Kaan Burak Şen, Kahr-u Perişan Olsun Pet Şişeler

Kapı nefretle yumruklanınca haliyle açmadım. Perdenin aralığından baktım. Kimi eliyle boğazımı kesme işareti yapıyor, kimi tehditkâr bir edayla koca döner bıçağını yalıyor kimisi de kapımın önüne dayadığı traktörün gazını köklüyordu. Saçma sapan bir sürü eylem. Çıksam desem ki “Konuşabiliriz arkadaşlar” bu hayvanlar kantarın topuzunu kaçırıp, döveyim derken beni fena halde öldürecekler. Kimsenin pişmanlığına sebep olmak istemem. Sonra mezarımın başımda zırlayıp duracaklar. Perdeyi üzerlerine çekip, son ses Abner Jay açtım.

Pilottum, son zamanlarda çokça intihara meyilli olduğum gerekçesiyle işten çıkardılar. Asfalta mahkûm edilince, atlar gibi koşa koşa çatlayıp öleyim istedim. İstanbul- İzmir yolu üzerinde hoyratça koştum, maksimum bayıldım, yer yer kustum, bacaklarıma kara sular indi. Netice itibariyle bir köye yerleştim. İlk işim bakkallardaki tüm pet şişeleri alarak imha etmek oldu. Toptancılara para yedirdim, “Yakarım kamyonlarınızı gelmeyin artık” dedim. “Siz köysünüz, suyunuzu çeşmelerden, dere kenarlarından için ulan” dedim. Muhtara da para yedirdim. Bulunduğum yerde kesinlikle otobüs bileti de, yol şeridi de görmek istemiyordum. E bu durum tabi nizamı tesis etmekle mesul dedikoducu ahaliyi harekete geçirdi.

Söz hakkı tanısalar, anlatırdım. Ben de haliyle Abner Jay açtım. Üstelik bana çocukken de ikide bir “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusunu sormasalardı onlara başka şeyler anlatırdım. Mesela derdim ki “Amcacım sizler şu ölmek meselesini çok ciddiye almıyorsunuz madem. Beni de annemin babamın yanına postalayamaz mıydınız? Ne bok yemeye alıkoydunuz beni. Sonuçta kişi sevdiği ile beraber olmalıdır. Değil mi?” o da bana “Tamam da evladım din kültürü dersinde imanın şartlarından altıncı maddeye gelmediniz mi henüz?” diye karşılık verirdi. Böylelikle daha didaktik ve sinematografik bir konuşma olurdu aramızda.

Ertesi sabah muhtarın kapısını çaldım. Bana sırtını dönüp, camdan köy meydanına bakarak;

“Bu ne biçim iş Efendi, şimdi de civar köylerdeki pet şişelere musallat olmuşsunuz. İtibarım iki paralık oldu şerefsizim.”

“Size kaç kez söyleyeceğim. Pet şişelerden hoşlanmıyorum, Muhtar Bey. Onların kapakları var.”

“Napalım yani ömrümüzün sonuna kadar barbarlar gibi ağzımızı musluğa mı dayayıp içelim suyu? Ahali tarlaya tapana gittiğinde pet şişeden su içmek istiyor. “İçimi daha güzel oluyor” diye aylardır başımın etini yiyorlar. Artık köylüyle baş edemiyorum. Seçimleri kaybetmek üzereyim, Sami Efendi.”

“Sana parası neyse verdik be adam, kes artık. Köyün her yanına çeşmeler yaptırdım daha ne yapayım?”

“Git köyümüzden, seni taşlarız, hanene ateşler salarız ve birliğini bozarız.”

Çıkışta yakamı tuttular, düğmesi koptu. Çelme taktılar düştüm, gülüştüler. Enseme şaplak yedim, saçlarımı bozdular. Hakir gördüler. Mecburen köyü terk etmek zorunda kaldım.

En yakın durakta tüm geçmişimi anlatmak isterdim. İnan ki zaman ellerinden tutulacak bir şey olsa parmaklarını teker teker kırardım. Her dakikamdan müthiş tedirginim.

Köyün dışına itilmiş bir mezrada, ela olmasına rağmen tek gözlü bir dilber karşıladı beni. Yeterdi, çok şükür Allah’ım. Toz toprak kokan sesinden gurbetler tütüyor, delik deşik duvarlar kanıyordu, her notaya vuruşunda. Bir söyledi, bir konuştu, bir sustu. “Ortaokuldayken petşişeyi kıvıra kıvıra içindeki havayı sıkıştırıyorsun ya, çocuk kapağı gevşetince bir gözümü kaybettim.” imiş. Sonra elimi alıp yanlış kalbine götürdü. Ela gözüne bir buse kondurayım dedim. Tutturamadım, alakasız bir şekilde öpüştük. Sağlık olsun. “Gidelim” dedi “Petşişesisiz diyarlara sen ve ben. Biliyorum burada hiçbir anı kaybolmayacak. Burada şu durduğun yerde, nereye gitsen orada işte, hiçbir anı kaybolmayacak. İçinden bir hikâyeni söküp alsam, patlayacak ve tüm geçmişin suratıma saplanacakmış gibi.

Korkuyorum ama yine de gidelim.” dedi. Ne muazzam bir gitmeye kalkışmaktı bu.

Yası ertelemenin, hüznü yaygınlaştırmanın bir anlamı yoktu. Keza kişisel tarihimdeki tüm uykular bölünmüş, kurşuna dizilmiş ve lime lime edilmişti. Gözkapaklarımın dermanı kalmamıştı, bir günü daha taşıyamaya. Çünkü ne zaman cüzdanın arasında unutulmuş veya sıkışmış bir otobüs bileti görsem elim ayağım boşalıveriyor ve bana pet şişeler kesinlikle acı bir frene sıkışmış ölümleri hatırlatıyordu. Ailemi, şehirlerarası bir yolculuk esnasında babamın şaşal suyun kapağını açarken direksiyon hâkimiyetini yitirmesi neticesinde kaybettim. Şehirlerarası yolların insanın fıtratına aykırı olduğunu düşünüyorum. Çünkü içinde belki sonsuza dek gitmek var.

El ele tutuşup, otoban kenarlarındaki ölü hayvanlara tutuna tutuna ilerledik.

Kaan Burak Şen
İZDİHAM

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın