İsmail Isparta’nın Gergin Bir Yay kitabı üzerine röportaj

İlk öykü kitabı ‘Gergin Bir Yay’ ile öykü dünyasına iyi bir giriş yapan İsmail Isparta, ikinci kitabı ‘Sonrası’nda kendinden emin yürüyüşünü sürdürüyor. İsmail Isparta ile 2015 yılının Aralık ayında İz Yayıncılık’tan çıkan kitabı, Sonrası üzerine konuştuk. -Önsözde, “birer prototip olması nedeniyle, İslam tarihinin ilk dönemlerinde yaşanan önemli olayları öykü gündemine.

İlk öykü kitabı ‘Gergin Bir Yay’ ile öykü dünyasına iyi bir giriş yapan İsmail Isparta, ikinci kitabı ‘Sonrası’nda kendinden emin yürüyüşünü sürdürüyor. İsmail Isparta ile 2015 yılının Aralık ayında İz Yayıncılık’tan çıkan kitabı, Sonrası üzerine konuştuk. II Emine Batar

-Önsözde, “birer prototip olması nedeniyle, İslam tarihinin ilk dönemlerinde yaşanan önemli olayları öykü gündemine taşımayı düşündüm,” diyorsunuz. Neden özellikle İslam tarihinin ilk dönemlerini seçtiniz?

–Buna İslam tarihinin ilk dönemleri değil de önsözde belirttiğim gibi Peygamberimizin dar-ı bekaya göçmesinden sonraki önemli olaylar desek daha doğru olur. Çünkü Peygamber efendimiz dünyadayken büyük karışıklıklar çıkmıyordu. Çıkan ufak tefek meseleleri, Peygamber Efendimiz, peygamber ferasetiyle veya İfk Hadisesinde olduğu gibi, olaylara Kuran-ı Kerim kılavuz oluyor, meseleler anında çözüme kavuşturuluyordu. Ancak Peygamberimizden sonra sahabe, peygamberimizin maddi manevi rehberliğinden mahrum kaldığı gibi vahiy de kesildi. Bundan sonra ne olacaktı, karşılaşılan problemler nasıl çözülecekti? Problem daha Peygamberimizin naaşı defnedilmeden başladı: Onun yerine kim geçecekti? Hz Ömer ve Ebubekir’in ferasetiyle bu problem büyümeden geçici olarak çözüme kavuşturuldu. Geçici olarak. Çünkü Peygamber efendimiz hayattayken yerine kimin geçeceğini veya nasıl belirleneceğini açık olarak beyan etmediği gibi Kuran’da da bu konuda açık bir hüküm yoktu. Her ne kadar “onların iş ve yönetimleri aralarında şura iledir” (Şura 38) ayeti bulunsa da şuranın nasıl olacağı ve nasıl uygulanacağı belirtilmemişti.

İşte en önemli kırılma bu noktada yaşandı bence. Ortada bağlayıcı bir hüküm olmadığı için iktidar sahibi olmak isteyen her kesim, kendini haklı, rakibiniyse haksız görüyordu. Bu durum ilk üç halife döneminde hakkın hatırı âli tutularak bir mesele haline getirilmedi. Ancak sonraki dönemlerde, özellikle Ümeyyeoğullarınca, meselenin de ötesinde, iktidar hırsına dönüştürülünce insanlar sustu ve kan konuşmaya başladı. Öyle ki Sıffin Savaşında yetmiş bin; Cemel Vakasında otuz bin insan yaşamını yitirdi. Ölen de öldüren de Müslüman. Daha sonra Muaviye’nin hilafeti saltanata dönüştürmesiyle işler tamamen karmaşık bir hal aldı.
Günümüze baktığımız zaman değişen bir şeyin olmadığını görüyoruz. Yine iktidar hırsıyla birileri birilerine oyun oynuyor, kendini haklı rakibini haksız, hatta kafir ilan ediyor; yine Müslüman, Müslüman kanı akıtıyor. Bu yüzden Peygamberimizden sonra yaşanan karışıklıkların birer prototip olduğunu düşünüyorum.

-Öyküleri kitaba belli bir sıraya göre mi aldınız? Varsa bir sıralama, sebebini öğrenebilir miyiz?

-Olayların zihinde daha rahat canlanması için kronolojik sıraya göre aldım.

-Olağanüstü anlatıma birçok öyküde yer veriyorsunuz. Peygamberlere verilen mucizelere vurgu yaptığınızı düşünebiliriz. Bunun yanında mitler ve masallarda da gerçeküstüye rastlıyoruz. Efsaneleşmiş bir olay yeniden ele alınıp öyküleştirildiğinde, onu ana hatlarından çıkarmanın mümkün olmadığını söyleyebilir miyiz?

Gerek dinimizin, gerekse kadim kültürümüzün olağanüstülüklerle mezcolduğunu görüyoruz. Dinimiz yaşadığımız âleme, şahadet âlemi der ve bu âlemi varlık âleminin en aşağısı olarak ifade eder. Zaten sahabe yaşantısına baktığımızda çoğunluğu itibariyle dünya hayatına önem vermeyerek gayet zahidane bir hayat yaşadıklarını, amaçlarının ahiret âlemini kazanmak olduğunu, bir anlamda yaşantılarında olağanla olağanüstünün iç içe olduğunu görüyoruz. Kuran da şehitlerin diri olduğunu ifade eder. Peygamberlere verilen mucizeleri de bu bağlamda olağanla olağanüstünün iç içe geçmesi olarak değerlendirebiliriz. Dolayısıyla bu olağanüstülükler, yazdığım öykülere ister istemez dâhil oldu diyebiliriz.

Burada kritik nokta ele aldığımız olayı zedelememek ve gerçeklikle bağını tamamen koparmamak. Bu noktada hassas davranmayıp, olayları oryantalist bir bakış açısıyla yapıbozumuna uğratıp öyküleştirmiş olsaydım, belki estetik olarak daha güzel öyküler ortaya çıkabilirdi. Ancak bu durum, dosyanın hazırlanış amacına ters düşerdi. Bu yüzden, olaylara elimden geldiğince ana hatlarına sadık kalmaya çalışarak, Müslüman hassasiyetiyle yaklaşmaya çalıştım.

-Hikâyenin içinde hikâye var. Anlatıcı bazen, bugün ile geçmiş arasında duruyor. Geçmişte anlatacağını anlatıp bugüne geri dönüyor. Amacınızın bugün ile anlattığınız zaman arasında karşılaştırma imkânı sağlamak olduğunu düşünebilir miyiz?
–Tarih maalesef tekerrürden ibaret… İnandığımız din, Müslüman aynı delikten iki defa sokulmaz diyor ama biz sayısız defa sokulmuşuz. İşin içine iktidar ve mülk hırsı girince kimsede zaten geçmişten ders çıkarma gibi bir amaç olmamış. Yani Müslüman olarak hep aynı yerden vurulmuşuz. Günümüzde de o vurulduğumuz yerler kanamaya devam ediyor. “Bu günle geçmişin karşılaştırılması,” dediğiniz noktalar bu vurulduğumuz noktalar olsa gerek. O noktaları öyküleştirince ister istemez günümüze de vurgu olmuş oldu. Yoksa öyküyü yazarken bu günle geçmişi karşılaştırayım diye bir amacım olmadı.

-Kült mitleri ve menkıbeler bazı öykülerde iç içe ilerliyor. Bunda bir amacınız var mıydı?

–Zengin bir kültürün mirasçılarıyız. Bunu laf olsun diye söylemiyorum. Gerçekten öyle. Halk hikâyeleri, masallar, destanlar, efsaneler kendi kabuğuna sıkışıp kalan günümüz yazarı için geniş bir hareket alanı bence. Borges bile bazı hikâyelerini Binbir Gece Masallarından esinle yazmıştır. Yanı başımızda böyle bereketli bir tarla var. Ancak biz o tarlayı nasıl olsa bizim düşüncesiyle sürekli nadasa bırakıyoruz. Bahsettiğim bu öğelerin günümüz öykü anlayışının sınırları dâhilinde yeniden yorumlanabileceğini düşünüyorum. Ancak bunu modernist bir kaygıyla sırf yapmış olmak için değil, halk hikâyelerinin masalların vs. özündeki insani duyarlılığa temas ederek yeni bir çehre vermek için yapılmalı bence.

-Öykülerin çoğunda parçalı anlatımı tercih ediyorsunuz. Parçalarla çok yönlü bir anlatım da elde ediliyor. Bunu yaparken hangi açıdan öyküye katkısı olacağını düşündünüz? (Konu, dil, mesaj…) Yoksa kendiliğinden mi gelişti?

–Kolay olan seçeneği tercih edeyim. Kendiliğinden gelişti. İslam tarihine dair okuma yaparken bir yandan da öyküleştireceğim olayları tespit ettim. Bu belirlememde Cemel, Sıffin, Kerbela gibi insanları derinden etkileyen olaylar ve bu olayların öyküleştirmeye uygun olup olmamaları etkili oldu. Bir de böyle bir dosyada mutlaka olması gerektiğini düşündüğüm bazı sahabeleri de buna ekleyebiliriz. Sonra bu konuları nasıl öyküleştirebileceğimi düşündüm. Sonuçta kimisi bütün, kimisi parçalı öyküler ortaya çıktı. Yani bilinçli bir tercih değil. Bu tercihlerimizin daha çok düşünce yapımızla ilgili olduğunu düşünüyorum. Yaşam tarzımızdan okuduklarımıza, hatta izlediğimiz filmlere kadar düşüncelerimize yön veren birçok unsurun da etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.

–Tarihi bir olayı veya efsaneyi -ki sonuçta daha önce anlatılmış- öyküleştirmek zor oldu mu?

-Bu durum ele aldığınız tarihi olayın mahiyetine göre değişir. Örneğin ilk kitabım olan Gergin Bir Yay’da Ali Baba ve kırk haramilerle ilgili bir öykü vardı. Bu tip konuları öyküleştirirken ele aldığınız konuyu istediğiniz gibi eğip bükebiliyor, istediğiniz şekli verebiliyorsunuz. Ancak dini bir konuyu öyküleştirirken bu kadar rahat davranamıyorsunuz. Ele aldığınız konunun gerçeklikle bağını koparmamanız gerekiyor. Bu durumda hareket alanınız ister istemez kısıtlanıyor. Öyküyü bu dar alanda kurgulamanız gerekiyor. Diğer taraftan, olanı oldu gibi tekrar etme ve metnin belgesel metne dönüşmesi gibi bir tehlike çıkıyor karşınıza. Yani dengeyi iyi ayarlamak gerekiyor. İnşallah ben iyi ayarlamışımdır. Özellikle Cemel Vakası Sıffin Savaşı gibi Müslümanların kendi aralarındaki savaşları öyküleştirmek; ortada belirgin bir iyi ve kötü olmadığı için öyküdeki bakış açısını belirleme noktasında bir hayli zor oldu.

Tabi bütün bu zorluklara rağmen önemli olan yazdıklarınızın okuyucuda karşılık bulması. Önsözde de belirttiğim gibi bu dosyayı hazırlamaktaki amacım bu konuların da öyküleştirilebileceğini göstermekti. Umarım bu çalışmam, ileride bu alanda yapılacak başka çalışmalara güzel bir örnek teşkil eder.

Röportaj: Emine Batar, Kaynak: Edebistan
İZDİHAM
“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın