Kaan Burak Şen, Şair’in Cenazesi

Dudağının üstüne zoraki yerleştirilmiş bıyığı, bıyığının altındaki kocaman mahcup şehri, her kış biraz daha rengi açılan, ne renk olduğunu saptayamadığımız süveteri, gülünce azaları takla atan ufacık suratı ama az gülen suratıyla Faruk, çok şairdi ama az bilinirdi. Bir gecede hamburgere dönmüş midesini tutup, Das Kapital okuyan kıza hüzünlendi. Şairdi, dakikada üç konuya hüzünlenebiliyordu, dur durak tanımadan gözyaşlarsız ve susmalı. Annem neden suluğuma fanta koyuyordu diye başlayıp, gözaltı torbalarından gençliğini çıkardığı bir kızın yalan gülüşüne hüzünleniyordu. Kısa sürede üst üste düşünüp, aynı konuda farklı açılardan hüzünlendi ve komaya girerek öldü. Ona göre insanların yavruları olmalıydı ve mutlaka kanepe. Kanepe sadakatin vücut bulmuş haliydi ona göre. Hatta ispatlarken oto tamircilerdeki o kirli koltuğu anlatıyordu. Düzen için, düzenden başımızı kaldırmamamız için kanepe gerekiyordu; faturalar, sehpa, diş macunu, zeytin çekirdekleri, saklama kapları, patates soyacağı diye diye gitti. Kendini vursa daha afili olurdu, haplar içse karı gibi gitti derdik.  Giderken “Cennet cehennemde şurada fazla dolanmayın” dedi. Bir şey anlamadık.  “Allah taksiratını affetsin, doğru mu dedim Nafiz.”. Dudak büktü. O işin formülünü bulmuş, ellerini kavuşturup boynunu eğerek oturuyordu. Böylece hem üzgün hem konuya vakıf gözüküyordu. Yasin-i Şerif bitince sigara için balkona doluştuk. Kadınlar yanık yanık üzülüyordu içerde. Emindik görkemli bir şekilde gırtlak gırtlağa ağlaştıklarından, onlarda işi biliyordu.  Toparlandık, Faruk’un başka arkadaşları geldi. Bu kızı tanıyorum. Hep konuşur. İçindekileri bir köpek soluğu sıklığında tek seferde ortaya dökebilecek potansiyele sahipti. Hem sigara içti, hem kısık bir sesle karınca sürüsünün topuk sesleri gibi konuştu, bir sürü. Sinemadan, ölümden, coğrafik ölümlerden, kış ölümleri -tasnif etti kaltak- bahar ölümleri, son kitaplardan, elli altı yaşındaki iguanaların dişlerinin yeniden çıktığından, Ermenilerden, Kürtlerden, kıymalı böreklerden, Suriye, Mısır, Fas, Cezayir türlü türlü konuştu. Soğukkanlılığımı daha fazla muhafaza edemeyip, sözü aldım “Senin ufak sorunların yok mu hiç? Ne biliyim mesela bakkal bir sürü şey aldığın halde poşet vermemiştir. Ekmeği makarnayı koltuğunun altına sıkıştırıp hışımla eve dönmüşsündür falan. Sürekli dünyayı kurtarmaya çalışıyorsun. Şimdi banane son dönem Fransız sinemasının çıkmazından.  Onu geç, Godart’tan sonra bana ölmekten bahsediyorsun. İnsanlar ölüyor ve sen iki alkış bir gözyaşı için tonlarca sağlı sollu cümleler kuruyorsun. Bir insanın ölümünü ne hakla afili cümlelere tıkıştırmaya çalışırsın? Hüzne bulanmış gökleri bile atmosfer katmanlarına, sanayi devrimine indirgeyen içine ettiğimin zihniyeti..” Ne diyorum ben ya. Bu büyük ciddiyet bana yakışmayacağından bütün bunları sustum, içimde döndürdüm fırtınaları. Fadıl’dan bir sigara istedim. Herif acıyıp otlanmasınlar diye yanında ekstradan içinde tek dal olan paket taşıyor.  Gözlerimi yumup kafamı yana çevirerek “Tamam tamam sorun değil” dedim. Önüme elli paket sigara yığıldı. Ölü ve bayram evleri her şeyin bedava olduğu yerlerdir.
Salona kırmızılı bir bayanın kucağında Faruk’un küçük oğlu geldi, başka yerlere baktık. Ben bu kadını bir şiirde görmüştüm, tatlı tatlı üşüyordu. Faruk’un oğlu şair kaderine erken yaşta sahip oldu. Öğrenmeliydi yalnızlığın kaç bucak olduğunu. Kocaman şeyler söyledi, babasının ölümünü bacağının kırılmasına bundan dolayı eve klozet taktırılmasına bağlıyor. Kırmızılı kadının bakışlarından hala klozetin taksitlerinin bitmediğini hepimiz anladık. Hışımla odadan çıktım, tuvaletin aynasına gözlerimi büyüterek baktım. Üzüldüm işte bayağı. Bardaktaki şerbeti bile sızım sızım sızlattın be çocuk. Ne acı, okumayı sökmeden ölümü öğrenecek olman.
Tuvaletten çıkınca Fadıl yolumu kesti.
“Hayırdır Fadıl?”
“Azizim, şu pencereye yakın oturan kırmızılı hanfendi”
“Evet n’olmuş?”
“Benim eski çıktığım.”
“Eski çıktığım mı? O ne biçim laf öyle. Eee?”
“Kucağındaki yavrucak, benim oğlum olur.”
Ağzına yumruğu çakasım geldi. Sizin ne haddinize Andernach’dan ithal olunmuş yasak ilişkiler, Bukowski misin hayvan. İkimiz de derin bir iç çektik. Dolu paketinden bir sigara çekip uzattı.  Neden pek çok yerimizden aynı anda vuruluyorduk? Fadıl’a destek olmak içimden gelmedi. Bundan sonra toplu olmak yok, herkes tek başına düşecek, tek başına dövüşecek. Kavgaları hususi olanlar bir adada sefalete dönüşsün.
“Faruk biliyor muydu?”
“Geçen gün öğrendi.”
“….”
Bütün mumları üfleyerek söndürmenin şart koşulduğu lisanlar geliştirip, tek tük konuşulsun istiyorum.  Çok mu? Bizler yaşadıkça batanlardanız. Burada ölürsem eğer tahtımı kucaklayıp, ülkemle giderim. Adınız batsın! Ölünce bile huzur yok. Fadıl’la içeri girdik. Sessizlik ölü evinin en has raconudur. Ayırttığımız iki kişilik kombineye yerleştik. Artık iki katil yarım bir yetimle aynı odadayım.
Kaan Burak Şen
İZDİHAM
İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: