Jean Baudrillard, Kıyamet

Jean Baudrillard, Kıyamet

Francis Ford Coppola, Amerikalıların savaşması gibi film çekiyor; Aynı aşırılık, aynı abartılar, aynı iğrenç açık yüreklilikle. Ve aynı başarıyla. Bu bağlamda, olabilecek en iyi şekilde savunuyor savaşı. Teknolojik ve saykedelik bir fantezi olarak savaş, bir görsel efekt silsilesi olarak savaş… Savaş filme çekilmeden çok önce bir film haline geliyor. Savaş teknolojik denemeleri yaparken kendini fesheder ve Amerikalılar için mesele tam olarak budur; savaş onlar için silahlarını, güçlerini ve yöntemlerini test edebilecekleri devasa bir alandı. Coppola tam da bunu yapıyor: artık bir özel efekt makinesi haline gelmiş sinemanın müdahale etme, araya girme gücünü, yaratabileceği etkiyi test ediyor.

Bu açıdan, Kıyamet aslında savaşı başka araçlarla devam ettiriyor: Kaybedilmiş bir savaşın cihannüması ve onun yüceltilmesi haline geliyor. Savaş bir filme dönüştü, film de savaşa dönüşüyor ve ikisi de eksik yanlarını teknoloji ile kapatıyor. Gerçek savaş Westmoreland tarafından verildiği kadar Coppola tarafından da verilmekte: Güney Vietnam’ın cehennemini canlandırmak için ormanların ve Filipin köylerinin yakılması gibi “ironik” durumları saymazsak. Sinema aracılığıyla her şeyi tekrar ziyaret ederiz ve tekrar hissederiz film çekmenin şeytani zevkini, milyonlarca doların bir film uğruna feda edilmesinin verdiği hazzı, bu denli bir servetin yok edilmesini, yaşanan sayısız talihsizliği ve filmin en başından beri küresel, tarihi bir “olay” olarak tasarlandığına dair paranoyayı.

Bunlar bize gösterir ki yönetmenin kafasında Vietnam savaşı olduğundan daha farklı bir şekilde gerçekleşemezdi. Unutulmaması gereken nokta şudur: Vietnam’daki savaş aslında hiç gerçekleşmemiş olabilir. Bir hayalden ibarettir yalnızca; Napalm ateşi ve tropiklerle dolu barok bir hayal, kazanmaktan ziyade kameraların önüne atlayıp kendini filme alan ölçüsüz bir gücün kendini konuşlandırdığı psikotik bir rüyadır. Belki de bu hayale gereken tek şey Kıyamet gibi bir “süper film” tarafından kutsanmaktı. Böylece savaşın yarattığı devasa “gösteri” etkisi tamamlanmış olurdu.

Filmde savaşa ilişkin hiçbir eleştirel düşünce, mesafe, insanları bunun hakkında bilinçlendirmeye dair bir istek yoktur ve bir açıdan filmin gaddar, vahşi niteliklerinin sebebi de budur: Savaşın yarattığı psikolojik çöküntünden etkilenmemiş olmak. Coppola istediği kadar saçma sapan şapkalarla helikopter pilotunu süsleyebilir ve bir Vietnam köyüne Wagner eşliğinde zulmedebilir. Bunlar araya bir mesafe koyan, eleştirel noktalar değildir. “Düzeneğin” içine batmıştır bunlar, özel efektlerin bir parçasıdırlar. Ve Coppola tıpkı bu şekilde film çeker, aynı megalomanlık ve aynı anlamsız taşkınlıkla. Fakat tam bu noktada bizi şaşırtmayı başarır, kendimize sorarız: Nasıl böyle bir vahşet gerçek olabilir (Savaşın vahşeti değil, açıkçası filmin vahşeti)? Verilebilecek bir cevap yoktur buna.

Yapılabilecek herhangi bir yargı da. Hatta, tıpkı Wagner’da olduğu gibi bu “numaradan” zevk bile alabiliriz. Ama ufak da olsa bu bize bir fikir verir, o da şudur: Bu filmle Vietnam’daki savaş aynı hamurdan yoğrulmuştur, onları birbirlerinden ayıran hiçbir şey yoktur, film savaşın bir parçasıdır ve eğer Amerikalılar diğerini kaybettilerse kesinlikle bunu kazanmışlardır. Kıyamet küresel bir zafer, bir başarıdır. Sinematografinin güç anlamında askeri kurumlardan, Pentagondan ve devletlerden aşağı kalır yanı yoktur.

Birdenbire, film bu “ilgisiz” tavrını bırakır ve arkasına bakarak (tam olarak bunu da yapmıyor, zira filmin kendisi de bu “sonu olmayan savaş”ın bir evresidir) bu savaş hakkında çılgınca olan, politik anlamda mantıksız olan şeyi aydınlatır: Amerikalılar ve Vietnamlılar çoktan barışmışlardır, düşmanlıklar son bulduktan sonra Amerikalılar ekonomik yardım yapmıştır, tıpkı şehirleri ve ormanları yakanların yapacağı gibi ve tıpkı bugün film çektikleri gibi. Eğer bu ayrımın eksikliği kavranılmazsa, ne savaştan ne de sinemadan bir şey anlaşılmıştır. Artık ideolojik veya ahlaki olmayan bir ayrımın, iyi ve kötü diye ayrılmayan fakat üretim ve yok edim süreçlerinin ters çevrilebileceğine, bir şeyin kendi devrimi içindeki içkinliğine, bütün teknolojilerin organik metabolizmasına, bir film şeridine döşenmiş bombalara dair bir ayrımın.

Çeviri: Yağız Ay

İZDİHAM

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: