Jonathon Coe, Uyku Evi

Güzel roman kolay bulunmuyor. Bulunca da değerli oluyor. Bizde pek usulden değil, biz birbirimizi övmeyi sevmeyiz, ama İngilizce dünyasında, bir yazarın yeni romanının kapağında bir başka yazarın o roman için övgü dolu sözlerini gördüğüm zaman o sözlerin bazı kuşkucuların sandığı gibi şıklık olsun diye, arkadaşlık hatırına ya da yayıncı ricasıyla (elbette öyle durumlar da vardır) değil, samimi ve çok kişisel bir duygunun ifadesi olarak söylendiğini düşünürüm.

Ayrıca, bir güzel yeni roman her yazarda kendisinin de bir güzel yeni roman daha yazabileceği duygusunu uyandırır peki, abartmayalım, uyandırdığı olur, diyelim. Kıskançlık her zaman vardır elbette, hele de o güzel yeni roman popüler olur, piyasa başarısı kazanırsa. Ama bu öteki yazar için faydalı kıskançlıktır.
Benim işimin bir iş hastalığı, yazmaya başlayınca nerede duracağını bilememektir. Şu an bu hastalığın nüksettiğini fark ediyorum. Ara vereyim, bir çay koyayım ve asıl amacıma geleyim.

 

LABİRENTLİ ROMANLAR

Jonathan Coe burada birkaç kez yakındığım (ve baygınlık yarattığım), Türkiye’ye girişleri fark edilmemiş, kitapları raflarda sabit yer edinememiş yazarlardan. Tabii, yazarın suçu yok. Kimse tanıtmazsa yazar da tanınmaz. Haber edilmezse okur haberdar olmaz. Eh, artan yayınevi sayısına, artan baskı hacmine karşın kitapçıların yüz ölçümü artmadığı için büyük yayınevleri kolay satılacak kitapları yığdıkça kitapçılar “yeni çıkanlar” rafını üç beş günde bir mecburen yeniliyorlar. Okurun kulak dolgunluğu da yoksa yeni çıkan ve destek verilmemiş kitaplar kolay kolay o kalabalıktan sıyrılıp kendilerini gösteremiyorlar.

Jonathan Coe’nun iki romanının başına gelen şey tastamam bu. “Yağmurdan Önce” ve “Uyku Evi” (E Yayınevi) sırasıyla 2008 ve 2009’da yayınlanmışlar, ama benim onlara rastlamam tesadüf etmem 2010 ortası. Ben ki piyasayı takip ettiğimi düşünürdüm, demek ki edemiyormuşum. Ben bile edemiyorsam demek ki piyasanın takip edilmesi tesadüflere kalmış. Reklam, tanıtım desteği bulamayan yeni yazarların Allah yardımcısı olsun valla. Kitapçı raflarında yer bulmak artık ciddi rekabet işi.

Oysa burada kuşağının en iyilerinden biri olan bir yazardan ve çok güzel, hem de rahat okunma özelliğine sahip olarak güzel iki romandan bahsediyoruz. İkisini arka arkaya okudum ve birazdan anlatacağım özelliklerinden önce en çok hoşuma giden ortak nokta ikisinin de labirentin yapısı oldu. Şimdi, labirent deyince ben de “Aman uzak dursun,” diyenlerdenim. Bir postmodern atraksiyon olarak labirentin sık sık okuma duygusuna zarar veren bir süsleme sanatı olduğunu düşünmüşümdür. Roman içinden çıkılmak için yazılır ve okunur.

Faulkner çapında bir yazar olması lazım. Ya da Coe gibi hikâyenin ucunu kaçırmayan, icat ya da taklit ettiği tekniğin büyüsüne kapılmayan, bizi ilerlediğimize, parçaları birleştirmekte olduğumuza inandıran, hikâyenin niye öyle parça parça anlatıldığını bize sorgulatmayan, alçakgönüllü bir usta olması lazım. Hem “Uyku Evi” hem de “Yağmurdan Önce” okurda sık sık tatlı bir sürpriz etkisi yaratarak, gerisi için merak uyandırarak ilerliyor ve her şeyin yerli yerine oturduğu, kendisini haklı çıkaran bir bütünlük duygusu içinde bitiyor. Bu, hatırı sayılır bir başarı. Her iki romanı bitirdiğim zaman, mesela, benim içimden adama teşekkür etmek geldi. Okura bir şey vadetmemek ama sonunda çok şey vermek. Bu etkiyi, doğrusu, kıskandım. Şimdi, tekrar dönüp, bütün yüzsüzlüğümle, bir kere de bunu tam nasıl yaptığını anlamak için okuyacağım. Coe’dan daha ünlü, daha seksi birçok yazarın bu başarıyı bir kez olsun yakalayamadığını da, alçak sesle, eklemek isterim.

“Yağmurdan Önce”, adının belli ettiği üzere, bir gerilimin romanı. Yağmurun öncesi varsa besbelli kendisi ve sonrası da olacak. Hikâye, lafı dolandırmadan söyleyeyim, çocuklarımızın kaderini nasıl belirlediğimizi anlatıyor: Sevgisizliğin nasıl şiddeti ve tacizi yarattığını, nasıl aile lanetine dönüşüp kuşaktan kuşağa indiğini, kendi hoyratlığımızın nasıl derin ve reddedilmez bir trajedi mirası olarak zamanda hüküm sürmeye başladığını anlatıyor. Temel olarak bir anne-kız hikâyesi… Kız anne oluyor, kızı oluyor, o kız da sırası gelince anne oluyor, onun da kızı oluyor. Ve o kız, sonuncu kız, ilk kez hikâyenin başında küçük bir çocukken tanıdığımız ve parlak mavi gözlerine bakınca kör olduğu aklımıza bile gelmeyen ve o kısa tanışıklıktan sonra izini kaybettiğimiz o kız işte, hikâye, nihâyet onun hikayesi. Virginia Woolfvari bir incelikle anlatılmış, savaş yıllarından bugüne gelen acı bir aşk hikâyesi.

HÜZNE MAHKUM HAYATLAR

“Uyku Evi” de temel olarak bir dün/bugün romanı. Diğer romandan farklı olarak bunun hikâyesini özetlemek zor. Daha kapsamlı, daha oyuncaklı, daha mizahlı ama bir o kadar sert, dramatik hayatlarla, hayat parçalarıyla dolu bir hikâye. Öğrenciyken aynı evi paylaşan, birbirlerine âşık olmuş, ayrılmış, âşık olmuş, aşkını ifade edememiş dört arkadaş on yıl sonra birbirlerinden habersiz aynı evde bir araya gelirler. O ev şimdi uyku bozukluklarını tedavi eden bir psikiyatri kliniği olmuştur, başında da eski arkadaşlarından biri vardır. Gençlikten ortayaşlılığa geçerkenki o on, on iki yılda yol boyunca kim hayattan ne aldı, hayata neleri kurban etti, basit görünen her şey nasıl karmakarışık bir engele dönüştü kısaca, niye hiçbir şey beklendiği gibi gitmedi, yavaş yavaş, acı acı, korka korka ve güle güle öğreniyoruz.

Gördüğü rüyaları gerçek sanan Sarah, Sarah’nın gözlerini seks malzemesi olarak gören ve on yıl sonra onu tedavi etmek zorunda kalan Gregory, saf âşık, utangaç, efendi çocuk Robert, sinema delisi Terry ve klinikteki diğer kişiler aralarında büyük bir psikolojik gerilim yaratarak bizi insan bilincinin karanlık bölgelerine doğru keşif yolculuğuna çıkarırlar. “Uyku Evi” bir yanıyla ciddi bir gerilim hikâyesi ise diğer yanıyla da komik bir modern zaman bireyinin kaybetme kılavuzudur: Hiç benzemek istemediğimiz ama, sık sık, “Aa, aynı ben,” dediğimiz bireyler.
Okur olmanın en heyecan verici anlarından biri yeni bir yazar keşfetmektir. “Uyku Evi” ve “Yağmurdan Önce” yeni bir yazar keşfetmek ve çok sevmek için önümüzde duran ve bize ne kadar şanslısınız diye gülümseyen iki güzel, iki sahici roman.

 

Hamdi Koç yazdı bunları…

 

İzdiham

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: