İrem Ertuğrul, Külkedisi

İrem Ertuğrul, Türk hikayeciliğinde yeni bir ses. Dergah’ın Haziran 2011 sayısında çıkan öyküsü.
Sıkıcı pazarlardan biriydi. Babam arkadaşlarından birini görmeye, ablam Oğuz’la buluşmaya gitmişti. Annemle ben vardık evde. Evin çirkinleri… Annem söyleniyordu.
-Bir pazar da evde dursa şu herif! Ya da beni de alsa, arkadaşının hanımıyla otururdum ben de.
Tanır gibi konuşuyordu ama babam arkadaşlarıyla hiç tanıştırmazdı annemi. Hepimiz sebebini bilirdik.
Annemin zayıf halini hatırlıyorum. O zamanlar da çok güzel sayılmazdı ama çirkin de değildi. Babam gibi bir yakışıklıya yakıştırmıştı onu babaannem sonuçta, komşularının kızı dururken onu seçmişti oğluna. Annem o günleri çok sık anlatır.
Beş yıl önce yakalandığı şeker hastalığı için kullanmak zorunda kaldığı iğneler getirmişti onu bu hale. Birden büyümeye başlamıştı Alice gibi. Eve sığmayacak hale geleceğinden korkuyordum ki yüz otuz kiloda karar kıldı Allah’tan. Hâlâ aktarlarda Alice’in içtiği cinsten bir panzehir bulmaya çalışır.
Annem, babama söylenip rahatlayınca kendine bir kahve yaptı; camın kenarına tüneyip dışarıyı izlemeye koyuldu.
Benimse aklım ablamdaydı. Daha doğrusu Oğuz’da. Ne yakışıklıydı Allah’ım! Hem de kültürlüydü. Bir keresinde ablama okuması için Genç Werther’in Acıları’nı vermişti. Onu anlayabilir diye düşünmüştü sanırım. Ablam salağın tekidir; “Babalar ve Oğullar” desen, “Babam ve Oğlum” anlar. Oğuz’un verdiği kitabı da bana okutturmuştu. Yalan yanlış anlatmıştım ona hikâyeyi: “Werther güzel bir kızmış, bir gün baltayla sevgilisi Lord Lotte’yi öldürüp Tatar Ramazan’a kaçmış. Çok geçmeden polis, dağda saklandıkları mağarayı basıp onları yakalamış. Tatar Ramazan, Werther’i korumak için suçu üstlenince hapse atılmış. Yaptıklarına pişman olan Werther de “Yanına geliyorum Lotte!” diye biten bir mektup yazıp intihar etmiş.” Bu hikâyeyi ablama ezberletmiştim ve Oğuz sormasa da ona bunları muhakkak anlatmasını, yoksa kitabı okumadığını anlayacağını söylemiştim. Ertesi gün ağlayarak eve geleceğini düşünürken, sevinçten ve aşktan gözleri daha da güzelleşmiş olarak döndü. Bana sımsıkı sarıldı.
-Seni çok seviyorum ufaklık! Bugün Oğuz’a kitabı anlattım, bana ‘Çok tatlısın.’ dedi. Sen olmasan rezil olmuştum.
Yıkılmıştım. Güzel olunca her şey mubahtı işte. Aptallık da yapsan “çok tatlı” oluyordun. Oğuz beni hayal kırıklığına uğratmıştı. O da diğer erkekler gibiydi. O hafta boyunca ablamla konuşmadım.
Annemin komşularla yaptığı camdan cama sohbet duyuluyordu odamdan. Ablamın adı geçti bir ara, kulak kesildim. Benli Esma Teyze’ydi konuşan. Oğuz’la ablamı görmüş olmalı ki “Kızına dikkat et hanım, bizim mahallemiz kaldırmaz bazı şeyleri!” cinsinden laflar ediyordu. Annem nevri dönmüş gibi bir çığlık patlattı. Onu aşağıya düelloya davet ediyordu. Derken Benli Esma’nın kocasının sesi duyuldu, tüm pencereler kapandı gürültüyle. Koridorda bir fil yürüyormuş gibi titredi ev, annem odama daldı.
-Ablan nerde!?
-Tuğçe Abla’da.
-Yalan söyleme!
-Oğuz Abi’yle buluşmaya gitti.
-Oğuz kim bee! Çıldırtmayın beni!
-Ablamın sevgilisi.
Kıpkırmızı kesildi annem. Telefonu kaptı. Ablamı arıyordu. Tırnaklarını yiyerek bir süre telefonu kulağında tuttu.
-Açmıyor sürtük! Git ablanı bul getir çabuk! Onunla işimi halledeyim sana da gelecek sıra. Rezil ettiniz beni mahalleye! Babanın da Allah belasını versin! Bir pazar da evde dursa ölür. Sümsük Esma’nın bile kocası evde!
Annemin derdinin ablamdan çok babam olduğunu bilmek hüzünlendirmişti beni. Anneme acımıştım ama bunu hemen unutmaya çalıştım, acımaktan nefret ederdim. Üzerimi değiştirip sokağa çıktım. Ablamın en sevdiği tişörtünü giymiştim. Bir arabanın camından yansıyan görüntüme baktım. Tam bir felakettim. Ablamın güzel vücuduna tam oturan tişört bende çuval gibi duruyordu. Sıskalığımı daha da belirginleştirmişti. Geri dönüp değiştirmek istedim, annemin camdan avını gözleyen kartal gibi bana baktığını görünce vazgeçtim. Oğuz’a rezil olacaktım, hiç umut yoktu.
Köşeyi dönüp annemin görüş alanından çıkınca Ali’lerin arka bahçeye yöneldim. Stresli bir gündü, bir sigarayı hak etmiştim. Kömürlükle dut ağacının arasına girip cebimden, ablamın paketinden yürüttüğüm sigarayı çıkardım. Ali’nin ağacın kovuğunda sakladığı kibritle sigaramı yaktım. Derin bir nefes, bir nefes daha… Sonra birden geçenlerde internette okuduğum o yazı geldi aklıma. Ergenliğe geçiş döneminde sigara içmenin vücut gelişimini yavaşlattığı yazıyordu. 13 yaş tam da bu dönemdi. Canım sıkıldı. Üzerimdeki tişörte bakıp sigarayı yere attım. Kanser olmak falan umurumda değildi ama bu vücudu daha fazla kullanmak istemiyordum.
Ablamı ve Oğuz’u hiç zorlanmadan buldum. Her zaman gittikleri kafede en köşedeki masada oturuyorlardı. Uzaktan bir müddet onları izledim. Oğuz bir ayağını dizinin üstüne atmış ha bire sallıyor, ablamsa önündeki şekerlikle oynuyordu. Konuşmuyorlardı. Yalnız arada bir birbirlerine bakıp anlamlı anlamlı gülümsüyorlardı. Hallerinden hiçbir şey anlamamıştım. ‘Görev bilinci’ ifademi takınarak kafeye girdim. Tam oturdukları masaya doğru yönelmiştim ki 16-17 yaşlarında bir garson yolumu kesti.
-Hoşgeldiniz hanımefendi. Şu masamız boş, oturmaz mıydınız?
“Hanımefendi “ lafı kulağımdan yankılar halinde girip, yüzüme önleyemediğim aptal bir sırıtış şeklinde yayıldı.
-Ben oturmayacağım, teşekkürler. Birine bakıyordum….
Garson saygıyla başını eğip gülümseyerek uzaklaştı. Yüzüme bir süre şekil vermekte zorlandım. Ne yapsam o sırıtıştan kurtulamıyordum. Birden annemi hatırladım, sırıtış kayboldu. Hızla masalarına yaklaştım. Ablam beni görünce yüzündeki aptal âşık ifadesini silip abla suratını takındı.
-Hayırdır, bir şey mi oldu?
-Esma Teyze sizi görmüş, anneme söyledi. Annem de ‘Git getir o sürtüğü hemen.’ dedi.
Ablam ‘sürtük’ lafından rahatsız olmuştu, ‘Çocuk işte,’ der gibi bir mimik yapıp Oğuz’a gülümsedi. Annemin öğrenmesini ise önemsemiyor gibiydi. Benim bir gözüm sürekli Oğuz’daydı. Hiçbir ifade yoktu yüzünde.
-Boş ver ufaklık, gel de otur bakalım şuraya.
Oğuz önünde dikildiğim sandalyeyi çekmiş beni masasına davet ediyordu. ‘Ufaklık’ı saymazsak önemli bir şeydi bu. Ablama baktım, o da sandalyeyi işaret etti. Üstümdeki tişörtü biraz olsun gizleyebilmek için kollarımı önümde kavuşturup oturdum.
-Ne içersin?
-İstemem, sağol Oğuz Abi.
-Bu kız gitgide sana benziyor aşkım, ne dersin?
-Öyle öyle, benim onun yaşındaki halimin aynısı zaten.
Duyduklarıma inanamıyordum. İçimden gelen çığlık atma hissini zorla bastırdım. Yeniden yüzüme yayılan o sırıtışa ise engel olamıyordum. Ne yapacağımı bilemez halde ayağa fırladım.
-Şey… Abla gidelim hadi, annem çok kızdı.
Ablam Oğuz’a dönüp bir şeyler söyledi, ayağa kalkıp kısaca vedalaştılar. Sonra Oğuz bana dönüp gülümsedi.
-Güle güle ufaklık. Bu arada okuman için başka kitaplar da verebilirim.
Utançtan yerin dibine girmem gerekirdi ama az önceki sevincimin etkisi geçmemişti hala. Hiçbir şey demeden ablamın peşinden gittim.
Eve döndüğümüzde annem ablamı bayağı hırpaladı. Ablam da odasına kapanıp ağladı. Babam geldiğinde annem hâlâ söyleniyor, ablam da ağlıyordu. Babamın ablamın odasına girip ‘Kim ağlatmış benim güzel kızımı?’ dediğini işittim. Annem de duymuş olmalı ki hızla yanlarına gitti.
-Bu yüzü hep senden alıyorlar. Adam gibi davransana! Kızın elalemle fingirdiyor, senin dediğine bak! Tabi senin yaptığın da farklı değil, bozacının şahidi şıracı!
-Ne diyorsun be kadın?! Ne saçmalıyorsun yine?!
-Biliyorum o sürtüğü! Anlamam mı sanıyorsun, kaçın kurasıyız biz be! Yazıklar olsun, gençliğimi heba ettim senin için! Boyun devrilsin inşallah!
- Eeee, yetti dırdırın! Ne halin varsa gör, senle mi uğraşacağım?!
Babamın ayak sesleri duyuldu, kapı çarpıldı. Annem ağlamaya başladı. Hıçkırıklarının arasından mırıldanıyordu: “Pazar günü bari evde olaydı. Herkesin kocası evde, Sümsük Esma’nın bile…” Ablamın annemi teselli etmeye çalışan sesi geliyordu. Bense annemin odasında ablamın eski fotoğraflarını arıyordum.
İrem Ertuğrul/Haziran 2010
Dergâh/ Haziran 2011
İzdiham
İrem Ertuğrul, Külkedisi
Editor: izdiham » 2023 yazısı bulunmaktadır..
Kategorideki yeniler: |
“İrem Ertuğrul, Külkedisi” İçin 3 Yorum
Yorumlar
Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.



Yeni bir soluk.. Uçarı betimlemelerin tıkış tıkış doldurulduğu şu çıkış yakalama girişimleirnden uzak olması daha bi sevimli kılmış.. Zevkle okudum..
Bana Cemil kavukçu’nun “Ablam”hikayesini hatırlattı.Güzel bir hikaye.Gerçekten daha fazlasını yakalamış İrem Ertuğrul
Diyaloglar muazzam derecede sırıtıyor. Hikayenin sonu iyi bağlanmış evet, ama vurgularda ve cümlelerde eksik kalan bir şey var. O da: edebi üslup! Yani ne bir heyecan katılmış, ne de yetkinlik. Gördüğünü anlatıp geçen bir hikaye…