkü yetişemeyiz onun hızına. Sevincimiz, kırgınlığımız, kırıklarımız üzerimize öyle bir yapışıyor ki gidebilmek zorlaşıyor. Ama kendimizi kaybedemeyiz, sokaklar ıssızken hele hiç olmaz. Olduğumuz yerde kalalım sadece, elbet olay yeri inceleme gelecek. Ve diyeceğiz ki onlara:“Öfkemi devletle bir toprağa gömüyorum/ Aklımsa çamura saplandı saplanacak.” Varın gidin polis ağabeyler, dünya nasıl isterse dönsün; ben, yerden göğe kadar duruyorum.

Şimdi yazacağım iki dize ayrı şiirin içinde geçse de bir okuyucu olarak birleştirme hakkımı kullanmak istiyorum. Çünkü en iyi yaşayan bilir. Öyle kuru sıkı atmaya ne hâcet, elimdeki silah dolu; mürekkebi bitecek cinsten değil. İlki, “Modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum.”  Diğeri, “Ben artık sürekli hançerlenirim.” Sevmekle yara almak aynı kefede çok acımasız olmuyor mu sizce de? Gerçi Vizontele filminde, Rıfat ve Asiye’nin veda sahnesinde nasıl olduğunu okkalı bir şekilde görmüştük:

-Nedir bu?

-İçinde yaramın kabuğu var?

-Yaranın kabuğu mu?

-Seninle ilk buluştuğumuz gün düşmüştüm hani, kanamıştı. Sonra yara kurudu, bende kabuğunu sakladım. İkimizin yarası diye. (Sustular)… Esasen çok saçmadır, değil mi? Ama olsun, fotoğraf vermekten iyidir. Fotoğrafa bakar bakar alışırsın.  Ama yara öyle değildir. Etinden bir parçadır. Ne zaman baksan acırsın…

-İnsan sevdiğine yarasını verir mi?.

Demek ki sevmek ve yara almak aynı kiple çekimleniyormuş. Başka türlüsü nasıl olsundu zaten. Hem severken de “ah” çekiyoruz, yaralanırken de “ah” diyoruz. Yani sen beni sevmezsen al bir cami avlusuna götür, ikisi de aynı yola çıkmıyor mu sanki? Bundan âlâ bağlantı bulamıyorum ben. Yılmaz Erdoğan da belki bu iki dizeyi peş peşe okuyup böyle bir sahne yazmıştır.

Kitap bitti, giden gitti, kalanlar yürekte bile değiller. Yaralılar, sol şeritten ilerleyin lütfen ikazını işitmiş, ağır adımlarla geçiyorlar sayfa aralıklarından. Çünkü şimdi şairin çarmıha gerilme vaktidir: “Ne dediğimi bilmemek istiyorum. Hakkımı aramamak istiyorum. Boş başıma dolaşmak istiyorum. Sahipsizim. Kendimi bana bırakmak istiyorum.”…

 

 

 

 

Kevser Tekin

İZDİHAM

 

 

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: