İsmet Özel, Bir Yer, Bir Şey, Bir Tarih

Yıllar öncesinde bir siperden bahis açmıştım. Hiçbir işe yaramadı. Yokmuş o sipere yatacak kimse. Siper gitti, düz bir yer kaldı elimde şimdi. Homeros’un istifade ettiği zeminden edinilmiş olması hasebiyle bir başlama noktası şekline girip nihayetinde Karl Marks’ın âlemine fütur eylemeksizin uzanan bir yer… Bir sahra, sevgiler ve nefretlerle tıka basa doldurulmuş, kavgada yumruğun hesabını yapan bir zihin alanı. Deryaya nâzır böyle bir arsayı pazarlayabilmek için o alan dahilindeki harikulade şeyi;  insan türünden yüz bulduğundan beri insan türüne mensup hiçbir ferdin tarifine güç yetiremediği şeyi hassaten işaret ediyorum.  İşaret ettiğim şeyin maneviyat kıvamında olduğuna dikkat çekiyorum.  Bu yerin ve bu şeyin beraberliğiyle tesirini mutlak manada göstermiş bir tarih var.  Tesirini ona alaka duyuldukça öldürücü keskinlikte gösteren,  onunla alaka kesildiği zaman ise öldürtücü şiddette bastıran tarih… Türk varlığının tarihi.
Şiirin Türk tarihi ibaresi bir müessiriyetin dile dökülüşünden doğdu. Her şeyden önce tarihin bir vukuat sicili olduğundan haberimiz olmalı .  Yani tarih mevcudiyetini vuku bulduğuna dair şüpheleri izale edişine borçludur.  Karşınıza çıkanın şiire mahsus tarih oluşu onun bir dokunulmazlık zırhına bürünmesini sağlıyor. Vesikalar şiirli olan şeyde tahrifatta bulunamaz. Bu sözünü ettiğimiz şeyin geleceği yoksa ona Türk tarihi demenin de bir mânâsı yok.  Tarih, şiir, Türk. Bu üç kelimeyi bir araya getirmek, devran döndü, bana kaldı. Böyle bir terkibe hiç heves etmemiştim. Devranın dönüşü canımı sıktı. Memleketimizde şimdiye kadar “Sünnî Şair”, “Türk Şair”, “Şair Türk” olarak anılmak kimseye ferahlık vermedi. Tarih içinde Türk şairlerini bilhassa Yunus Emre sonrasında teşhis etmenin imkân dahiline girdiği malûmatına sahibiz; ama onlara Türk demekten imtina edip, topluca “Şuara-yı Rûm” adını yakıştırmak hatalı görülmedi. Çünkü cihana tesirini Roma hakimiyeti sebebiyle başlatmış Küçük Asya’nın Dar-ül İslâm haline gelişi oraların aynı zamanda Diyar-ı Rûm kalışına çok şey borçluydu. Müslümanlaşma yüzünden Küçük Asya ahalisi tragedya ve komedya tahterevallisini terk edip ezel ve ebed mefhumlarıyla XIII. Hıristiyan asrında barıştı. Gıpta edilecek bir zihin alanı böylelikle açılmış oldu. “Batı” tesirindeki Türk şiiri de “Şuara-yı Rûm” tabirinin başını dik, alnını ak tutma vazifesini üzerine almada bir beis görmedi.

Tarih içinde Türklerin bir millî varlık sahibi olma müessiriyetini dosta düşmana göstermesinin arkasında şiir vardı. Şiirden kime neydi? Dünya nimetleriyle haşır neşir olanlar şiirin Türklüğe neler temin ettiğini umursamamışlardı. Oysa Türklüğün bünyesi çoğunun zannettiği gibi kılıcın-kalkanın, topun tüfeğin, malın-mülkün, nalçanın-akçanın yardımıyla bina edilmiş değildir. Giderek şarkı ve türkünün Türk bünyesine getirdiği şiirle gelenler yanında devede kulak kabilindendir. Bu gün Türkiye’de yaşayanların hayatında Türklüğün şiirle olan alış verişinden hâsıl olanın kâr mı, zarar mı kabul edileceğine hükmedecek herhangi bir mihrak rol oynamıyor. Ortada bir şey var. Bu virane, harabe, enkaz intibaı veren bir şey olsa dahi, onun orada durduğu inkâr edilemiyor.  Türkleri şiirlerini ellerinden alarak ademe mahkum etmenin gayet kolay olduğunu da gören göz görüyor. Duyulan rahatsızlığın şiirden değil,  Türklerden olduğunu belli etmekten geri durulmuyor. Türklük lafzının itibardan düşürülmesinden menfaat umanlar Türk şiiri olmasa da olur ve giderek hiç olmasa daha iyi olur demekte zorlanacağa benziyor. Ben bu yazdıklarımla onların zorluklarını artırmağı iş edindim. Türkler olmasa da olur diyenleri Türklere itaate zorlamağı deneyeceğim.

Niçin yapacağım bunu? Bunu çocukluğumdan ihtiyarlık günlerime kadar ihtiyacını derinden derine hissettiğim sahicilik namına yapacağım. Ömrümü vakfettiğim şeyin Jacques Derrida’nın içine daldığı türden bir şarlatanlık, Noam Chomsky’nin gerine gerine, kaşına kaşına yaptığı türden bir şaklabanlık, Jacques Lacan’ın burnundan kıl aldırmaksızın uyarlandığı türden bir kalpazanlık olmamasına gayret sarf ettim. Yakın zamanlara kadar, diyelim ki, on yıl öncesine kadar, aynı gayretin Türkiye’de bir şekilde adını duyurmuş olanların çoğunca gösterildiğini sanıyordum. Feci yanılmışım. Bazılarının, bir kaçının değil hepsinin şarlatanlıktan, şaklabanlıktan, kalpazanlıktan medet umarak geçimlerini temin ettiklerine şahit oldum. Çocuklarının kursağına ne girdiğine aldırmayan kimselerden istikrah ettim. Vakit kaybettirdiler bana. Onların dünyasındaki tatmin vasıtaları elimde fikir yürütme imkânı bırakmadı. Midem bulanıyor. Ne kadar işini gizli bir kimlikle yürütenlerin sinsice marifetlerinden arınmanın, Türk milletine mensup olma keyfini sürenlerin arasına katılmanın sahiciliğine talibim desem de el birliği ruhu uzağımda duruyor. Alay olsun diye uzatılan can simitlerinden rencide oluyorum. Beni takatsiz bırakan bizzat kendi kavrayış gücümdür. Biz Türkler evvel zaman içinde millet olmanın tadına şairlerimizle varmıştık.  Bu tadın yazdıkları varoluşçu, Marksist, İslâmcı kalıplara dökülmeğe çalışılan benimle, benim sahiciliğimle bir alâkası var mı? Bu satırları okuyan içinden “Bana ne senin sahiciliğinden?” diye geçiriyorlarsa kendisi bilir. Bildiğini ona yeniden öğretecek değilim.

Önemi fark edildiği zaman istikamet derdini azamiye çıkaracak bir yerden, bir şeyden, bir tarihten dem vurma mevkiindeyim. Benim durduğum yer bütün mevkileri tartışmaya açıyor. Benim hususi eşyam her türlü mülkiyetin altını oyuyor. Kanat açmak için benim tarihimin üstündeki semadan başkası yok. Gösterdiğim siperin beğenilmemesiyle silâhımdaki tutukluğa aklım erdi. Şimdi sadece bir hilekârlığın kurbanları arasından bazılarını kenara çekmeğe uğraşıyorum. “We are the first free people of the world” Bu cümle Merve Kavakçı’nın en büyük desteği kendisinden aldığını söylediği, ikiz kulelerin başına 11 Eylül 2001’de gelenleri sistemin bir tezgâhı olarak yorumlayanlara cehalet atfeden Noam Chomsky’ye ait.  Aynı Chomsky Taksim gezi eylemcilerini Recep Tayyip Erdoğan’ın “çapulcu” olarak adlandırması üzerine main stream media karşısına geçip gençliğinin “kibutz” günlerini özlercesine Türkçe telâffuza özenip “Ben de çapulcuyum” diyen kimsedir. Bizi dünyanın ilk hür halkıyla dünyanın varlık gücünü şiirden alan ilk milleti arasında olan biten agâh kılsın. Âmin.

 

İsmet Özel, 2 Ağustos 2014
İZDİHAM

Kaynak: 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın