James Joyce, Ulysses 1.bölüm

Sarman, Babaç Buck Mulligan üzerine bir aynayla bir ustura haçvari konulmuş tıraş sabunu köpüğü dolu tasıyla merdiven başında belirdi.

Sarı, kuşağı bağlanmamış ropdöşambrı tatlı sabah yeliyle ardında hafif hafif yalpalanıyordu. Tıraş tasını yukarı kaldırıp, okudu:

-Introibo ad altare Dei.

Durdu, loş merdiven sarmalından aşağıya bakarak ayı gibi ünledi:
-Çıksana, Kinch. Gel yahu, kansız düzenbaz.

Ağır ağır ilerleyerek atış platformunda durdu. Dönüp, ağırbaşlı, kuleyi, etrafındaki kırları ve uyanmaktaki dağları üç kez kutsadı. Sonra, gözü Stephen Dedalus’a ilişti, hançeresinden hırlar, başını sallarken, ona doğru eğilip havada art arda haçlar imledi. Stephen Dedalus, sıkkın ve mahmur, kollarıyla merdivenin üst bölümüne yaslandı ve sallana hırlaya kendisini kutsayan beygirimsi upuzun suratla tıraşsız tüylü, meşe odunu renginde pul pul tepesine yüz vermeksizin baktı.

Buck Mulligan bir an aynanın altından bir göz attı, ardından tıraş tasını güzelce örttü.

-Haydin kodese, dedi sertçe.

Vaaz verircesine de ekledi:

-İşte budur, Ey aziz dostum, gerçek Efkaristiya: Bedeniyle, ruhuyla, kanıyla, yarasıyla. Müzik yavaşlasın, lütfen. Gözlerinizi kapatın, baylar bayanlar. Bir saniye. Şu akyuvarlarla başımız dertte biraz. Susun, hepiniz.

Buck Mulligan yandan yukarıya bir baktı ve uzun, pesten bir ıslık çaldı, sonra muntazam beyaz dişlerindeki altın noktalar yer yer parıldayadursun, bir süre esrik bir dikkatle duraladı. Chrysostomos. Sessizliğin içinden şiddetli iki keskin düdük sesi yanıt verdi.

-Sağ ol, ahbap, dedi canlıca. Şimdi oldu işte. Elektriği kapat, tamam mı?

Sonra sekerek atış platformundan çıktı, ropdöşambrının uçuşan eteğini bacaklarına dolarken kendisini izlemekte olan Dedalus’a dingin gözlerle baktı. Ablak kasvetli yüzü, sarkık değirmi gerdanı bir piskoposu, ortaçağdaki bir sanat hamisini andırıyordu. Dudaklarında cana yakın bir gülümseme açtı hafiften.

-Bak şu işe, dedi keyifle. Senin şu saçma adın, eski bir Yunanlı!

Buck Mulligan parmağını şaka yollu arkadaşına doğru uzattı, kendi kendine gülerek korkuluğa yanaştı. Stephen Dedalus onu tembel tembel birkaç adım izledi ve Mulligan aynasını korkuluğun üzerine yerleştirip fırçasını tasa daldırarak yanaklarını ve boynunu sabunlarken, atış platformunun kenarına oturdu.

Buck Mulligan neşeli sesiyle sürdürdü.

-Benim adım da saçma: Malachi Mulligan, eski bir Yunan vezninde. Ne ki, Helenistik bir tınısı var, değil mi?
Dağkeçisi gibi çevik, uçarı hem de. Atina’ya gitmeliyiz biz. Halamdan yirmi papel koparabilirsem gelir misin sen de?
Mulligan fırçayı bir yana bıraktı, gülerek sevinçle bağırdı:

-Gelir miymiş? Yavan kakavan sen de.

Sonra döndü, özenle tıraş olmaya başladı.
-Baksana, Mulligan, dedi Stephen usulca.

-Evet, aşkım?

-Haines bu kulede daha ne kadar kalacak?

Buck Mulligan omzunun üzerinden tıraşlı yanağını gösterdi.

-Tanrım, felaket herif, değil mi? Dedi içtenlikle. İç karartıcı bir Saksonyalı. Ona göre sen bir centilmen değilmişsin. Tanrım, şu Allahın cezası İngilizler. Para sıçıyor kabız herifler. Kendisi Oxfordlu ya. Sen, Dedalus, senin tavrı hareketlerin tam Oxfordlu. O anlayamaz seni. Ha, benim sana taktığım ad en iyisi: Ustura Kinch.

Mulligan, dikkat kesilmiş, çenesini tıraş etmekteydi.

-Tüm gece bir kara pantere takmış, saçmaladı durdu, dedi Stephen. Tabancasının mahfazası nerde onun?
-Durumu içler acısı sapığın, dedi Mulligan. ödün patlamıştır garanti?

-Patladı ya, dedi Stephen coşarak ama artan bir korkuyla. Orda karanlıkta, tanımadığım gözü dönmüş bir adam kara bir panteri vuracağını söyleyip figan ediyor. Senin insanları boğulmaktan kurtarmışlığın var. Ama, benim kahramanlığım yok. O burada kalırsa ben çeker giderim.

Buck Mulligan yüzünü ekşiterek usturasındaki köpüğe baktı. Oturduğu yerden aşağıya doğru sıçrayarak pantolonunun ceplerini karıştırmaya başladı.

-Hay Allah, diye bağırdı boğuk bir sesle. Sonra atış platformuna yanaşıp, elini Stephen’ın mendil cebine sokarken, dedi ki:

-Mendilini ödünç alalım da usturamızı silelim.

Stephen, Mulligan’ın, kirli, kırış kırış mendilini çekerek bir ucundan tutup göstere göstere sallamasına göz yumdu. Buck Mulligan usturasını özenle sildi. Ardından, gözlerini mendile dikerek, dedi ki:

-Ozan mendiline bakın. İrlandalı şairlere yepyeni sanatsal bir renk: Sümükyeşili. Gelmiyor mu içinden tadına bakıvermek, söyle Allah aşkına?

Mulligan gene korkuluğa çıkıp oturdu ve açık meşerenkli saçları hafifçe dalgalanırken, gözlerini Dublin körfezine dikti.

-Tanrım, dedi yavaşça. Deniz, Algy’nin dediği gibi değil mi tıpkı: Engin, güzel bir anne. Taşakbüzen deniz. Epi oinopa ponton. Ah, Dedalus, Yunanlılar. Öğretmem gerek sana. Orijinallerinden okumalısın onları. Thalatta! Thalatta! Bizim engin güzel anamız. Gel de bak.

Stephen kalkarak korkuluğa doğru geldi. Korkuluğa yaslanıp aşağıdaki sulara, Kingstown limanının ağzından uzaklaşan posta vapuruna baktı.

-Kudretli anamız bizim! Dedi Buck Mulligan.

Birden, gri arayan gözlerini denizden Stephen’ın yüzüne çevirdi.

-Halam, ananı öldürdüğünü sanıyor senin, dedi. O yüzden benim seninle görüşmemi istememesi.

-Birisi onu öldürdü, dedi Stephen, üzüntülü.

-Anan ölüm döşeğindeyken dua etmeni istediğinde diz çöküverseydin ya, Allahın cezası, Kinch, dedi Buck Mulligan. ben de hiperboreliyim senin kadar. Ama ananın son nefesinde sana diz çöküp onun için dua edesin diye yalvardığını düşününce… Senin kılın bile kıpırdamıyor. Sende uğursuz bir şey var….

Buck Mulligan sustu, öbür yanağını yeniden sabunladı. Dudakları bir hoşgörü tebessümüyle kıvrıldı.

-Ama sevimli bir soytarı, diye kendi kendine mırıldandı. Kinch, soytarıların en sevimlisi.

Çıt çıkarmadan, efendi efendi, güzelce ve özenle tıraşını oldu.

Stephen, bir dirseği kertikli granite dayalı, alnını avucuna yaslayarak gözlerini ceketinin parlak siyah kolunun erimiş kenarına dikti. Bir buruntu, henüz aşkın ıstırabına dönüşmemiş bir ağrı kemirmekteydi yüreğini. Sessizce, bir rüyada gelmişti annesi ona ölümünden sonra, balmumuyla pelesenkağacı kokusu yayan erimiş bedeni bol kahverengi kefeninin içinde, Stephen’ın üzerine put gibi, sitem dolu, biraz ıslanmış kül kokulu, eğilmişti. Tiftiklenmiş kol ağzının doğrultusundan yanındaki besili sesçe engin güzel bir ana diye esenlenen denize baktı. Körfezle ufkun çizdiği halka donuk yeşil bir sıvı kütlesini çeviriyordu. Annesi ölüm döşeğindeyken başucunda, bağrını yırtarcasına öğüre öğüre çırpınmalarla çürüyen karaciğerinden kopara kopara kustuğu yeşil, bulanık safranın durduğu beyaz bir porselen kase vardı.

Buck Mulligan usturasının ağzını yeniden sildi.

-Ah, zavallı çömezim, dedi sevecen bir sesle. Sana bir gömlekle birkaç mendil vereyim bari. Elden düşme pantolon ne durumda?

-Üstüme tam oturdu, diye yanıtladı Stephen.

-Bak şu işe, dedi Mulligan ağzı dört köşe, götten düşme denmesi lazım. Kim bilir hangi frengili ayyaştan kalmadır. Gri, ince çizgili şahane bir pantolonum var. Çok alengirli duracak üzerinde. Şaka yaptığım yok, Kinch. Doğru dürüst giyindiğin zaman esaslı görünüyorsun.

-Sağ olasın, dedi Stephen. Griyse, giyemem.

-Giyemezmiş. Buck Mulligan aynadaki yüzüyle konuşmaktaydı. Görgülülük başka şey, canım. Adam anasını öldürüyor ama gri pantolon giyemiyor.

Mulligan usturasını güzelce katladı, parmak uçlarıyla pürüzsüz cildini yokladı.

Stephen gözlerini denizden ayırıp fıldır fıldır oynayan dumanmavisi gözlü dolgun yüze çevirdi.

-Dün gece Ship’te bir arkadaşım, dedi Buck Mulligan, senin G.D.F.’ye yakalandığını söylemişti. Dottyville’deki Conolly Norman’ın yanında çalışıyor. Genel Delilik Felci.

Artık denizin üzerini ışıtan güneşin ışıklarını, aynasını havada yarım daire oynatarak parıl parıl dört bir yana muştuladı. Bükülen tıraşlı dudakları, bembeyaz parıldayan dişlerinin uçları gülmekteydi. Kahkahası, tokmak gibi güçlü gövdesinin her yanını sallamaya başladı.

-Bak şu haline, dedi, ozan bozuntusu sen de.

Stephen öne eğilerek ona tutulan, kavisli bir çatlakla ikiye ayrılmış aynaya dikkatle baktı, tüyleri diken diken oldu. O da, başkaları da böyle görüyor beni. Kim seçti bu yüzü bana? Bu kurtulunası tiksinç çömez. O da sormakta bana.

-Temizlikçi kadının odasından yürüttüm onu, dedi Buck Mulligan. Oh olsun! Halamız, Malachi’ye bakmak için hep çehre züğürdü hizmetçiler tuta. Adamı baştan çıkarmasınlar. Adı da Ursula.

Gene gülerek, aynayı Stephen’ın gözlerinden ayırdı.

-Aynadaki yüzünü tanıyamayan Caliban’ın öfkesi, dedi. Wilde sağ olup da görseydi seni.

Stephen geriye yaslanırken parmağını uzattı, acı acı dedi ki:

-İrlanda sanatının bir simgesi bu. Bir hizmetçi kadının çatlak aynası.

Buck Mulligan birden Stephen’ın koluna girdi ve usturasıyla aynası, onları sokuşturduğu cebinde takırdayadursun, onu kulenin çevresinde dolaştırdı.

-Seni böyle tiye almam haksızlık, Kinch, değil mi? Dedi sevecence. Allah bilir senin tinsel gücün herkeslerden fazladır.

Kaçamak gene. Benim onun sanatının neşterinden korktuğum denli korkuyor o da benimkinden. Soğuk çeliği kalemin.

-Bir hizmetçinin çatlak aynası. Sen git onu alt kattaki öküz hazretlerine anlat, hem de bir ginesini ıhvarla. Çocuk para içinde yüzüyor, senin de bir centilmen olmadığın kanısında. Babası küpünü, Zululara müshil otu satarak ya da bin türlü pis numara çekerek doldurmuş. Tanrım, Kinch, senle ben birlikte çalışsaydık bu adaya bir katkıda bulunabilirdik. Adamızı Helenize ederdik.

Cranly’nin kolu. Onun kolu.

-Düşün, bir de bu domuzlardan para dilenmek mecburiyetinde kalıyorsun. Senin kim olduğunu bilen bir ben varım. Bana niçin biraz daha güvenmiyorsun? Nedir benimle alıp veremediğin? Haines yüzünden mi? Şayet burada zırıltı çıkaracak olursa, Seymour’u da getiririm, Clive Kempthorpe gibi onun da sucuğunu çıkarırız.

Clive Kempthorpe’un dairesinde varlıklı seslerin genç yaygarası. Solukbenizler: Kasıklarını tuta tuta gülüyorlar birbirlerini kucaklayıp, Ah, vallahi öleceğim! Aubrey, haberi kızcağıza usulca veresin! Elinde terzi makasıyla peşinde koşan Magdalen’in Ades’i, pantolonu topuklarına düşmüş gömleğinin yırtıkları havada şerit şerit çırpına çırpına masanın etrafında zıplıyor, seke seke hopluyordu. Marmelatla sıvaşık, ürkmüş bir buzağı suratı. Yolunmak istemem! Sersem kaz numarası yapma bana!”

Açık pencereden gelen feryatlar, meydana inen akşamı ürkütüyor. Önlüklü, hık demiş Matthew Arnold’un burnundan düşmüş sağır bir bahçıvan, gözlerini kısmış, danseden çimen kıyıntılarının izleyerek çim biçme makinesini kuytu çimenlikte sürüyor.

Kendimize… neo-paganizm… omphalos.

-Kalsın isterse, dedi Stephen. Geceleri hariç yok bir zararı.

-Öyleyse derdin ne? Buck Mulligan sabırsızlanarak sordu. De bakalım. Çok samimiyim. Benden bir şikayetin mi var?

Durdular. Uyuyan bir balinanın başı gibi suya serilmiş basık Bray Head burnuna doğru baktılar. Stephen usulca kolunu çekti.

-Anlatayım mı sana? Diye yanıt verdi Buck Mulligan. Ben bir şey hatırlamıyorum.

Konuşurken, Stephen’ın yüzüne bakmaktaydı. Taranmamış kumral saçlarını yumuşakça savuran ve gözlerindeki güneş rengi kaygı beneklerinin kaynaştıran hafif bir yel alnını yalıyordu.

Stephen, kendi sesinden bunalırcasına, dedi ki:

-Annemin ölümünden sonra sizin eve geldiğim o ilk günü anımsıyor musun?

Buck Mulligan hemen kaşlarını çattı, karşılık verdi:

-Ne? Nerede? Bir şey hatırlamıyorum. Sadece fikirler, duygular hatırladıklarım. Neymiş? Allah aşkına söyle, ne oldu?

-Sen çay demliyordun, dedi Stephen, ilave sıcak su getirmek için sahanlığa çıkmıştın. Annenle bir konuğunuz salondan çıktılar. Annen sana odandaki kim diye sordu.

-Ya? Dedi Buck Mulligan. ben ne cevap verdim? Unuttum da.

-Sen dedin ki, diye yanıtladı Stephen, Ha, Dedalus canım, annesi hunharca ölen.

Buck Mulligan’ın yanaklarına, onu daha genç ve cana yakın gösteren bir kırmızılık yayıldı.

-Dedim mi öyle? Diye sordu. Ama? Bundan ne çıkar ki.

Sıkıntısından kurtulmak amacıyla sinirlice devindi.

Ben, Mater’de ve Richmond’da her gün bir çoğunun mortladığını görüyorum, otopsi odasında cesetlerini kesip biçiyorum. Hunharca bir şey bu, aynen öyle. Ama yok ki bir önemi. Sen kendin, ölüm döşeğindeki anan sana yalvardığı halde diz çöküp dua etmemişsin. Niçin? İçinde o lanet olası Cizvit damarı var çünkü, tersine çalışan. Bana sorarsan bütün bunlar saçmalık ve hunharlık. Kadının beyin lopları çalışmıyor, doktoru Sir Peter Teazle’ı çağırıyor ve yorganının üzerinden düğün çiçekleri topluyor. Adam, işi bitene dek ağız tamburası çalıyor. Sen onun ölmeden önceki son isteğini yerine getirmediğin halde. Lalouette’ten tutulmuş bir cenaze bekçisi gibi zırıldamadık diye surat asıyorsun. Fasarya! Demişimdir herhalde. Annenin anısına saygısızlık etmek istemedim.

Kendi konuşmaları Buck Mulligan’ı yüreklendirmişti. Stephen, dinlediği sözlerin kalbine açtığı yaraları göstermemeye çalışarak, son kerte duygusuz, dedi ki:

-Mesele anneme saygısızlık etmen değil ki.

-Nedir mesele, öyleyse? Diye Buck Mulligan sordu.

-Beni incitmen, yanıtını verdi Stephen.

Buck Mulligan topuğunun etrafında döndü.

-Ayy, çekilmezsin vallahi! Diye ünledi.

Hızla yürüyerek korkuluğa geçti. Stephen istifini bozmadan karanın denizle birleştiği yere doğru bakmasını sürdürdü. Denizi, karayı ayırt edemiyordu artık. Gözlerindeki seğirmeler manzarayı bulandırıyordu; yanaklarının yandığını duyumsuyordu.

Kulenin içinden yüksek bir ses ünledi:

-Orda mısın, Mulligan?

-Geliyorum, diye yanıtladı Buck Mulligan.

Sonra Stephen’a dönerek dedi ki:

-Denize bak. Saygısızlıklar, incitmeler umurunda mı onun? Siktir et Loyola’yı, Kinch, gel inelim. Saksonyalımız beykınlı kahvaltısını istiyor.

Merdivenin tepesinde başını, tavanla bir hizaya geldiğinden, bir an geri tuttu:

-Takma kafanı, dedi. Aldırma sen bana. Bırak surat asmayı.

Başı görünmez oldu ama, alçalan sesinin tekdüze homurtusu merdiven boşluğunda gümbürdüyordu:

-İçine dert olmasın
Acı gizemi aşkın
Bak, Fergus arabasını
Sürmekte doludizgin.

Stephen’ın bakmakta olduğu merdiven başından denize doğru uzanan ormanların gölgesi sabah sessizliğinde uslu uslu kımıldandı. Kıyıda da, açıkta da su ayna gibi aklaştı, tez canlı ayakların hafif tepmeleriyle depreşti. Karanlık denizin aydınlık koynu. İkişer ikier kucaklaşan vurgular. Harp tellerini kucaklaşan akorları kaynaştırarak çalan bir el. Kabaran denizin karanlığında titreşen karınmış dalgaakı sözcükler.

Bir bulut yavaşça güneşi örtmeye başladı, körfezi daha da koyu yeşille gölgelendirip, Stephen’ın az ötesinde uzanan bir acı sular çanağıydı körfez. Fergus’un şarkısı: Bu şarkıyı evde yalnızken söylüyordum, uzun hüzünlü akorlarını uzata uzata. Kapısı açıktı: Şarkımı dinlemek istiyordu. Dehşetten dilim tutulmuş, acıyarak başucuna yaklaştım. Sefil yatağında yatmış, ağlıyordu. Ah şu sözcükler, Stephen: Acı gizemi aşkın.

Şimdi nerede?

Gizleri kilitli çekmecesinde misk kokuları yayan kuş teleğinden yapılmış eski yelpazeler, püsküllü danskuponları, kehribar boncuklardan bir takı. Genç bir kızken evinin güneş gören penceresine astığı bir kuş kafesi. Kızlığında gittiği Müthiş Türko’nun pantomiminde emektar Royce’u dinlemiş de, adam şu şarkıyı söylerken, herkesle birlikte gülmüş:

Benim, görünmezliğin
Tadını çıkaran
O civan.

Düşsel bir cümbüş, kayboldu gözden: Miskkokulu.

İçine dert olmasın.

Oyuncaklarıyla birlikte, evrenin belleğindeki yerine kaldırıldı. Anılar, Stephen’ın tasalı beynini kuşattı. Annesi kutsal ekmeği aldıktan sonra, mutfaktaki musluktan ona getirdiği bir bardak su. Karanlık bir sonbahar akşamı ocağın çıkıntısında annesine pişirdiği, ortası oyularak esmer şekerle doldurulmuş elma. Çocukların gömleklerindeki bitleri ezerken kanlanarak kıpkırmızı olmuş mevzun tırnakları.

Bir rüyada, annesi sessizce gelmişti ona, balmumuyla pelesenkağacı kokusu yayan erimiş bedeni kahverengi kefeninin içinde, Stephen’ın üzerine put gibi, bilinemez sözcükler dolu, biraz ıslanmış kül kokulu, eğilmişti.
Annemin camlaşan gözlerindeki bakış, ölümün derinliklerinden, beni sarsmak ve ruhumu imana getirmek için. Yalnızca benim üzerimde. Hayaletinin elindeki mum hayalifener yüzündeki hayal kırıklığını ışıtan. Kıygın yüzünde yalgınımsı ışıma. Herkes dizlerinin üzerinde dua ederken boğuk, derin soluğu yılgıyla hırıldamakta. Gözleri üzerimde, beni dize getirmek için. Liliata rutilantium te confessorum turma circumdet: lubilantium te virginum chorus excipiat.

Gulyabani! Ölüler yamyamı!

Bırak, anne. Karışma bana, bu hayat benim.

-Kinch, heeyt!

Buck Mulligan’ın sesi kulenin içinde yankılandı. Merdiven boşluğunda yaklaşıp bir daha ünledi. Ruhundaki hıçkırmalarından hala ürperen Stephen, ardına ılıkça vuran güneş ışığı havadaki sevecen sözcükleri dinledi.

-Dedalus, in aşağı, paşa paşa. Kahvaltı hazır. Haines, dün gece bizi uyandırdığı için özür diliyor. Mesele kalmadı.

-Geliyorum, dedi Stephen, dönüp.

-Haydi Allah aşkına, dedi Buck Mulligan. Benim aşkıma ve hepimizin aşkına.

Başı kayboluverdi, sonra gene belirdi.

-İrlanda sanatıyla ilgili simgeni ona anlattım. Çok akıllıca buldu. Ondan bir kayme kopar, tamam mı? Yani bir gine.

-Daha bu sabah aldım paramı, dedi Stephen.

-Okul aylığını mı? Dedi Buck Mulligan. Ne kadar? Dört papel mi? Birini bize tosla.

-Verdim gitti, dedi Stephen.

-Dört ingiliz lirası, diye sevinçle bağırdı Buck Mulligan. Öyle görkemli bir içki alemi yapacağız ki, eski Kelt büyücülerinin aklı duracak. Dört kadirimutlak ingiliz lirası.

Buck Mulligan ellerini havaya kaldırarak taş basamaklardan aşağıya doğru zıplaya zıplaya inerken Londralı ağzıyla bir türkü tutturdu:

-Oh, çok neşelenicez
viski, bira, şarap içicez,
taç giyme töreninde
taç giyme töreninde
oh, çok neşelenicez
taç giyme töreninde.

Güneşin ılık ışınları denizin üzerinde neşeli. Korkulukta unutulan nikel tıraş tası parıldıyor. Onu ne diye alıp aşağıya götürecek mişim? Ya da bütün gün orada bırakacak, unutulan dostluk?

Stephen tasa doğru ilerledi, serinliğini duyumsayarak, fırçanın yapışıp kaldığı sabun köpüğünün sıvaşık salyamsı kokusunu alarak bir süre elinde tuttu. İşte, Clongowes’ta buhurdanı taşıyan bendim. Şimdiyse bir başkasıyım ama gene de aynı kimseyim. Üstelik bir hizmetli. Bir hizmetçinin bendesi.

Kulenin kasvetli, kubbeli salonunda Buck Mulligan’ın ropdöşambrlı silueti, parlak sarılığını bir gizleye bir aça, ocağın çevresinde kıpır kıpır deviniyordu. Yumuşak gün ışığından iki mızrak yüksek gözleme kulesindeki deliklerden, taş zemine uzanmaktaydı: Huzmelerin birleştiği yerde bir kömür dumanı ve yanmış yağ buhurları bulutu döne döne uçuşmaktaydı.

-Boğulacağız, dedi Buck Mulligan. Haines, şu kapıyı açar mısın?

Stephen tıraş tasını dolabın üzerine bıraktı. Uzun boylu biri, oturduğu hamaktan kalktı, antreye giderek iç kapıları açtı.

-Anahtar sende mi? Diye sordu bir ses.

-Dedalus’ta, dedi Buck Mulligan. Boğulucam, billahi!

Gözlerini ocaktan ayırmaksızın ürüdü:

-Kinch!

-Anahtar kilitte, dedi Stephen, az öne ilerleyip.

Anahtar sertçe gıcırdayarak iki kez döndü; alamet kapı iyice açılınca, içerisi, ışık ve temiz havayla neşelendi. Haines kapının eşiğinde durmakta, dışarıya bakmaktaydı. Stephen, dikine duran valizini masaya sürükleyip üzerine oturdu ve bekledi. Buck Mulligan, pişirdiği yumurtaları yanındaki servis tabağına boca etti. Sonra, tabakla büyük bir çaydanlığı masaya götürerek, üzerine küttedek bıraktı, rahatlamışçasına göğüs geçirdi.

-Eriyorum, dedi, mumun dediği gibi ne zaman ki… Ama susss! Bu konuda bir kelime dahi yok. Kinch, uyuma. Ekmek, tereyağı bal. Haines gelsene. Kayıntı hazır. Ey Tanrım, kutsa bizi, bu nimetlerini de. Şeker nerde? Vay namussuz, süt kalmamış.

Stephen dolaptan ekmeği, bal kavanozunu ve tereyağı kabını getirdi. Buck Mulligan, birden nevri dönmüş, oturuyordu.

-Bu ne halttır? Dedi. Saat sekizde damlamasını söylemiştim kadına.

-Sütsüz içeriz biz de, dedi Stephen. Dolapta bir limon var.

-Hay sana da, Paris züppeliklerine de, dedi Buck Mulligan. Ben Sandycove sütünü isterim.

Haines antreden geldi, sakin sakin dedi ki:

-Sütçü kadın buraya çıkıyor.

-Allah ne muradın varsa versin, diye haykırdı Buck Mulligan, oturduğu yerden zıplayarak. Otursana. Koy çayını şurdan. Şeker torbada. Buyur, bu deyyus yumurtalarla uğraşmaya niyetim yok. Mulligan, servis tabağındaki yumurtaları üçe ayırıp üç tabağa boca etti, bir yandan da okudu:

-In nomine Patris et Filii et Spiritus Sancti.

Haines, çay koymak için oturdu.

-Size ikişer şeker veriyorum, dedi. Ama vallahi, Mulligan, senin yaptığın çay da çok koyu oluyor hani.

Buck Mulligan, somundan kalın dilimler keserek, yaşlı bir kadının tatlıdilliliğini andıran bir sesle dedi ki:

-Yaşlı Grogan ananın dediği gibi, ben çay yaparsam çay yaparım, çiş yaparsam da çiş yaparım.

-Vay canına, çay bu işte, dedi Haines.

Buck Mulligan kesmesini ve yaşlı kadın öykünmesini sürdürdü:

-İşte böyle, Bayan Cahill, diyor kadıncağız. Bayan Cahill diyor ki, Allah rızası için Baayan, ikisini de aynı kabın içine yapmayın da.

Mulligan, bıçağına geçirdiği kalın birer dilim ekmeği sofra arkadaşlarına sırayla uzattı.
-Haines, senin kitabın için en ala eşhas, dedi son kerte içten. Dundrum yerlilerine ve balıktanrılarına dair beş satırlık bir metinle on sayfalık bir not. Büyük fırtına yılında kader tanrıçalarınca basılmıştır.

Sonra, Stephen’a döndü ve kaşlarını kaldırarak pek meraklı bir sesle sordu:
-Hatırlıyor musun dostum, Grogan ananın çay ve çiş kabı Mabinogion’da mı yoksa Upanişadlarda mıydı?

-Sanmıyorum, dedi Stephen ağırbaşlı.

-Sahi mi? Diye sordu Buck Mulligan aynı ses tonuyla. Gerekçelerin nedir, söyle ne olursun!

-Kanımca, dedi Stephen bir yandan yiyerek, Mabinogion’un içinde de dışında da yoktu bu. Grogan ana, olsa olsa, Mary Ann’in bir hısmıdır.

Buck Mulligan’ın ağzı kulaklarına vardı. Sesini tatlılaştırmaya çalışarak:
-Enfes, dedi bembeyaz dişlerini gösterip gözlerini şaka yollu kırpıştırıp.

Sonra, birden suratı değişti, somunu hırsla doğrarken boğuk çatlak bir sesle homurdandı:
-Sokak kızı Mary Ann
Her şeye omuz silken,
Ama, kilotunu çekerken…

Buck Mulligan ağzına tıkıştırdığı lokmayı çiğniyor, habire vırlıyordu.

İçeriye giren bir siluet kapının girişini gölgeledi.
-Sütünüz, beyim.
-Gir içeri, teyze, dedi, Mulligan. Kinch, tencereyi getirsene. Yaşlı bir kadın yaklaşarak Stephen’ın yanında durdu.
-Ne güzel bir gün, beyim, dedi. Şükür Tanrı’ya.

-Kime? Diye sordu Mulligan, kadına şöyle bir bakıverip. Ha, elbet.

Stephen arkaya uzanıp, dolaptan süt tenceresini aldı.
-Adalılar, dedi Mulligan Haines’e fütursuzca, gulfe koleksiyoncusunu dillerinden düşürmüyorlar.

-Ne kadar, beyim? Diye sordu yaşlı kadın.
-Bir litre, dedi Stephen.

Kadının, kendisinin olmayan, mis gibi bembeyaz sütü ölçeğe sonra da tencereye döküşünü izledi. Kupkuru sarkık memeleri. Ardından bir ölçek dolusu daha ve biraz da cabası. O yaşlılığı ve gizemiyle bir sabah dünyasından gelmişti içeriye, belki de bir haberci. Sütün güzelliğini övüyordu, dökerek sunduğu. Şafak sökerken bitek bostanında çömelmiş, zehirli mantarının üzerinde bir cadı, kırış kırış parmaklarıyla hayvanın memelerinden ha babam süt fışkırtıyor. Bildikleri bu kadına değğindi böğrüşmeleri şebnemli atlas ineklerin. Çayır çimen incisi ve zavallı yaşlı kadın, ona eski zaman içinde. Yürük bir kocakarı, kendisini fethedene de, oyuna getiren sefihe de saçını süpürge etmiş, ikisinin de ortak avradı bir ilahenin kurumsuz sureti, sabah gizinin bir habercisi. Önünde eğilsin mi, horlasın mı yoksa? Bilemedi bir türlü: Ama onun lütfunu dilemek gelmedi içinden.

-Gerçekten öyle, hanımteyze, dedi Buck Mulligan, sütü fincanlarına dökerken.

-Bakın tadına, beyim, dedi kadın.

Mulligan kadının isteğini yerine getirdi.

-Şayet biz böyle sağlıklı gıdalarla beslenseydik, dedi kadına sesini hafifçe yükselterek, o zaman memleket çürük dişlilerle, kokuşmuş bağırsaklılarla dolmazdı. Yaşadığımız yer pis bir bataklık, yediğimiz şeyler çöpten farksız, sokaklarımız dize kadar tozla, at tersiyle, veremlilerin balgamlarıyla kaplı.

-Siz tıp öğrencisi misiniz, beyim? Diye sordu yaşlı kadın.

-Evet, teyze, diye yanıt verdi Buck Mulligan.

Stephen aşağısayıcı bir sessizlikle dinlemekteydi. Ak saçlı başını ona tepeden bakan herkesin – çıkıkçısının, otacısının önünde eğiverir: Beniyse önemsemez. Tanrı’nın suretinde değil de insan teninden halkedildiği, şeytanın kurbanı olduğu için kadınlığının günahkar karnı dışında, tüm bedenini yıkayıp günahlarını çıkararak onu mezara hazırlayacak olan kimsenin önünde de. Şu anda, gözlerinde karasız bir şaşkınlık, onu suskuya davet eden yüksek sesin önünde de.

-Söylediklerini anlıyor musun? Diye sordu Stephen.

-Fransızca mı konuştuğunuz, beyim? Dedi yaşlı kadın, Haines’e.

-İrlanda dili, dedi Buck Mulligan. Galce bilir misin?

-İrlandaca olduğunu anlamıştım, dedi kadın. Siz batılı mısınız, beyim?

-Ben İngilizim, yanıtını verdi Haines.

-İngiliz o, dedi Buck Mulligan, İrlanda’da İrlanda dilini konuşmamız gerektiği kanısında kendisi.

-Bence de doğrusu bu, dedi yaşlı kadın, ben kendim İrlandaca bilmediğime utanıyorum. Çok güzel bir dilmiş bilenlerin söylediğine göre.

-Çok güzel de laf mı, dedi Buck Mulligan. Harika demek lazım. Çaylarımızı tazelesene, Kinch. Sen de ister misin, teyze?

-Hayır, teşekkür ederim beyim, dedi yaşlı kadın, süt güğümünün halkasını koluna geçirip gitmeye hazırlanırken.
Haines, kadına dedi ki:

-Hesabı çıkardın mı? Parasını ödesek, Mulligan, ne dersin?

Stephen üç fincanı yeniden doldurdu.

-Hesabınız, beyim? Dedi kadın, duraklayıp. Bakayım, yedi sabah yarımşar litre iki peniden yedi kere iki bir şilin iki peni bir de bu üç sabah ki litresi dört peniden üç litre diyelim bir şilin bir şilin iki peni daha eder iki iki, beyim.
Buck Mulligan derin bir soluk aldı ve iki yanını bolca tereyağladığı kızartılmış ekmeği ağzına tıkıştırdı; bacaklarını öne doğru uzatıp pantolonunun ceplerini aramaya başladı.

-Öde, ama surat asmadan, dedi ona Haines, gülümseyerek.

Stephen, fincanını üçüncü kez bu defa yağlı mis gibi sütle doldurdu, bir kaşık koyu çay ekleyip hafifçe renklendirdi.
-Bir mucize!

Parayı masanın üzerinden yaşlı kadına doğru kaydırırken dedi ki:
-Tatlım benden isteme bir şey daha.Cebimde ne varsa verdim sana.

Stephen parayı kadının kararsız eline tutuşturdu.
-İki peni borçluyuz, dedi.

-Acelesi mi var, beyim? Dedi kadın parayı cebine koyarken. Acelesi mi var? Hoşça kalın, efendim.

Sütçü kadın boyun kırıp çıkınca, Buck Mulligan sevecen sesiyle bir şarkı tutturdu:
-Kalbimin kalbi, olsaydı daha
Sererdim dahasını ayaklarının altına.
Sonra, Stephen’a dönerek dedi ki:

-Vallahi, Dedalus, meteliksizim. Bi koşu okuluna git de biraz para getir bize. Zira bugün ozanların kafayı tütsüleyip ziyafet çekmeleri şart. İrlanda bu günde herkesin görevini ifa etmesini bekliyor.

-Bu da, dedi Haines kalkarak, bugün sizin milli kütüphanenizi ziyaret etmem gerektiğini getiriyor aklıma.

-Önce yüzelim, dedi Buck Mulligan.
Stephen’a dönerek uysalca sordu:

-Bugün senin aylık banyonu yapma günün mü, Kinch?
Ardından Haines’e dedi ki:

-Bu cenabet ozanlar ayda bir yıkanmaya büyük özen gösterirler.

-Tüm İrlanda Golfstrim’le yıkanır, dedi Stephen bir dilim ekmeğin üzerine azar azar bal damlatırken.
Haines, tişörtünün açık yakasına bir fuları gevşekçe bağladığı köşeden söze karıştı:

-İzin verirseniz, sizin bu özlü sözlerinizi bir defterde derleyeceğim.
Bana söylemekteydi. Yıkanıyor, ovalanıyor, temizleniyorlar. Vicdan azabı. Bulunç. Gene de bir leke kalmış.

-Bir hizmetçi kadının çatlak aynası İrlanda sanatının simgesi demiştin ya, çok tuttum bunu.
Buck Mulligan masanın altından Stephen’ın ayağını tekmelerken ılık bir sesle dedi ki:

-Sen onu bir de Hamlet’ten döktürürken dinlemelisin, Haines.
-Ciddi söylüyorum, diye sürdürdü Haines Stephen’la konuşmasını. O zavallı ihtiyar geldiğinde bunu düşünmekteydim tam.

-Para kazandırır mı bu bana? Diye sordu Stephen.
Haines yumuşak gri şapkasını hamağın kancasından alırken gülerek dedi ki:
-Bilemeyeceğim, vallahi.
Haines kapıya doğru birkaç adım attı. Buck Mulligan, Stephen’a doğru eğilerek hoyratçasına ürüdü:

-Bok ettin bi çuval inciri. Ne diye öyle dedin ki?
-Ne yapayım? Dedi Stephen. Sorun, parayı bulmak. Kimden? Sütçü kadından ya da ondan. Ya yazı ya tura, hepsi bu.

-Ben onu işliyor, seni ayyuka çıkarıyorum, dedi Buck Mulligan, sonra sen o pis bilgiçliğinle, sıkıcı Cizvit şaklabanlığınla çıkıyorsun ortaya.

-Pek umudum yok, dedi Stephen, ne ondan ne de öbüründen.
Buck Mulligan acınası bir ah çekerek elini Stephen’ın koluna dayadı.
-Benden, Kinch, dedi.
Ansızın ses tonunu değiştirerek ekledi:

-Doğrusunu söylemek gerekirse sen haklısın. Canları cehenneme kerataların. Ben onlarla nasıl oynuyorsam sen de öyle yapsana. Canları cehenneme. Haydin gelin, çıkalım şu kodesten biraz.
Ropdöşambrının kuşağını çözerek soyunurken ayağa kalktı ve teslimiyetle duyurdu:

-Mulligan giysilerini çıkarmıştır.
Ceplerindekileri masanın üzerine yığdı.

-Bak senin sümükbezine, dedi.
Kolalı yakasıyla anarşist kravatını taktıktan sonra, onlarla ve saatinin sallanıp duran kösteğiyle konuştu, onları payladı. Temiz bir mendil aradığını söylerken, ellerini sandığın içine daldırmış her şeyi altüst ediyordu. Vicdan azabı. Tanrım, bu adamı giydirmek zorundayız. Yanık kahverengi eldivenlerle yeşil potin isterim. Çelişki. Ben kendimle mi çelişmekteyim? Pekala, çelişirsem çelişeyim. Tanrıların habercisi Malachi. Konuşan ellerinden siyah ve sölpük bir roket fırlayıverdi.

-İşte senin Quartier Latin külahın.
Stephen, yerden aldığı şapkayı giydi. Haines, antreden onlara seslendi:

-Geliyor musunuz, delikanlılar?

-Ben hazırım, diye yanıtladı Buck Mulligan kapıya doğru yürüyerek. Haydi çık, Kinch. Bizden artan ne varsa, yemişsindir, garanti. Sonra boş verip ağır ağır söylenerek ve yürüyerek dışarıya çıktı; handıysa yaslı bir sesle dedi ki:

-Dışarıya çıkarken Butterly’ye rastladı.
Stephen, duvara dayalı duran dişbudak bastonunu aldı, ötekiler merdivenden inedursunlar, ağır demir kapıyı çekerek kilitledi ve onlara katıldı. Koskoca anahtarı iç cebine koydu.
Merdivenin dibinde Buck Mulligan sordu:

-Anahtarı aldın mı?

-Aldım, dedi Stephen, onların önüne geçip.
Yürüyerek ilerledi. Ardında, Buck Mulligan’ın kalın banyo havlusuyla eğreltiotlarının sürgünlerini, otların uçlarını kamçıladığını işitmekteydi.

-Aşağıya, bayım! Ne cesaretle, bayım!
Haines sordu:

-Bu kuleye kira ödüyor musunuz?

-On iki sterlin, dedi Buck Mulligan.

-Harbiye nazırlığına, diye ekledi Stephen omzunun üzerinden.
Haines kuleyi incelerken onlar da durdular. Sonunda Haines:

-Kışın buz kesilir herhalde, dedi. Martello mu diyorsunuz buraya?

-Billy Pitt yaptırmış bunları, diye karşılık verdi Buck Mulligan, Fransızlar denizden kuşatınca. Ama bizimki omphalos.

-Hamlet hakkında fikrin nedir? Diye Haines Stephen’a sordu.
-Yoo, yoo, diye haykırdı Buck Mulligan incinikli. Thomas Aquinas’ın da, kuramını dayandırdığı elli beş nedenin de üstesinden gelebilecek yetenekte değilim ben. Önce birkaç bardak bira yuvarlayana dek sabredin hele.
Stephen’a döndü, çuhaçiçeği rengindeki yeleğinin uçlarını özenle çekerken dedi ki:

-Üç bardaktan önce kıvıramazsın, Kinch, değil mi?

-Uzun zamandır bekliyor, dedi Stephen kayıtsızca, biraz daha beklesin.
-Beni meraklandırıyorsun, dedi Haines, cana yakın. Paradoks filan mı bu?

-Pöf! Dedi Buck Mulligan. Wilde da paradokslar da mazide kaldı. Çok basit bir şey bu. Adam, Hamlet’in torununun Shakespeare’ın büyükbabası olduğunu, kendisinin de kendi babasının hayaleti olduğunu cebirsel yolla kanıtlıyor.

-Ne? Dedi Haines, işaret parmağını Stephen’a doğru uzatarak. Kendisi mi?
Buck Mulligan havlusunu bir etol gibi boynuna doladı, gülmekten kırılarak Stephen’ın kulağına doğru eğildi ve dedi ki:

-Ey, ata Kinch’in ruhu! Bir baba arayışındaki Japhet!

-Sabahları hep yorgun oluruz, dedi Stephen Haines’e. Üstelik anlatması uzun sürer.
Buck Mulligan, ilerlemesini sürdürerek, ellerini havaya kaldırdı.

-Dedalus’un dilini olsa olsa kutsal bir arjantin çözebilir, dedi.
-Demem şu ki, diye Haines Stephen’a açıkladı ikisi Mulligan’ı izlerken, bu kule, denize inen bu dik yamaçlar da bana Elsinore’u anımsatıyor bir bakıma. Kaidesinden ta denizin içine sarkan, ya size?
Buck Mulligan birden bir anlığına Stephen’a doğru döndü ama bir şey demedi. O apaydınlık sessizlik anında Stephen onların capcanlı giysileri arsında kendi ucuz hırpani matem kılığındaki imgesini gördü.

-Görkemli bir öyküdür o, dedi Haines onları yeniden durdurarak.
Gözleri, rüzgarın tazelediği deniz gibi berrak, daha da berrak, sabit ve uyanık. Denizler hakimi. Haines gözlerini körfezin üzerinden güneye doğru dikti, posta vapurunun duman sorgucu hariç ıpıssız, parlak çevren çizgisi bulanık, Muglins açıklarında orsa eden bir yelkenli.

-Teolojik bir yorumunu okumuştum bir yerde, diye sürdürdü, dalgıncasına. Baba ve Oğul kavramları. Oğul, kendini Babasıyla özdeş kılmaya çalışıyor var gücüyle.

Buck Mulligan’ın yüzü hemen neşeli güleç bir ifadeyle açtı. Yanındakilere baktı, düzgün ağzı sevinçle açık, olanca kurnazlığını yitiriveren gözlerini çılgın bir şetaretle kırpıştırarak. Bir oyuncak bebeğin başını ileri geri oynatıyordu, hasır şapkasının kenarı titreyedursun, mutlu umursamaz bir sesle çığırmaya başladı:
-Bulunmaz bencileyin garip bir delikanlı.
Anam Yahudi benim, babamsa bir kuş.
Marangozun Yusuf’la başım değil hoş.
İçelim biz o halde havarilerle Golgota’ya.

Şahadet parmağını uyarırcasına kaldırdı.

-Kutsal olmadığım sanırsa kimse
İçemez bir damlasın şarap ürettiğimde
Kalır su içmek zorunda da ister suru olmasın
Şarabı su kılınca ben onu da yaparım.

Mulligan, elveda dercesine Stephen’ın bastonunu çektiği gibi uçurumun kıyısına doğru koştu, yüzgeç ya da kanatlarını çırparak havalanmaya çalışan bir balık ya da kuş gibi ellerini iki yanında çırptı ve çığırdı:

-Eyvallayın, eyvallayın! Ne dedimse bir yere yazın
Ölümü yendiğimi tüm dostlara anlatın.
Tanrı’nın himmetiyle evvelallah uçarım
Zeytin Dağı’nın rüzgarıyla…, eyvallayın, eyvallayın!

Mulligan, arkadaşlarının önünde coşkuyla zıplayarak, ellerini kanat gibi çırpa çırpa , serin serin esen, Mulligan’ın çıkardığı kısa martı çığlığına benzeyen sesleri gerisingeriye onlara getiren yelin titreştirdiği Merkürvari şapkasıyla kırk ayak derinliğindeki çukura doğru çalak adımlarla yaklaştı.
Gülmesini tutmaya çalışan Haines, Stephen’ın yanında yürürken ona dedi ki:

-Gülmemiz gerekir, diyorum. Sözleri küfürden ibaret. Bak, ben kendim dindar sayılmam. Ama, neşesi, söylediklerini bir bakıma zararsız kılıyor, ne dersin? Ne diyordu demincek? Marangozun Yusuf mu?

-Şakacı İsa’nın türküsü, diye yanıtladı Stephen.

-Ne, dedi Haines, daha önce işitmiş miydin?

-Günde üç kez, yemeklerden sonra, dedi Stephen istihzalı.

-Sen Tanrı’ya inanmıyorsun, değil mi? Diye sordu Haines. Yani, kelimenin dar anlamıyla bir mümin değilsin. Hiç yoktan yaratılış, mucizeler ve müşahhas bir tanrı.

-Sözcüğün sadece tek anlamı var gibi gelir bana, dedi Stephen.
Haines durarak, üzerinde yeşil bir taşın ışıdığı parlak bir gümüş tabaka çıkardı. Başparmağıyla basıp açıverdiği tabakayı Stephen’a uzattı.

-Sağ ol, dedi Stephen, bir sigara alıp.
Haines de bir sigara aldıktan sonra, tabakayı bir çırpıda kapattı. Yan cebine koyup, yan cebinden bir nikel kav çakmak kutusu çıkardı, onu da çakıverdi; sigarasını yaktı, alevli kavı ellerini kovuk edip Stephen’a doğru tuttu.

-Evet, haklısın, dedi, gene yürümeye koyulduklarında. Ya inanıyorsundur ya da inanmıyor, öyle değil mi? Ben şahsen, müşahhas bir tanrı fikrini sindiremiyorum. Eminim, sen de tutmuyorsun bunu, he?
-İçimi görüyorsun, dedi Stephen son kerte tedirgin, özgür düşüncenin iğrenç bir örneği.
Stephen, Haines’in ne diyeceğini bekleyerek ve bastonunu yanı sıra sürükleyerek yürümesini sürdürdü. Bastonun ucundaki demir patikaya hafifçe değiyor, tıngır mıngır Stephen’ın topuklarını izliyordu. Tanışım, ardımdan Steeeeeeeeeeeeephen diye ünleyenim. Patika boyunca salınan bir çizgi. Bu gece üzerinde yürüyecekler, karanlıkta buraya gelip. Anahtarı istiyor o. Oysa anahtar benim. Kirayı ben ödedim. Şimdi tuzlu ekmeğini yiyorum onun. Bir de anahtarı vereyim. Tamam. Onu isteyecek. Gözlerinden okudum.

-Yine de, diye başladı Haines…
Stephen döndü ve kendisini tartan o soğuk bakışın salt kötü niyetli olmadığını gördü.

-Yine de, kendini özgür kılabildiğine eminim. Kanımca, kendi başına buyruksun sen.

-İki efendiye hizmet ediyorum, dedi Stephen, biri İngiliz öteki İtalyan.

-İtalyan mı? Dedi Haines.
Çılgın bir kraliçe, yaşlı ve kıskanç. Diz çök önümde.
-Bir üçüncüsü daha var ki diye ekledi Stephen, ayak işleri gördürmek istiyor bana.

-İtalyan mı? Dedi yine Haines. Ne demek istiyorsun?

-Britanya imparatorluğu, diye yanıtladı Stephen yüzü allaşıp ve kutsal Roma Katolik ve Papalık Kilisesi.
Haines konuşmadan önce altdudağından kimi tütün kıyıntılarını ayıkladı.

-Seni anlayabiliyorum, dedi dingin. Bir İrlandalının böyle düşünmesi gerek, kuşkusuz. Biz de İngiltere’de size pek hakkaniyetli davranmadığımıza inanırız. Kanımca bunun suçlusu tarihtir.

Stephen’ın belleğinde mağrur azametli ünvanlar çınlıyordu tunçtan çanlarının utkusuyla: et unam sanctam catholicam et apostolicam ecclesiam: Ayinlerin ve inakların kendi özel düşünceleri gibi yavaşça gelişimi ve değişimi – bir yıldızlar simyası. Papa Marcellus’un ayininde havarilerin imanlarını ikrar etmeleri, seslerinin alaşımı, bir başına yüksek sesle inancını yırlıyor: Irlamalarının ardında kilise militanının müheyya meleği silahlarını bırakarak mezhep sapkınlarına gözdağı verdi. Çarpık piskopos başlıklarıyla kaçan bir mezhep sapkını güruhu: Photius ile, Mulligan’ın da dahil olduğu alaycılar takımı, Oğul’un Baba’yla aynı cevherden halk edildiği düşüncesine karşı yaşam boyu savaş veren Arius, İsa’nın dünyevi bedenini tekmeleyen Valentine ve Babanın Kendisinin Onun kendi Oğlu olduğunu iddia eden kurnaz Afrikalı mezhep sapkını Sabellius. Mulligan’ın demincek bir yabancıya söylediği alaycı sözler. Fuzuli şaklabanlık. Rüzgarı dokuyan herkesi bekliyor elbet boşluk: Kilisenin o savaşkan meleklerinden bir meydan okuma, bir silahsızlandırma ve bir yengi. Mikail’in çatışma anında mızrakları ve kalkanlarıyla onu her zaman koruyan askerleri.

Yaşasın! Yaşasın! Sürekli alkışlar. Zut! Nom de Dieu!

-Tabii ben İngilizim, dedi Haines’in sesi, duygularım bir İngilizinki. Ülkemin Alman Yahudilerinin eline düştüğünü de görmek istemem. Ne yazık ki, bizim ulusal sorunumuz bu şu sıralarda.
Uçurumun hemen kıyısında iki adam durmuş, bakıyorlardı: biri işadamı, biri denizci.

-Bullock limanına doğru gidiyor.
Denizci başını körfezin kuzeyine döndürüp hafif aşağısayarak salladı.

-Orası beş kulaçtır, dedi. Bir saat sonra deniz kabarınca o tarafa sürüklenecek. Bugün dokuzuncu gün.
Boğulan adam. Bir yelkenli ıpıssız körfezde dönüp duruyor, şişmiş bir bohçanın ansızın su yüzüne çıkıvermesini bekliyor – tuzdan bembeyaz kesilmiş balon gibi bir suratın güneşin hafif hafif sallanmasını. İşte geldim.
Kıvrıntılı patikayı izleyerek küçük koya indiler. Buck Mulligan bir kayanın üzerinde durdu, ceketini çıkarmış gömleğiyle, kravatı omzundan arkaya pır pır uçuşarak. Yakınındaki bir kayanın çıkıntısına tutunan genç bir adam yeşil bacaklarını suyun jelatinimsi derinliğinde kurbağa gibi yavaş yavaş devindirmekteydi.

-Ağabeyin yanında mı, Malachi?

-Westmeath’ta. Bannonlarda.

-Hala orda mı? Bannon’dan bir kart geldi. Orada güzel bir kız bulmuş. Foto kız diyor ona.

-Enstantane, desene? Kısa poz.
Buck Mulligan potinlerini çözmek için oturdu. Kayanın çıkıntısına yakın bir yerden yaşlıca bir adam fırlayıverdi kırmızı nefes nefese bir yüz. Kayalıktan tırmanıyordu, başında ve çelenkvari kır saçlarında parıldayarak su, göğsünden ve göbeğinden oluk oluk, sarkık siyah peştamalınden şarıl şarıl akarak su.

Buck Mulligan, kayalara tutuna tutuna tırmanıp geçmesi için adama yol verirken, gözleri Haines’le Stephen’da, başparmağının tırnağıyla kaşlarından dudaklarına ve iman tahtasına sofuca bir haç çıkardı.

-Seymour şehre dönmüş, dedi genç adam, kayadaki çıkıntısını yeniden kavrayarak. Tıbbı bırakmış, askere yazılacakmış.

-Ah, hay Allah, dedi Buck Mulligan.

-Haftaya talimleri başlıyormuş. Hani Carlisle’deki o kızıl saçlı kız var ya, Lily?

-Evet.

-Dün gece iskelede onunla kırıştırmışlar. Babası kirli çıkı.

-Kız direğe tırmanmış mı?

-Sen onu Seymour’a sor artık.

-Seymour, hıyar bi zabit ha! Dedi Buck Mulligan.

Pantolonunu çıkarırken başını önüne doğru eğdi, sonra ayağa kalkıp basmakalıp bir cevher yumurtladı:
-Kızıl saçlı kadınlar keçiler gibi kızışık olurlar.

Birden dehşetle durdu, pır pır ederek dalgalanan gömleğinin altından böğrünü yokladı.
-On ikinci kaburgam yok olmuş, diye bağırdı. Üstinsanım ben. Dişsiz Kinch ve ben, Süpermen.
Gömleğini zar zor çıkararak arkaya, giysilerinin durduğu yere fırlattı.

-Buraya girecek misin, Malachi?

-Evet, yatakta yer aç bana.

Genç adam kendinin suyun içinden geriye doğru fırlattı ve iki uzun usturuplu kulaçta küçük koyun ortasına ulaştı. Haines bir taşın üzerine oturmuş, sigara içmekteydi.

-Sen girmeyecek misin? Diye sordu Buck Mulligan.

-Daha sonra, dedi Haines. Yeni kahvaltı ettim.

Stephen yürümeye başladı.
-Mulligan, ben gidiyorum, dedi.
-Anahtarı bize bırak, Kinch, dedi Buck Mulligan, şömizim uçmasın.

Stephen anahtarı ona verdi. Buck Mulligan onu giysi yığınının üstüne koydu.

-İki peniyi de, diye ekledi, bir Arjantin parası. Buraya at.

Stephen yumuşak giysi kümesinin üzerine iki peni attı. Giyinme, soyunma. Buck Mulligan dimdik, ellerini önünde birleştirerek ağırbaşlılıkla dedi ki:

-Fakirden gaspeden Tanrı’ya ödünç verir. Böyle demiştir Zerdüşt.
Dolgun gövdesi suya daldı.

-Görüşürüz, dedi Haines, Stephen o çılgın İrlandalıya gülümseyerek patikadan yukarıya doğru giderken ona dönüp.
Boğanın boynuzu, atın çiftesi, Saksonyalının gülücüğü.

-Gemide, diye haykırdı Buck Mulligan. On iki otuz.

-İyi, dedi Stephen.

Yukarıya doğru kıvrılan patikadan çıktı.

Liliata rutilantium.
Turma circumdet.
Iubilantium te virginum.

Sakına sakına giyindiği hücredeki papazın kurşuni halesi. Bu gece burada kalmayacağım. Eve de gidemem.
Tatlı tınılı kesiksiz bir ses denizden seslendi ona. Kavsi dönüp elini salladı. Yine çağırdı ses. Ta açıklarda, yuvarlacık kaypak kestanerengi bir baş, bir fok başı.

Gaspçı.

James Joyce
İZDİHAM

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın