Hasan-el Benna

İyi-kötü dengesini kuran İslâm’ı anlatıyorlar. Birçok halk kesimi onu sadece bir “din” olarak gösteriyor. Ondan sonra da bu kavrama bir sürü şekil, portre ve hayaller yüklüyorlar. Bu yüklemleri onların birbirine karşıt kültürlerinin ve birbirine ters düşen anlayışların doldurduğu bir sürü anlamsızlıklarla üretiyorlar. Onların bir bölümü bu dini, zayıflıklar ve perişanlıklar biçiminde algılarken, bir bölümü de onu tembellerin ve birbirinden geçinen kişilerin dini sanıyorlar!
Ayrıca o müslüman toplulukların bir bölümü o dinin muskalar, üfürükler, göz boyamacılığı ve büyücülük çeşitlerinin dini olduğunu benimserken, bir bölümü de dini, ruh düzeyinde kalan ibadetler ve biçimsel ve yavan din törenleri kavramlarının dışına taşırmayan bir görüşe sahiptir. Bunların en ideali, dini, hem ruhunu hem de gönlünü temiz tutmak amacıyla kulun Rabbi ile arasındaki bağ olarak benimseyenleridir.
Sayıları çok az olan bir gurup da dini gerçek yapısında algılayıp amaç ve araçlarını betimlerken çok derinlere dalarlar. Ayrıca o dinin, en gelişmiş ve en kapsamlı sosyolojik yapılanmadaki öyle bir birlikteliğine âşinâ olurlar ki, bu yapılanma iğneden ipliğe içine almadığı ve hesaba katmadığı hiç bir konu bırakmaz:
“Biz sana bu Kitab’ı her şeyin tıbyanı (indeksi) olarak, hidayet ve rahmet, ayrıca müslümanların muştusu olarak indirdik.” (Nahl, 89)
Hatta bir kısım insanlar İslâm’ı bilmemenin kendilerini kuruntuda en derin ve sapıklıkta dine en uzak düşen bir mezhep düzeyine götürdüğü kişilerdirler. Böylece dini, yeniden yapılanma yoluna çengel atmak, direnme ve mücadele ruhunu kırmak, kendi haklarını tanımaktan cemaatları vazgeçirmek, yetkilerini geri istemekle bu yetkileri uğrunda savaş vermek bilinçlerini uyuşturucu biçiminde zannederler. Bu zannetmeleri nedeniyle İslâm’a en çetin savaşları verirler, haketmediği suçların tamamını İslâm’a yük etmeye çalışırlar. Müslümanların ve İslâm’a çağıran önderlerin; gericiliğe ve gerçek düzeni ertelemeye, ilerleme ve özgür olmanın düşmanlığına çağıran yobazlar olduklarını söylerler. Allah Teâlâ’nın kendilerine tanımadığı yetkileri yeni vasıf ve sıfatlarda kullandıklarını ileri sürerler:
“Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara da Rabbleri katından bir hidayet (rehber kişi) gelmiştir.” (Necm, 23)
Bunların tamamı, İslâm’ın, amaç ve araçlarında “En Büyük Devrim Hareketi” olduğunu unutuyorlar. Öyle bir devrim hareketi ki, ister Fransız Devrimi, isterse Rus Devriminin eserleri hem tarihi, hem teorik hem de pratik olarak onun yanında solda sıfır kalır.
Bu kelimenin taşıdığı bütün kavramlarla gelen akımın adı devrim hareketidir:
Kısır döngü içindeki bütün beşeri sistemleri sarsan bir devrimdir.
Taşkınlık ve düşmanlığın gökdelenlerini yerlere serer. Hayatın bütün ünite ve simgelerini yenilerken onları en kalıcı ilkelerle ve en değerli güçlendiricilerle besler.
Bilgisizliğe karşı devrimdir; bizzat insanın kendisine olan bilgisizliğine karşı devrimdir. Çünkü İslâm insana, kendisinin ne olduğunu öğretti.
İnsanın öz varlığıyla ilgili bilgisizliğine karşı devrimi gerçekleştirdi.
Zira İslâm insanla bu olağanüstülüklerin evreni arasında en sağlam bir organizeyi sağlayarak bağlantı kurdu. İnsanın sürekli araştırma yapmasını ve düzenli düşünce geliştirme yeteneğini, bilim ve kültür yolu olarak nitelendirdi. Ayrıca îslâm, insanın Rabbiyle ilgili bilgisizliğine karşı devrimdir; zira ceza gününün sahibiyle ilişkilerde İslâm, yolların en güçlü ve tutarlısının planının insan için çizmiştir.
İslâm, zulmün bütün kavramlarına karşı bir devrimdir; yöneticinin yönettiği halkına yaptığı zulme karşı devrimdir. Çünkü İslâm, her ikisi arasında karşılıklı dayanışma, yardımlaşma ve karşılıklı içtenliğe dayalı kardeşlik duygularını geliştirmiştir. Her ikisinin yetki ve sorumluluklarına tanımı getirmiştir. Yöneticinin vatandaşa karşı duyarlı ve haklarını koruyucu olması zorunluluğunu getirirken zorbaca davranmak ve despotluk yapmak, ayrıca zenginin fakire zulmedeceği düzeni kurmak gibi kavramları ortadan kaldıracaktır. Şöyle ki, zengin, kardeşinden sorumlu olduğu gibi malında, o kardeşinin belirlenmiş bir ölçüde, zenginin inkâr edemiyeceği yahut ödemesinden kaytaramayacağı bir hakkı vardır. Artık bu düzenin arkasında hem devlet vardır, hem de kanunlar.
İlk halife şöyle diyordu:
“Andolsun ki vatandaşlarım, Resûlullah (s.a.v)’e ödedikleri herhangi bir malın yıllık zekâtını ödemezlerse, kılıcı elimde tutabildiğim sürece onlarla savaşırım. Ayrıca güçlünün güçsüze yaptığı zulmü önlemek de benim görevimdir. İslâm’da güçlü-güçsüz dengesi hakkın terazisinden başkasıyla tartılmaz. Alacak sahibi, hakkı kendisine verilinceye kadar güçlülerin en güçlüsüdür. Haksız kazancın sahibi haksız kazancı kendisinden alınıncaya kadar zayıfların en zayıfıdır. Bunun ardında hardal tanesi kadar iman söz konusu değildir.”
Zayıf düşmenin her türlüsüne ve her boyutuna karşı devrimdir:
a) Nefislerin kabadayılık ve günah işlemekle zayıflamasına,
b) Hükümdarların kabalığı ve kısır görüşlülüğüyle zayıflamasına,
c) Bedenlerin şehvet ve hastalıklarla zayıflamasına karşı, devrim
hareketidir.
Ey insaflılar;
Bilgisizlik nedeniyle hakikatleri gözardı etmeyiniz. Her zaman şunları hatırlayınız:
Kuşkusuz Fransız Devrimi insan haklarını dile getirmişse, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini ilân etmişse, öte yandan Rus Devrimi sosyal sınıflar arasını yakınlaştırmışsa, halk arasındaki sosyal eşitlik ilkesini ilan etmişse, İslâm’ın yaptığı en büyük süper devrim, bu sayılanları 1400 yıl öncesinden benimsemiş olmasıdır. Fakat o devrim Öyle bir yanlışla öne geçmiştir ki, bu işi güzel dengelemesinde ve doğruluğu yanında pratikliğiyle de onu süslemesinde sonraya hiçbir iş bırakmamıştır. İslâm devrimi, sadece felsefi teoriler üretmekle kalmamış, bilâkis bu ilkeleri insanın pratik ve günlük hayatında uygulayarak yaygın duruma getirmiştir.
Bütün bunlardan sonra, bu devrim ona, insanın değerini yüceltmek, erdemlilikleriyle hem metapsişik ve hem psikolojik bütün dürtülerini en üst düzeylere çıkarmak ilkesini de buna eklemiştir. Böylece her iki hayatta rahat hayat sürsün ve iki mutlulukla zaferini yaşasın diye bu eklemeyi nasip
eylemiştir.
Bütün bunlar bir yandan vicdanının uyanıklığından ve marifetullahtan, öte yandan karşılığını acımasız verişleri ve kanunların eşit uygulanışı açısından çok güçlü ve çok duyarlı kolluk görevlileri geliştirdi.
Daha fazlasını isteyen için bundan daha fazlası
olabilir mi?
Ey Allah’ım!
Hayır!
Hasan El Benna
Kaygusuz Abdal

Beylerimiz elvan gülün üstüne
Ağlar gelir şahım Abdal Musa’ya
Urm abdalları postun eğnine
Bağlar gelir şahım Abdal Musa’ya
Urum abdalları gelir dost deyü
Hırka giyer aba deyü post deyü
Hastaları gelir derman isteyü
Sağlar gelir bizim Abdal Musa’ya
Hind’den bezirganlar gelir yayınur
Aşık olan bu meydanda soyunur
Pişer lokmaları açlar doyunur
Toklar gelür pirim Abdal Musa’ya
İkrarıdır koç yiğidin yuları
Fakirleri eksem gelmez
İleri Akpınar’ın yeşil güllü suları
Çağlar gelir pirim Abdal Musa’ya
Meydanında dare durmuş köçekler
Çalınır koç kurbanlara bıçaklar
Döğülür kudüm açılır sancaklar
Erler gelir pirim Abdal Musa’ya
Kılıç sallar Yezidlerin kasdına
Ali Zülfikar’ın almış destine
Tümen tümen genç Ali’nin üstüne
Erler gelir şahım Abdal Musa’ya
Her matem ayında kanlar dökülür
Demine Hü deyü gülbank çekilir
Uyandırıp Hak çırağı yakılır
Erler gelir şahım Abdal Musa’ya
Kaygusuz Abdal
Halil Cibran, Ey Kavmim
Haldun Taner

Güya iki buçuk matinesi için sözleşmişlerdi. Halbuki saat üçü çeyrek geçiyordu.
İhsan sigarasını yere atıp ezdi,
“Hiç bu kadar beklettiği olmazdı,” diye söylendi.
Sokağın üstüne ince ince yağmur yağıyordu. Berberin köşesine yine o her zaman ki kestaneci oturmuş…
Genç adam sinemanın basamaklarını indi. Karşı sokağa dalıp caddeye çıktı.
Beyazıt Meydanı yağmurun altından pırıl pırıl parlıyordu. Caddeden tramvaylar gelip geçiyor, camları buğulanmış otobüsler müşterilerini bırakıp acle acele yollarına gidiyorlardı.
İhsan ıslak kaldırımın üstünde bir aşağı beş yukarı dolaşmaya başladı. Her seferinde, “Bir Topkapı arabası daha beklerim. Bundan da çıkmazsa çeker giderim.” diye karar veriyor fakat Melahat gelen tramvaydan çıkmayınca yine de ayrılıp bir yere gidemiyordu.
Gözleri Aksaray yolunda bir çeyrek daha bekledi. Üç buçuk olunca ümidi büsbütün kesti.
Belli bir şey ki gelmeyecekti. Kız onu düpedüz ekmişti işte…Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktu. Zaten geçen defa muhallebicide kapısını yapmamış mıydı? Mantosunun düğmesi ile sinirli sinirli oynayarak, “İhsan” demişti, “annem duymuş gezdiğimizi. Eniştemin kardeşi gördüydü ya bizi Alemdar’da…Artık beni sokağa bırakmıyorlar. Teyzeme diye kaçamak geldim bugün…”
İhsan o gün bu sözlere ehemmiyet vermemişti. Kadın milleti değil mi, numara yapmasalar işleri rast gitmez, diye düşünmüştü. Şimdi görüyordu ki o sözlerin altında başka manalar saklı imiş. Demek buymuş sonunda yapacağı…
Zaten arkadaşlar çıtlatmışladı da o inanmak istememişti. Ona Bahçekapısı’nda manifaturacılık eden varlıklı bir talipten bahsetmiş, bir de Melahat’ın mahallesinde oturan uzun boylu bir tıp talebesini göstermişlerdi. O bunu çoktan anlamalıydı. Anlamalı da kendiliğinden çekilmeliydi. Olmamıştı işte. Yapamamıştı. Nah kafa!…
O anda gözünün önüne Melahat’in hayali geldi. Kızı kendinden emin, uzun boylu tıbbiyelinin koluna asılmış, Beyoğlu sinemalarının resimlerine bakarken görür gibi oldu. Kim bilir belki de o züppe ile … Halbuki o burada, cebinde loca bileti, rezil gibi bekliyordu. Birden şakaklarının zonkladığını hissetti.
Yağmur şimdi daha da şiddetlenmişti. Islak bulutlar adeta damlara sürtünmek ister gibi, alçaktan uçuşuyorlardı.
İhsan, “Bırakırlar mı sana…” diye düşündü. “Alemin güpgüzel kızını hiç bırakırlar mı sana? Elinde bir lise diploman bile yok…Yarın askere gittin mi neferi merkumsun sağlam… O zaman insanı birinciye de bindirmezler. Bir de kalkmış elin beyzadeleri ile aşık atarsın.”
Briyantinli saçlarından ensesine süzülen yağmuru unutmuştu bile. İki kere arka arkaya hapşırınca aklı başına geldi: “Basıp gitsem ya artık, ne duruyorum?” diye kendine kızdı. Durak yerinde beş altı kiş tramvay bekliyorlardı. Onların arasına karıştı…
Fakat tam o sırada Melahat’ın karşı kaldırımdan, koşa koşa geldiğini gördü. Kız onu fark etmemişti. Kırmızı eşarbını başına şemsiye gibi tutarak caddeyi geçti, sinemanın sokağına saptı.
Onu görür görmez İhsan’ın kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Fakat inadına ağırdan aldı. Heyecanını bastırmak için bir sigara yaktı. Sonra telaşsız, emin adımlarla sinemaya doğru yürüdü.
Melahat holde şaşkın şaşkın döneniyordu. İhsan’ı görünce uçar gibi geldi:
“Beklettim değil mi? Seni çok beklettim değil mi?” diye sordu. “Bilsen ne geldi başıma ”
İhsan
“Yoooo… Beklemedim,” dedi. Ve sigarasının dumanını kayıtsızca havaya üfledi.
Kız elini kalbine götürmüştü:
“Ay tıkanacağım,” dedi. “Öyle koştum ki… Tam hazırlandım çıkıyordum, halamın eltisi gelmez mi? Evde kimse olmadığından oturmak icap etti. Aklım hep sende… Kadın gitmez de gitmez. Ne ise güç halde yola koydum. Eniştemlerin önünden geçmemek için de çamurlara battım bütün.”
İhsan bunları kös kös dinledi. Kendini affettirmek için karşısında çırpınan bu burnu kızarmış kızı şimdi lakayt, sakin ve biraz da küçümser bakışlarla süzüyordu.
Melahat onun bu halinden işkillendi:
“Ne var… Niye bana öyle bakıyorsun?” dedi.
Genç adam,
“hiç…” diye cevap verdi.
Kız aradaki tatsızlığı dağıtmak ister gibi,
“Ne bekliyoruz? Girelim bari. Yarısından seyrederiz,” diyerek sinemaya doğru ilerledi. İhsan isteksiz isteksiz arkasından yürüdü.
İçeri girdiklerinde birinci film çoktan başlamış, hatta sonuna bile yaklaşmıştı. Programcı kadının aşağı doğru tuttuğu el lambası bir an için Melahat’ın uzun bacaklarını aydınlattı. Kızın ipek çorapları, püskürtme çamur içinde kalmıştı.
Kadın locanın kapısını üzerlerine kapayınca paltolarını çıkarıp yanyana fakat hayli aralıklarla oturdular. Melahat sert bir baş hareketiyle saçlarını arkaya atıp ensesine dökülen buklelerini kabarttı. Bu arada kollarını kaldırmış olduğundan locanın içinde taze bir ter kokusu dalgalandı.
İhsan put gibi oturmuş filmi seyrediyordu. Kız,
“Nen var kuzum bugün? Hasta mısın sen?” diye sordu.
İhsan başını çevirmeden,
“Hayır” diye cevap verdi.
“Bir şeye mi sıkıldın? Geciktiğime mi kızdın?”
“Yok canım ne münasebet!”
“Söyle rica ederim. Vallahi darılırım.”
Önlerindeki sıralardan bir adam başını kaldırıp onların locasına doğru baktı. Melahat sesini alçalttı:
“Ölümü öp söylemezsen, ne oldu? Biri sana beni mi çekiştirdi?”
İhsan cevap vermedi.
Perdede şimdi yüzü çilli bir çocuk babasına sarılmış, ağlayarak bir şeyler anlatıyordu. Melahat:
“Beni bugün surat etmek için mi çağırdın? Ben çıkar giderim,” dedi ve çıkıp gidebileceğini göstermek ister gibi asılı mantosuna baktı.
İhsan, gözü hep perdede olduğu halde,
“Bırak da filmi seyredelim!” diye söylendi.
“Ya öyle mi! Pekala…” dedi Melahat. Ve hiddetten soluyarak ayak ayak üstüne atıp sustu.
İhsan onun yüzünü görmüyordu, ama şimdi burun kanatlarının titrediğini ve sinirli sinirli dudaklarını kemirdiğini gayet iyi biliyordu.
İlk filmin sonuna kadar dargın gibi oturdular.
Işıklar yanınca Melahat her zaman yaptığı gibi gerisine büzülüp sırtını salona döndü. İhsan sigara içmeye dışarı çıkmıştı.Aralık kapıdan Melahat’ın kendisine baktığını görünce önünden geçen programcı kadının göğsünü iştahlı iştahlı süzdü. Locaya da inadına öbür film başladıktan beş dakika sonra girdi.
Kız uzun zaman hiç konuşmadı. Fakat bir ara İhsan’ın kendine bakar gibi olduğunu hissedince,
“Anlıyorum,” dedi, “Ben sana artık yük olmaya başladım. Beni nasıl atlatacağını düşünüyorsun. Üzme kendini. Bir daha buluşmayız olur biter.”
İhsan başını çevirdi. Bir şey söyleyecekti, vazgeçti.
Perdede ki Bing Crosby şimdi içli bir şarkıya başlamıştı. Melahat,
“Biliyordum zaten,” dedi. “Biliyordum artık benden usandığını…Zaten senin için gelgeçin biridir demişlerdi. Bende kabahat ki sana inandım, sana bağlandım.”
Birden küçük mendilini burnuna tutup ağlamaya başladı. Ön sıralardan birkaç baş arkaya çevrilmişti. İhsan,
“Deli olma, herkes bize bakıyor,” dedi.
Melahat,
“Bakarlarsa baksınlar, hiçbir şey umrumda değil,” diye ıslak bir sesle cevap verdi.
İhsan locanın karanlığında gülümsedi. Yanı başında kendi için ağlayan bu küçük kız şimdi ona perdedeki filmi de, salondaki seyircileri de, dışarıdaki dünyayı da bir anda unutturuvermişti. Kızı saçlarında kavrayıp “Sus artık, hadi sus!” diye kendine çekti.
Melahat’ın yaşlarla ıslanan dudaklarında bugün tuzlu bir erik çeşnisi vardı.
Haldun TANER
H. P. Lovecraft

Öykü yazmamın nedeni, sanatta ve yazında karşılaştığım bazı manzaralar (sahnesel, yapısal, atmosferik vb.) fikirler, olaylar ve de imgeler aracılığıyla bana geçen; hayret, güzellik ve maceraperest beklentinin belirsiz, yakalanması zor, tamamlanmamış etkilerini daha net, detaylı ve sağlam bir biçimde şekillendirebilmenin doyumuna ulaşmak istememdir.
Gotik öyküyü (weird stories) seçmemin nedeni hedefime tam olarak uygun düşmesidir –inatla ve tutkuyla hedeflediklerimden biri de, bir anlığına, zamanın, mekanın ve bizi sonsuza dek hapseden, algımızın ötesindeki sonsuz kozmik mekanlar hakkındaki merakımızı engelleyen doğa kanunlarının, askıya alınmışlığı veya çiğnemişliği yanılsamasını başarmaktır. Bu öyküler sürekli olarak korku unsuruna vurgu yaparlar çünkü korku en derin ve en güçlü duygumuzdur ve insanı Doğayı-reddeden yanılsamalar yaratmaya en çok korku iter. Korku, bilinmeyen ve ya yabancı olan her zaman birbiriyle ilintilidir, öyle ki; KORKU’ya vurgu yapmadan doğa yasalarını kırma, evrensel bir yabancılaşma veya bir “hariçsellik” sunan ikna edici bir tablo ortaya konamaz. Öykülerimde zamanın büyük bir önem taşımasının nedeni, bu unsurun aklımda, son derece dramatik ve evrendeki en korkunç şey olarak yer etmesidir. Zamanla çatışmayı, tüm insanlık anlatımında en kuvvetli ve verimli tema olarak görüyorum.
Seçtiğim öykü yazma biçimi kesinlikle özel ve belki de sınırlı, ama hiç değilse, edebiyatın kendisi kadar eski, sürekli ve kalıcı bir anlatım. Her zaman küçük bir grupta, bilinmeyen mekanlara meraklı, bilinenin ve gerçeğin hapsinden, hayallerin bize açtığı inanılmaz maceralarla dolu büyülü diyarlara ve sonsuz olasılıklara doğru kaçmak için yanıp tutuşan insanlar olacaktır. Bu grup benim gibi amatörlerin yanında büyük yazarları da içinde barındırır -Dunsany, Poe, Arthur Machen, M. R. James, Algernon Blackwood, ve Walter de la Mare bu alanın ustalarındandır.
Nasıl yazdığıma gelince –bunun tek bir yolu yok. Her öykümün farklı bir geçmişi var. Bir ya da iki kez, gerçek anlamıyla, bir rüyamı kaleme aldım, ama genelde öncelikle vurgulamak istediğim bir ruh hali, bir fikir veya bir imgeyle başlayıp onu, kesin olarak yazılabilir bir dizi dramatik olaylar dizisi içine yedirmenin iyi bir yolunu buluncaya dek, kafamda döndürürüm. Bu ruh haline, fikre ya da imgeye uyarlanabilecek temel koşulları ve durumları düşünür ve sonrasında seçtiğim bu koşul veya durum çerçevesinde, kendime seçtiğim ruh hali, fikir ya da imgenin mantıksal ve doğal yollarla açıklanışı üzerinden fikir yürütürüm.
Elbette ki, yazma yöntemleri; temanın seçilişi ya da yazmaya neden olan başlangıç fikri kadar çok ve çeşitlidir. Ancak, tüm öykülerimin geçmişi incelenecek olursa, yöntem olarak aşağı yukarı şu kurallar bütünü çıkarılabilir:
Olayların tarihsel olarak sıralandığı bir özet yahut bir senaryo hazırlayın –anlatım sırasına göre değil. Tüm önemli noktaları ve planlanan tüm olayları yaratan nedenleri kapsayacak şekilde açıklamalar yazın. Detaylar, yorumlar ve sonuçların değerlendirilişi bazı durumlarda bu geçici çerçeve çalışmada uygulanabilir.
Olayların sıralandığı ikinci bir özet yahut senaryo hazırlayın – bu ise (oluş sırasına göre değil de) anlatım sırasına göre olsun ve yeterli bütünlüğü ve detayları, değişen bakış açılarını, gerginliği ve hikayenin doruk noktasını içersin. Eğer gerekli görürseniz, ilk özeti öykünün genel etkisini ya da dramatik olarak çarpıcılığını arttıracak biçimde değiştirin. Dilerseniz eklemeler yapın ya da olayları öykünüzden çıkarın – sonuçta ilk fikrinizden bağımsız, bambaşka bir öykü çıkacak bile olsa. Planlama aşamasında, düşündüğünüz yerde eklemeler ve değişiklikler yapmaktan çekinmeyin.
Anlatım sırasını gösteren ikinci özeti izleyerek –hızla, akıcı bir şekilde ve fazla incelemeden- öyküyü yazın. Önceki planınıza bağlı kalmadan, öykünün gelişimi için gerekli gördüğünüz yerlerde konuyu ve olayları değiştirin. Eğer gelişim dramatik etki için yeni fırsatlar ve daha iyi bir anlatım şansı ortaya koyacak olursa, faydalı olduğunu düşündüğünüz her şeyi ekleyin –gerekirse önceden yazdığınız bölümleri gözden geçirip bu yeni duruma uyarlayın. En iyi düzenlemeye ulaşıncaya dek farklı başlangıçlar ve sonlar deneyin, uygun gördüğünüz veya istediğiniz şekilde bölümleri ekleyip çıkarın. Ancak, öykü boyunca bahsedilenlerin son tasarımınızla uyuştuğundan emin olun. Bahsedilenlerin bir uyum içinde olması gerektiğini göz önünde bulundurarak tüm fazlalıklardan kurtulun –sözcükler, cümleler, paragraflar, bölümler ya da unsurlar.
Tüm metni, sözcük dağarcığını, cümle yapısını, düz yazının ritmini, bölümlerin nasıl ayrıldığını, tonun güzelliğini, geçişlerin inandırıcılığını (sahneden sahneye, yavaş ve detaylandırılmış eylemlerden hızlı ve kaba taslak zaman-kapsayan eylemlere ya da tam tersi vb.) başlangıcın, sonun ve öykünün doruk noktasının vb. etkileyiciliğini, dramatik beklenti ve ilgiyi, geçerliliğini, atmosferi ve çeşitli diğer unsurları düşünerek gözden geçirin.
Uygun gördüğünüz yerde küçük değişiklikler yapmaktan çekinmeden öykünün düzgün yazılmış bir kopyasını hazırlayın.
Bu aşamalardan ilki genelde tamamen zihinseldir –olaylar ve koşullar dizisini kafamda oluştururum ve detaylı bir anlatım sırası yazmaya hazır olana dek kalemi elime almam. Bazen de, bir fikri nasıl geliştireceğimi bilmeden, doğrudan yazmaya başlarım –bu başlangıç bazen sorun çıkarabilir.
Kanımca, gotik öykü dört ana kısma ayrılır; ilki; bir ruh halini ya da bir duyguyu vurgulayan, bir diğeri; resimsel bir kavramı vurgulayan, üçüncüsü; genel bir durumu, koşulu, efsaneyi ve ya da entelektüel düşünceyi vurgulayan, ve dördüncüsü de belirli bir dramatik durumun ya da doruk noktasının kesin tablosunu açıklayan. Bir başka şekilde ise gotik öyküler kabaca iki gruba ayrılabilirler – olağanüstü olayların ya da korkunun bazı durum veya olgularla ilintilendiği öyküler ve bireylerin bazı eylemlerinin tuhaf durumlar ve olgularla ilintilendiği öyküler.
Her gotik öykü –özellikle korku türü için konuşacak olursak- içinde şu beş belirleyici unsuru barındırır: (a) içten içe temel, bir anormallik korkusu –durum, mevcudiyet vb. (b) korkunun genel etkileri ve sonuçları, (c) -karşı karşıya kalınan dehşet öğesi nesne ya da olguyu- ortaya koyma biçimi, (d) dehşete karşı gösterilen korkunun çeşitleri, ve (e) verilen koşullarda dehşetin belirli etkisi.
Gotik bir öykü yazarken her zaman doğru ruh haline ve atmosferine ulaşmak ve vurguyu ait olduğu yere yerleştirebilmek için çok dikkat ederim. Olgunlaşmamış, ucuz, şarlatan-kurguların dışında, imkansız, inanılırlığı olmayan, ya da hayal edilemez bir olgu, bildik duygular ve sıradan anlatımmışçasına sunulamaz. İnanılması güç olaylar ve koşullar aşılması gereken özel engeller barındırırlar, ve bu da yalnızca verilen olağanüstü durum dışında öykünün her aşamasına dağıtılmış dikkatli bir gerçekçilikle sağlanabilir. ‘Olağanüstü olan’ –dikkatle “inşa edilen” duygu ile birlikte- etkileyici ve temkinli bir şekilde işlenmelidir, aksi takdirde tekdüze ve ikna edicilikten uzak bir hal alır. Öykünün temelinde yer aldığından, yalnızca var oluşu dahi karakterleri ve olayları gölgede bırakabilir. Fakat karakterler ve olaylar, olağanüstüyle bağları dışında tamamen doğal ve tutarlı olmalıdırlar. Merkezdeki mucize unsuruyla ilgili olarak, karakterler, benzer kişilerin böylesi bir şaşkınlık anında gerçek hayatta hissedecekleri duyguları ortaya koymalıdırlar. Asla bir mucizeyi olağan bir şeymişçesine ele almayın. Karakterlerin mucizeye alışkın olduğu durumlarda dahi, okuyucunun hissedeceğine benzer bir huşû havası yaratmaya çalışıyorum. Hafif, tekdüze bir tarz ciddi bir fanteziyi yok eder. Gotik öykünün en önemli öğesi eylem değil atmosferdir. Aslında, bu tarz öyküler belirli bir ruh halinin canlı bir resminden başka bir şey değildir. Bunun dışında başka bir şey olmaya çalıştığı anda, ucuz, bayağı, çocukça, aptalca ve inandırıcılıktan uzak olur. Asıl vurgu, anlaşılması zor olan izde olmalıdır – ruh halinin çeşitliliğini yansıtan duyumsanamaz imalar ve seçici bazı çağrışımlar yapan dokunuşlar gerçek olmayanın belirsiz bir yanılsamasının garip gerçekliğini oluşturur. Simgesellikten ve öykünün havasını güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayan büyük, yalın olaylardan kaçının.
Fanteziyi ciddi olarak yazmaya teşebbüs ettiğimden beri –bilinçli ya da bilinçsiz olarak- uyguladığım kurallar yahut standartlar bunlardır. Sonucunun başarılı olup olmadığı tartışılabilir -fakat en azından, son birkaç paragrafta bahsedilenleri görmezden gelmiş olsaydım, yazdıklarımın şimdiki hallerinden daha da kötü olacağına eminim.
Note: Bu makale, yazar Howard Phillips Lovecraft’ın “Notes on Writing Weird Fiction” adlı makalesinin Utku Tönel tarafından yapılmış çevirisidir.
Howard Phillips Lovecraft
Hans Magnus Enzensberger

bir şey yapılması gerektiğini ve de hemen
çoktan biliyoruz
ama daha erken olduğunu bir şey yapmak için
ama artık geç olduğunu bir şey daha yapmak için
çoktan biliyoruz
ve işlerimizin yolunda olduğunu
ve bunun böyle süreceğini
ve bunun anlamı olmadığını
çoktan biliyoruz
ve suçlu olduğumuzu
ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz olmadığını
ve elimizden bir şey gelmeyişinde suçlu olduğumuzu
ve bunun bize yettiğini
çoktan biliyoruz
ve belki de ağzımızı tutmanın daha iyi olacağını
ve ağzımızı tutmayacağımızı
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
ve kimseye yardım edemiyeceğimizi
ve bize kimsenin yardım etmeyeceğini
çoktan biliyoruz
ve yetenekli olduğumuzu
ve hiç ve gene hiç arasında seçme yapabileceğimizi
ve bu sorunu temelden incelememiz gerektiğini
ve çaya iki tane şeker attığımızı
çoktan biliyoruz
ve baskıya karşı olduğumuzu
ve sigaraların pahalılaştığını
çoktan biliyoruz
ve her seferinde bir şeyin olacağını önceden kestirdiğimizi
ve her seferinde haklı çıkacağımızı
ve bundan bir şey çıkmayacağını
çoktan biliyoruz
ve her şeyin yalan olduğunu
çoktan biliyoruz
ve bir şeyi atlatmanın her şey değilde hiçbir şey olduğunu
çoktan biliyoruz
ve bizim bunu atlatacağımızı
çoktan biliyoruz
ve bütün bunların yeni olmadığını
ve yaşamanın güzel olduğunu
ve bunun her şey olduğunu
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
ve bunu çoktan bildiğimizi
çoktan biliyoruz.
Hans Magnus Enzensberger
Gustave Flaubert
Gunter Grass
Bir yaşantımız var şu yuvarlakta
Adına yeryüzü dediğimiz
Biz kaplamışız duvarlarını bin yönde
Çizmiş karanlığı üzerine ellerimiz
Düşmanlar yaratmışız kendi içimizden
Ölümü üleştirmiş eşken isimlerimiz
Sımsıkı kapanacaksa bütün kapılar
Hiç belirmeyecekse o düşsel umut
Kapkara duracaksa orada uçurumlar
Sonsuza kadar ışıksız şu konut
Yalnız korkudur boy verir içimizde
Bir gizli düşmanın açlığını büyüten
Saldırır belki yıkar duvarlarımızı
Çiğnenir geçeriz belki dişlerinden
Direnç anlamsızdır o zaman, yenilmişizdir çünkü
Yönelir sorulara durmadan çaresizlik
Dostlar, kardeşler, en kopmaz ilgiler
Şu yuvarlak içinde baştan gömüldük
Gerard de Nerval

Bir hava bilirim, dünyalara değişmem:
Bütün Rossini, Mozart, Weber sizin olsun.
Çok eski bir hava, ağır, hazin, muhteşem;
Yalnız ben duyarım onda ne varsa füsun!
Ne zaman o havayı dinliyecek olsam
Ruhum gençleşiverir birden iki asır.
Onüçüncü Louis devridir, vakit akşam!
Batan günle sararmış bir yamaç uzanır.
Camları kızıla çalan renklerle yanar,
Kiremitten bir şato, köşeleri taştan.
Etrafı çepçevre bağlar, bahçeler, parklar;
Bir dere akıyor çiçekler arasından.
Kömür gözlü bir kumral en üst pencerede;
Eskidir geçmiş zaman esvapları eski.
Görmüşlüğüm var bu kadın, ama nerde?
Hatırlıyorum, başka bir hayatta belki!
Gérard De NERVAL
George Orwell
O güzel eserden bir bölüm. 1984… George Orwell…
Winston, “Benden çok yaşlısınız,” dedi. “Ben daha doğmadan, siz yaşını başını almış bir adamdınız herhalde. Devrimden önceki günleri hatırlıyor olmalısınız. Benim yaşımdakiler bu konuda hiçbir şey bilmiyorlar. Öğrendiklerimizin tümü kitaplardan, ama kitaplarda yazılı olanlar doğru olmayabilir. Bu konuda düşüncenizi öğrenmek isterdim. O zamanlar baskı, adaletsizlik ve yoksulluk varmış. Her şey düşünebileceğimizden de kötüymüş. Burada Londra’da insanların büyük bölümü doğumlarından ölümlerine dek yetersiz besin alıyorlarmış. Yarısından çoğunun ayağında ayakkabı bile yokmuş. Dokuz yaşında okuldan ayrılır, günde on iki saatten çok çalışır, bir odada on kişi uyurlarmış. Bu arada azınlıkta olan ve kapitalist denilen varlıklı ve güçlü bir avuç insan varmış. Tüm mal mülk onların elindeymiş. Otuz hizmetçisi olan koskocaman evlerde yaşarlar, otomobillerle ya da dört atlı faytonlarla gezerler, şampanya içer, silindir şapka giyerlermiş.”
Yaşlı adam birden canlandı.
“Silindir şapkalar!” dedi. “Bunu söylemeniz çok ilginç. Aynı şeyi dün ben de düşünmüştüm, neden bilmem. Artık o şapkaları görmez olduk. İyice ortadan kalktılar. Son kez bir silindir şapkayı baldızımın cenazesin de kullanmıştım. Kesin bir tarih veremem, ama elli yıl önce olmalı. Elbette kiralamıştım, anlarsın ya!”
“Önemli olan şapkalar değil,” dedi Winston sabırla. “Asıl önemli olan, kapitalistler, onlar ve onların gölgesinde yaşayan hukukçular ve din adamları; yeryüzünün sahipleri onlarmış. Herşey onların yararına işlermiş. Sizler, sıradan insanlar, işçiler, onların kölesiymişsiniz. Size istediklerini yapabilirlermiş. Canları isterse kızlarınızla yatabilirlermiş. Sizi dokuz kuyruklu kırbaç denilen nesneyle dövebilirlermiş. Onlar geçerken şapkanızı çıkarmak zorundaymışsınız. Her kapitalist yanında uşaklarıyla dolaşırmış…” “Uşak!” dedi, “uzun zamandır duymadığım bir sözcük. Uşaklar beni eski dönemlere götürüyor. Eskiden birtakım sersemlerin söylevlerini dinlemek için Hyde Parka giderdim. Protestanlar, Katolikler, Yahudiler, Hintliler, hepsi vardı. adını hatırlayamadığım bir herif konuşurdu. Hepsinin hakkından gelirdi. ‘Uşaklar!’ derdi. ‘Burjuva uşakları! Varlıklı kesimin dalkavukları! Parazitler! Sırtlanlar! Evet onlara sırtlanlar derdi. İşçi partisinden söz ediyordu elbette.”
Winston apayrı şeylerden konuştuklarını fark etmişti.
“Benim öğrenmek istediğim şu,” dedi. “O zamanlar daha çok özgürlüğünüz olduğunu söyleyebilir misiniz? Eskiden, varlıklılar, baştaki insanlar…”
İhtiyar, “Lordlar Kamarası,” diye karıştı.
“Peki, nasıl isterseniz, Lordlar Kamarası olsun. Siz yoksul, onlarsa varlıklı oldukları için size ikinci sınıf yaratıklarmışsınız gibi davranabilirler miydi? Gerçekten onlara ‘efendim’ diye seslenmek ve geçerlerken şapkanızı çıkarmak zorunda mıydınız?”
Yaşlı adam derin düşüncelere dalmıştı. Karşılık vermeden önce birasının dörtte birini içti.
“Evet,” dedi, “şapkanızı çıkararak selâm vermeniz onları hoşnut kılardı. Onlara saygınızı gösterirdi bu. Buna karşı olduğum halde ben de kaç kez yapmışımdır. Zorunluydu insan…”
“Olağan mıydı -yine tarih kitaplarından aktarıyorum- bu adamların ve uşaklarının sizleri yaya kaldırımından itmeleri olağan mıydı?”
“İçlerinden biri bir kez itmişti beni,” dedi yaşlı adam. “Sanki dünmüş gibi belleğimde. Oxford-Cambridge kürek yarışı caddesindeydi, -geceleri kürek yarışlarına giderlerdi-, Shaftesburry Avenue’da birisiyle çarpışmıştım. Çok şıktı, beyaz kolalı gömlek, silindir şapka, siyah palto giymişti. Kaldırımda zikzaklar çizerek yürüyordu. Ben kazana çarpıverdim. ‘Önüne baksana,’ dedi. ‘Kaldırımı satın mı aldığını sanıyorsun?’ dedim. ‘Dayılanma, boynunu kırarım,’ dedi. Ben de, ‘Sen sarhoşsun, şimdi seni polise vereyim de gör,’ dedim. Şimdi inanmazsın, ama elini göğsüme dayayıp hızla itmez mi? Az daha geçen otobüsün altında kalıyordum. O zamanlar gençtim, ona bir tane indirecektim ama…”
Winston’ın içine bir umutsuzluk çöktü. Yaşlı adamın belleği bir sürü ipe sapa gelmez ayrıntılarla doluydu. Ağzından bir tek şey alamadan gün boyunca onu sorguya çekebilirdiniz. Parti tarih kayıtları belki bir anlamda doğruydu. Bir kez daha denedi.
“Belki ne demek istediğimi anlamadınız,” dedi. “Söylemek istediğim şu: Uzun süredir yaşamaktasınız, ömrünüzün yarısını devrim olmadan önce geçirdiniz. 1925’te bir yetişkindiniz. Hazırladığınız kadarıyla, 1925 yılında yaşantınızın şimdikinden iyi mi yoksa kötü mü olduğunu söyleyebilir misiniz? Eğer seçebilseydiniz, o zaman mı, yoksa şimdi mi yaşamak isterdiniz?”
İhtiyar adam dalgın dalgın ok tablasına bakıyordu. Birasını öncekinden daha yavaş bitirdi. Konuşmaya başladığında daha hoşgörülü ve felsefi bir havadaydı, sanki bira kendisini olgunlaştırmıştı.
“Ne söylememi beklediğinizi bilmiyorum,” dedi. “Keşke genç olsaydım dememi bekliyorsunuz. Çoğu kişi, onlara sorarsınız genç olmak istediklerini söylerler. Gençken sağlığınız, kuvvetiniz yerindedir. Yaşlandıkça her şey bozulur. Ayaklarım beni mahvediyor, böbreklerim berbat halde. Her gece sekiz on kere kaldırıyor beni. Ama yaşlılığın da yararları var. Kaygılanacak bir şeyiniz olmuyor; yaş ilerleyince. Kadınlarla işiniz bitiyor, bu büyük bir olay. İnanır mısınız, otuz yıldır kadın yüzü görmedim ben. Ne de görmek istedim.”
Winston sırtını pencereye dayamış oturuyordu. Konuşmayı sürdürmenin bir yararı yoktu. Tam bira almaya giderken, yaşlı adam ayağa kalktı ve ayaklarını sürüyerek odanın sonundaki pis kokulu tuvalete doğru yollandı. Fazladan içtiği yarım litre işini bitirmişti anlaşılan. Winston bir iki dakika kadar boş bardağa bakarak oturdu, ayaklarını kendisini yeniden sokağa sürüklediğini anlayamadı bile. ‘En çok yirmi yıl sonra,’ diye geçirdi içinden, basit, ama çok önemli bir soru olan ‘Devrimden önceki yaşantı şimdikinden daha mı iyiydi?’ sorusu sonsuza dek yanıtsız kalmaya mahkûm olacaktı. Aslında bu sorunun şimdi bile bir yanıtı yoktu; eskilerden kalan birkaç kişi, bir dönemi öbürüyle kıyaslayamadığına göre… Milyonlarca gereksiz ayrıntıyı hatırlıyorlardı: Bir iş arkadaşıyla ettikleri kavga, kayıp bir bisiklet pompasını arama, ölüp gitmiş bir kızkardeşin yüzündeki anlatım, yetmiş yıl önce rüzgârlı bir sabah kalkan toz bulutları. Oysa, ancak küçük olayları görebiliyorlardı, büyüklerini görmekten yoksundular. Bellekler işe yaramaz olduğu ve kayıtlar yalanlandığı zaman, Partinin yaşama düzeyini yükselttiği konusundaki savlarını kabul etmek gerekiyordu, çünkü bunları karşılaştırabilecek bir ölçü kalmamıştı ve olmayacaktı da.
O anda, daldığı düşünceden sıyrıldı. Durup çevresine bir göz attı. Birkaç dükkânın, evlerin arasına serpiştirilmiş olduğu dar bir sokaktaydı. Başının üzerinde, bir zamanlar yaldızlı olan, ama şimdi kararmış üç madeni top asılıydı. Burayı tanıyor gibiydi! Elbette! Burası günlük defterini almış olduğu ıvır zıvır dükkânıydı.
Ürperdi. Daha baştan, defteri satın almak bir yanılgıydı. Bir daha bu dükkânın yakınından geçmeyeceğine yemin etmişti. Ama dalınca, ayakları onu kendiliğinden buraya getirmişti. Günlüğüne başlamakla, intihar demek olabilecek bu tür güdülere karşı kendisini korumayı ummuştu. O sırada, saatin yirmi bire yaklaşmasına karşın, dükkânın hâlâ açık olduğu dikkatini çekti. Kaldırımlarda durmaktansa dükkâna girmenin daha az göze batacağı kanısıyla içeri girdi. Sorguya çekilirse, tıraş bıçağı aradığını söylerdi.
Dükkâncı, pek temiz olmayan, ama hoş bir koku saçan gaz lâmbasını yeni yakmıştı. Zayıf, iki büklüm, altmış yaşlarında bir adamdı, burnu uzun, gözleri kalın gözlüklerinin arkasında küçücük, saçı bembeyaz, buna karşılık kaşları gür ve siyahtı. Gözlükleri, yumuşak aceleci davranışları ve sırtındaki eski siyah kadife ceket, kendisine bir edebiyatçı, bir müzisyenmiş gibi belirsiz bir entelektüel hava veriyordu. Sesi kısılmış gibi yumuşacıktı, dili, proleterlerin çoğunluğuna oranla daha az bozuktu.
“Sizi kaldırımda dururken, tandım,” dedi. “Siz genç bayanın anı defterini alan bay değil misiniz? Kâğıdı çok iyiydi, kaymak kâğıt denirdi onlara. Elli yıldır bu tür kâğıt yapılmıyor diyebilirim.” Gözlüklerinin üstünden Winston’ı süzdü. “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı? Yoksa yalnız bir göz atmak mı istediniz?”
“Geçiyordum,” dedi Winston, yavaşça, “uğrayayım dedim, özel bir isteğim yok.”
Öteki, “Böyle olması daha iyi,” dedi. “Sizi hoşnut edebilecek bir şey yok elimde.” Özür dilemek ister gibi yumuşak avuçlarını açtı. “Gördüğünüz gibi, dükkân boş gibi. Aramızda kalsın, ama antika ticareti diye bir şey kalmadı. Ne almak isteyen var, ne de elimizde mal. Mobilya, porselen, kristal eşya, hepsi kırılmış dökülmüş durumda. Madeni eşyaların çoğu da eritildi zaten. Bir pirinç şamdan görmeyeli çok uzun zaman geçti.”
Aslında, ufak tefek dükkân, rahatsızlık verecek kadar doluydu, ama en ufak değeri olan, tek bir eşya bile yoktu aralarında. Duvarlar boyunca, sayısız tozlu resim çerçevesiyle dolu olduğundan içeri adım atacak yer yoktu. Vitrine tepsiler içinde civatalar, somunlar, demir eşyalar, kırık çakılar, işlemeye niyeti bile olmayan parlak saatler ve başka bir yığın ıvır zıvır sıralanmıştı. Yalnız köşedeki küçük bir masada sergilenen eşyalar cilâlanmış enfiye kutuları, broşlar ve buna benzer ufak tefek şeyler arasında ilginç bir şey çıkma olasılığı vardı. Winston masaya doğru yönelirken, lâmba ışığında hafifçe parıldayan yuvarlak, cilâlı bir şey çarptı gözüne. Durdu, eline aldı. Bir yanı yuvarlak, bir yanı düz, yarım küre biçiminde ağır bir cam parçasıydı bu. Camın renginde ve biçiminde garip bir yumuşaklık vardı, sanki bir yağmur damlası gibi. Tam ortasında, içinde, kavisli yüzeyin büyüttüğü, bir güle ya da denizyıldızına benzer garip, pembe, kıvrımlı bir nesne vardı.
Winston büyülenmişti sanki. “Bu nedir?” diye sordu.
“Mercandır o,” dedi yaşlı adam. “Hint Okyanusundan gelmiş olmalı. Camın ortasına yerleştirirlerdi. Yapılalı en azından yüz yıl olmuştur, görünüşüne bakılırsa belki de daha fazla.”
“Güzel bir şey,” dedi Winston.
“Güzeldir,” dedi öteki, değerini bilerek, “Ama bunu değerlendirebilecek pek az insan var günümüzde. “Öksürdü, “Eğer satın almak isteseydiniz size dört dolar amal olurdu. Eskiden olsa böyle bir şey en azından sekiz sterlin ederdi, sekiz sterlin de, şimdi ne karda olduğunu bilemeyeceğim, ama epey paraydı. Ama bugün, bu tür ince antika işleme, tek tük kalmış olmasına karşın kim değer veriyor ki artık?”
Winston hemen dört doları verip sahip olmayı çok istediği bu cam küreyi cebine indirdi. Bunun güzelliğinden çok, farklı bir döneme ait olması etkilemişti onu. Yumuşak, yağmur damlasına benzeyen bu cam parçası şimdiye kadar gördüklerine hiç benzemiyordu. Çok ağır olmasına karşın, neyse ki cebinde şişkinlik yapmıyordu, başını derde bile sokabilirdi. Eski, hatta biraz güzel olan her şey kuşku uyandırırdı. Yaşlı adam dört doları aldıktan sonra gözden kaçmayacak kadar neşelenmişti. Winston onun iki ya da üç doları bile kabul edeceğini düşündü.
“Belki görmek istersiniz, bir oda daha var yukarıda,” dedi.
“İçinde pek fazla bir şey yok, bir iki parça bir şey. Yukarı çıkacaksak bir lâmba alayım.”
İkinci bir lâmba yaktı ve öne düştü. Dik ve aşınmış merdivenlerden çıkıp dar bir holden geçerek, sokağa değil de taş döşeli bir avluya ve bir bacalar ormanına bakan bir odaya geldiler. Winston, eşyaların, sanki oda hâlâ kullanılıyormuş gibi yerleştirilmiş olduğunu fark etti. Yerde bir yolluk, duvarlarda birkaç resim, şöminenin yanında tik tak edip duruyordu. Eski model bir saat, şöminenin yanında tik tak edip duruyordu. Pencerenin altında, odanın hemen hemen dörtte birini kaplayan, üzerinde şiltesi bile olan kocaman bir karyola vardı.
Yaşlı adam özür diler bir tavırla, “Karım ölene kadar burada yaşadık,” dedi. “Şimdi mobilyaları tek tek satıyorum. Örneğin şu, güzel maun bir karyoladır, daha doğrusu içindeki tahtakuruları temizlenirse, güzel bir karyola olur. Ama korkarım bu size hantal gelir.”
Bütün odayı aydınlatması için, lâmbayı başının üzerinde tutuyordu ve sıcak, kısık ışık altında oda şaşılacak derecede çekici görünüyordu. Tehlikeyi göze alırsa, odayı haftada birkaç dolara kolayca kiralayabilirdi. Bu, olanaksız, çılgınca bir düşünceydi, aklından geçer geçmez unutulması gereken bir şey, ama böyle bir odada, şöminenin yanında, ateşte çaydanlık, ayakları ızgaranın üzerinde, bir koltukta oturmak ne kadar keyifli olurdu. Yapayalnız, güvenli, ne bir gözetleyen, ne bir izleyen olurdu sizi, yalnızca çaydanlığın fokurdaması ve saatin dostça tıkırdaması. Sanki bütün bunları daha önce yaşamış gibi hissetti kendisini.
“Tele ekran yok!” diye mırıldanmaktan kendini alamadı.”
“Evet, o tür şeylerden bulundurmayı hiç düşünmedim. Çok pahalı. Nedense hiç de gereksinim duymadım. Bakın şu köşedeki ne güzel bir masadır. Yalnız kanatlarından yararlanmak isterseniz eğer, yeni rezeler takmanız gerekecek.”
Başka köşede bir kitaplık vardı ve Winston oraya yanaşmıştı bile. İçinde, değersiz bir yığın kitaptan başka bir şey yoktu. Her yerde olduğu gibi, yoksul kesimlerde de, kitapların aranması ve yok edilmesi titizlikle yapılmıştı. Koca Okyanusya’da 1960 yılından önce basılmış bir kitaba rastlamak olanaksızdı. Yaşlı adam, elinde lâmba şöminenin öbür yanına asılmış, gül ağacından çerçevesi olan bir resmin önünde duruyordu.
“Eğer eski baskılar ilginizi çekiyorsa,” diye başladı kibarca.
Winston resmi incelemek için oraya yöneldi. Dörtköşe pencereleri ve ön yüzünde küçük bir kulesi olan yumurta biçimli bir yapının çelik kakmasıydı, resim. Çevresindeki parmaklıklar, arkasında da heykele benzer bir şey vardı. Winston bir süre resmi inceledi. Heykeli hatırlamıyordu, ama yine de resim bir şeyler çağrıştırıyordu ona.
“Çerçeve duvara vidalıdır,” dedi yaşlı adam, “ama dilerseniz çıkarabilirim.”
“Bu yapıyı tanıyorum,” dedi Winston, sonunda. “Şimdi bir yıkıntı durumunda. Adalet sarayının bulunduğu caddenin ortasında duruyor.”
“Doğru, adliyenin dışında. Birkaç yıl önce, bombalanmıştı. Bir zamanlar kiliseydi. Adı St. Clemens Danes’di.” Sanki saçma bir şey söylediğinin farkındaymış gibi, gülerek ekledi: “Portakal der, limon der St. Clement’in çanları.”
“O da nedir?” diye sordu Winston.
“Şey… Portakal der, limon der. St. Clement’in çanları, diye ben küçücük bir çocukken söylenen bir tekerleme. Devamını hatırlamıyorum, ama sonu şöyleydi: ‘Seni yatağına götürmeye bir mum geliyor, başını kesmeye bir cellât geliyor.’ Bir çeşit danstı bu. Kolları kaldırır altından geçerdik ve kolları aşağıya indirerek, geçenleri yakalardık. Kilise adlarını sayardık, elbette belli başlı olanlarını.”
Winston kiliselerin hangi çağa ait olduklarını hatırlamaya çalıştı. Londra’daki yapıların hangi çağa ait olduklarını kestirmek zordu. Büyük ve etkileyici olan ve görünüşte oldukça yeni olan tüm yapıların, devrimden sonra yapıldıkları ileri sürülürdü, daha eski bir tarihe ait yapılırsa ortaçağ denilen bir döneme bağlanırdı. Kapitalizmin egemen olduğu dönemlerdeyse, bir değeri olan hiçbir şey yapılmadığı söylenirdi. Nasıl kitaplardan tarih öğrenilemiyorsa, mimari yapılardan da öğrenilemiyordu. Heykeller, yazıtlar, anıtlar, caddelerin adları, geçmişe ışık tutabilecek ne varsa, hepsinin adları değiştirilmişti.
“Bunun bir kilise olduğunu bilmiyordum,” dedi.
“Aslında bunlardan çok var,” dedi, yaşlı adam, “şimdi başka amaçlar için kullanılıyor olsalar da. Dur bakayım, devamı nasıldı? Tamam! Buldum! ‘Portakal der, limon der, St. Clement’in çanları, bana üç farthing borcun var der, St. Martin’in çanları,’ diye devam ediyordu, yanılmıyorsam. Bir farthing, küçük bakır bir paraydı, cente benzerdi.”
“St. Martin neredeydi?” diye sordu Winston.
“St. Martin mi? Hâlâ ayakta duruyor. Zafer alanındaki resim galerisinin yanında, önünde üçgen bir girişi, büyük sütunları ve geniş merdiveni olan yapı.”
Winston bu yeri çok iyi biliyordu. Propaganda serileri, roket, kale ve yüzen kale modelleri, düşman hunharlıklarını gösteren balmumu tablolar için kullanılan bir müzeydi.
“Çayırlık içindeki St. Martin derlerdi ona,” diye ekledi yaşlı adam. “Gerçi oralarda hiçbir çayırlık olduğunu hatırlamıyorum ya.”
Winston resmi satın almadı. Böyle bir şeyle yakalanırsa açıklaması güç olurdu, çerçevesinden çıkarılmadıkça da eve götürülmesi olanaksızdı. Ama orada biraz daha durarak yaşlı adamla çene çaldı. Ve adamın, dükkân vitrininde yazılı olduğu gibi Weeks değil de, Charrington olduğunu öğrendi. Bay Charrington, anlattığı kadarıyla bu dükkânı işletiyordu. Bunca zamandır, camın üstünde yazılı adı değiştirmeye niyet etmiş, ama bir türlü olmamış. Winston konuşurken, bir yandan da tekerlemenin belleğinde kalan iki satırını yineleyip duruyordu. ‘Portakal der, limon der St. Martin’in çanları.’ Garipti, ama bunları söylerken çanların sesini duyuyormuş gibi oluyordu, yitik bir Londra’nın çanları, unutulmuş ve gizlenmiş, bir yerlerde duruyordu, hâlâ. Bir hayalet kilise çanından ötekine doğru, çaldıklarını duyuyormuş gibiydi. Oysa ömrü boyunca tek bir çan sesi duymamıştı.
Bay Charrington’dan kurtulup merdivenlerden yalnız indi, dışarı çıkmadan önce caddeyi kolaçan ettiğini yaşlı adamın görmesini istememişti. Daha şimdiden, uygun bir süre sonra, örneğin bir ay sonra dükkânı yeniden ziyaret etmeyi kararlaştırmıştı bile. Belki de merkezde bir gece kaytarmaktan tehlikeli değildi bu. Asıl yanılgısı, günlüğü aldıktan sonra, dükkâncının güvenilir olup olmadığını öğrenmeden oraya yeniden gitmek olmuştu. Yine de…
Evet, oraya yeniden gidecekti. İşe yaramaz daha başka güzel şeyler olacaktı. St. Clement’in resmini alacaktı, çerçevesinden çıkaracak ve tulumunun ceketi altında gizleyerek eve götürecekti. Tekerlemenin kalan bölümünü Bay Charrington’ın belleğinden söküp çıkaracaktı. Hatta, yukarı kattaki odayı kiralamak gibi çılgınca bir düşünce, yeniden geçti aklından. Belki beş saniye kadar bir süre için, coşkusu onu dikkatsizleştirdi ve dışarıya göz atmak için, coşkusu onu dikkatsizleştirdi ve dışarıya göz atmaksızın çıktı. Hatta tekerleme için uydurduğu bir ezgiyi mırıldanmaya bile başlamıştı:
‘Portakal der, limon der St. Clement’in çanları
Bana üç farthing borcun var, diye…’
Birden buz kesdi. On metre öteden, mavi tulumlar içinde birisi ona doğru geliyordu. Bu, Roman Dairesindeki kızdı, şu siyah saçlı kız. Çevre karanlıktı, ama tanımakta güçlük çekmedi. Kız doğrudan yüzüne baktı ve sonra görmemiş gibi yoluna devam etti.
Birkaç saniye kadar Winston kıpırdayamayacak kadar felce uğramıştı. Sonra sağa döndü ve yanlış yöne gittiğini fark etmeksizin yavaş yavaş yürümeye başladı. Ne olursa olsun bir sorusuna yanıt bulmuştu. Kızın kendisini gözetlediği kesindi. Kendisini buraya dek izlemiş olmalıydı, çünkü Parti üyelerinin oturduğu kesimden kilometrelerce uzaktaki ıssız, ne olduğu belirsiz semtte karşılaşmaları bir rastlantı olamazdı. Gerçekten bir Düşünce Polisi mi, yoksa işgüzar bir amatör casus mu olduğu önemli değildi. Onun meyhaneye girdiğini de görmüş olmalıydı.
Yürümek için kendisini zorluyordu. Her adım atışta, cebindeki ağır cam küre baldırına çarpıyordu; cebinden çıkarıp atmayı düşündü. En kötüsü kanındaki sancıydı. Birkaç dakika içinde eğer tuvalete gitmezse ölecekmiş gibi bir duygu kapladı içini. Ama buralarda genel tuvaletler bulunmazdı ki. Sonunda geride uyuşuk bir sızı bırakarak geçti kasılması.
Yürüdüğü, çıkmaz bir sokaktı. Winston durdu, birkaç saniye, ne yapacağını bilmeden, orada bekledi, sonra geri dönerek geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Kızla karşılaşalı henüz üç dakika olmuştu, eğer koşarsa ona yetişebilirdi. Onu ıssız bir köşeye kadar izler sonra kafasını bir taşla parçalardı. Ya da cebindeki ağır cam parçasını kullanırdı bu iş için. Ama hemen bu düşünceden vazgeçti, çünkü herhangi bir fiziksel çaba göstermek düşüncesini bile katlanılmaz buluyordu. Koşacak, bir şey vuracak durumda değildi. Üstelik kız genç ve atikti, kendini rahatça savunabilirdi. Hızla Dernek Merkezine gidip kapanıncaya kadar orada kalarak, tüm gece boyunca orada olduğunu ileri sürmeyi düşündü. Ama bu olanaksızdı. Öldürücü bir uyuşukluğun pençesindeydi. Tek istediği, bir an önce eve varıp şöyle bir oturmak, kendisini toparlamaktı.
Eve döndüğünde, saat yirmi ikiydi. Girişteki lâmbalar yirmi üç otuzda söndürüldü. Mutfağa giderek neredeyse bir kap dolusu cini midesine indirdi. Sonra masasına gitti, oturdu ve çekmeceden günlüğünü çıkardı. Ama kapağını açmadı bile. Tele ekranda, gıcırtı sesli bir kadının söylediği yurtsever bir marş duyuluyordu. Defterin ebruli kapağına bakarken, bu sesi bilincinden dışarı atabilmek için boş yere uğraşıyordu.
Her zaman gece gelirlerdi sizi almaya. Tutuklanmadan önce en doğrusu kendinizi öldürmekti. Kuşkusuz pek çok insan böyle yapmıştı. Ortadan yitmelerin çoğunluğu intiharlar sonucuydu. Ateşli silâhları, ani etkili kuvvetli zehirleri elde etmek olanaksız olduğundan intihar etmek için korkunç bir cesaret gerekiyordu. Korkunun ve acının biyolojik yararsızlığını düşündü. Fazladan çaba göstermek zorunda kaldığınızda, bedeniniz hareketsiz kalıveriyordu. Yeteri derecede hızlı davranmış olsaydı, kızı susturabilirdi. Ama tehlikenin büyüklüğü, eylem gücünü yitirmesine yol açmıştı. Korkulu anlarda, insan düşmana karşı değil, kendine karşı bir savaşım veriyordu gerçekte. Şimdi bile, cin içmiş olmasına karşın, midesindeki uyuşuk ağrı, yerinde düşünebilmesini engelliyordu. Savaş alanında, işkence odasında, batan bir gemide, uğruna savaşılanlar unutulur, çünkü bedeniniz tüm dünyanızı dolduracak kadar büyümüştür; korkudan felce uğramış ya da acıyla feryat ediyor olmanız bile hayat, açlığa soğuğa, uykusuzluğa, ekşiyen bir mideye ya da ağrıyan bir dişe karşı verilen savaşımdan başka bir şey değildir artık.
Günlüğünü açtı. Bir şeyler yazmalıydı. Ekrandaki kadın yeni bir şarkıya başlamıştı; sesi kırık cam parçaları gibi dolmaktaydı beynine. O’Brien’ı düşünmeye çalıştı, günlüğünü O’Brien’a yazıyordu, ama bunun yerine, Düşünce Polisi kendisini alıp götürdükten sonra olacakları düşünmeye başladı. Onu hemen öldürürlerse bir sorun yoktu. Ölmek kaçınılmaz bir sondu. Ama ölümden önce (kimse bunlardan söz etmezdi, ama herkes bilirdi), bir yığın itiraf evresinden geçmeniz gerekirdi; yerlerde sürünüp size acımaları için yalvarmalar, kırılan kemiklerin çatırtısı, dökülmüş dişler, üzerinde kanlar pıhtılaşmış saçlar. Sonuç değişmeyecek olduktan sonra, tüm bunlara katlanmanın ne gereği vardı? Neden hayatınızdan birkaç günü ya da haftayı kesip atmanız olası değildi? Kimse yakalanmaktan kurtulamazdı, suçlarını itiraf etmekten de. Eğer bir kez düşünce suçu işlemişseniz, belirli bir tarihte öleceğiniz kesindi. O halde neden hiçbir şeyi değiştirmeden bu korku içinize yerleşiyordu?
O’Brien’ın imgesini kafasında canlandırabilmek için biraz daha çaba gösterdi. ‘Karanlığın var olmadığı yer, gelecekti. Asla göremeyeceğimiz, ama bir gün geleceğini bildiğimiz ve hiç değilse düşsel olarak içinde yaşadığımız bir gün. Tele ekrandaki kulak tırmalayan ses, düşüncelerini sürdürmesini engelledi. Bir sigara aldı ağzına. Tütünün yarısı diline döküldü, ağzı tükürükle atılması güç bir tozla doldu. O’Brien’ınkini silerek Büyük Biraderin görüntüsünü getirdi gözünün önüne. Birkaç gün önce yapmış olduğu gibi, cebinden bir teklik çıkararak baktı. Bu yüz sakin, koruyucu bir anlatımla kendisine dikmişti gözlerini; bu esmer bıyıkların gerisinde ne tür bir gülümseme gizlenmişti?
George Orwell
İzdiham…





