<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İzdiham</title>
	<atom:link href="http://www.izdiham.com/index.php/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.izdiham.com</link>
	<description>Hepimiz Ölecek Yaştayız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2012 19:55:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Baran Çaçan, Death Metal</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/baran-cacan-death-metal</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/baran-cacan-death-metal#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2012 19:50:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[baran çaçan şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[iskender palabıyık]]></category>
		<category><![CDATA[taner sabancı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10748</guid>
		<description><![CDATA[      Şehit olmak burada bir memur maaşının adıdır.     orda metinalı, bir kırımın döl yatağında. ölümün sarıçamlarında uykusuz her sabah. orda, persler ve ilhanlılarlar şarkılarını söylüyor hâlâ: death metal; saf tenör kirpi ve akrep yığınıyla. metinalı hatırla, rahimsiz bir kız seni feci otların ortasına bırakıp terk etmişti buzul dağı ile ululudağ ortasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img id="il_fi" src="http://www.konyaninnabzi.com/uploadResimler/haberResimK/31412-HABER.jpg" alt="" width="529" height="240" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Şehit olmak burada bir memur maaşının adıdır.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span id="more-10748"></span><strong> </strong></p>
<p>orda metinalı, bir kırımın döl yatağında.<br />
ölümün sarıçamlarında uykusuz her sabah.<br />
orda, persler ve ilhanlılarlar şarkılarını söylüyor hâlâ:<br />
death metal;<br />
saf tenör kirpi ve akrep yığınıyla.<br />
metinalı hatırla, rahimsiz bir kız seni<br />
feci otların ortasına bırakıp<br />
terk etmişti<br />
buzul dağı ile ululudağ ortasında keten kenevir<br />
ekimi yapıyordun çeşit yaslarına.<br />
sigaralar ve kimliğin kaçak yollardan sürüyordu ülkede,<br />
el altından ve polisin gözlerine afyon çektiği vakitlerde.<br />
şeyh said’den kalma kırık dökük atların<br />
var olmanın ağır sığırlarına musallat atlar…<br />
hem umutsuzluk çok doğuran bir sığır kürdistan’da<br />
diğer yavrularını görmek<br />
dayanamayacağın.</p>
<p>orda, kejahmet,<br />
keş keleşlerin kıpkırmızı ağızlarına<br />
korularda her saat baştan çıkmış bir kızıl ırmak<br />
yusufçuklar metal<br />
tüm bunlar<br />
laik rakılarına su ekliyordu ekranlarda<br />
sahurda dindar sofraların başına hurma.<br />
hatırla, memesiz bir kız seni<br />
buzul dağı’nın eteklerine bırakıp<br />
terk etmişti<br />
şimdi üşümek, her gece seni deneyen bir dağ<br />
soğuk civalarla ısıtıyorsun ciğerlerini<br />
demirlerin tüm akrabaları sırtında misafir.</p>
<p>burda yaşamak<br />
annelerin yüreğine inen en kötü vahiy.</p>
<p>orda xemgin med , bir kışın namlusunda.<br />
doruklarda harfleri dökülüyor bir yaylanın<br />
yılanlar kobra.<br />
orda her gün altını değiştiriyor savaş<br />
death metal söylüyor halkına ihtiyarlar…<br />
tüm bunlar<br />
eğlencelere havai fişek atıyor boğaz’da<br />
ayasofya daha bir kurgan<br />
kurganlarında arabeskrep söyleyen vaizlerin sesi daha bir yayık.<br />
ağlak bakışları.<br />
hatırla xemgin med<br />
kalçasız ve karınsız bir kız seni<br />
faturaların, asfaltların, laz ve sırp hormonların<br />
uzağına bırakmış<br />
ebabil kuşlarının korlarına terk etmişti devletin.</p>
<p>hâlâ, şehit olmak burda bir memur maaşının adıdır<br />
orda, akrabalar bir kışın namlusunda.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Baran Çaçan</strong></p>
<p><strong>İzdiham</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/baran-cacan-death-metal/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğukan İşler, Kuş Vuralım İstersen</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/dogukan-isler-kus-vuralim-istersen</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/dogukan-isler-kus-vuralim-istersen#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 23:31:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğukan İşler]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10744</guid>
		<description><![CDATA[      Doğukan İşler, gitgide kötü yola düşmeye başladı. Artık Oğuz Atay demekten kendini alamıyor.       (En başta şunu açıklığa kavuşturmak isterim ki: Çok canım sıkılıyor. Sakın bana nedeni sorulmasın can sıkıntımın. Hiç kimseye hiçbir şey açıklamak zorunda değilim. Siz şükredin ki, size canımın sıkıldığının, hem de “çok” sıkıldığının bilgisini veriyorum. Bunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img src="http://2.bp.blogspot.com/-hcR9ewFQoHA/Tt6-qFf9BbI/AAAAAAAAZnQ/aneU9MuqEO8/s1600/0.jpg" alt="" width="511" height="377" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Doğukan İşler, gitgide kötü yola düşmeye başladı. Artık Oğuz Atay demekten kendini alamıyor. </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span id="more-10744"></span><strong> </strong></p>
<p><em>(En başta şunu açıklığa kavuşturmak isterim ki: Çok canım sıkılıyor. Sakın bana nedeni sorulmasın can sıkıntımın. Hiç kimseye hiçbir şey açıklamak zorunda değilim. Siz şükredin ki, size canımın sıkıldığının, hem de “çok” sıkıldığının bilgisini veriyorum. Bunu da yapmayabilirdim. Can sıkıntımla baş başa kalıp sizi “Bunun neyi var böyle Allah aşkına?” gibisinden meraklara da sürükleyebilirdim -ki, siz beni nereden göreceksiniz de böyle meraklara &#8220;gark&#8221; olacaksınız? </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ne yaparsınız ki çok düşünceli, ince bir adamımdır. Bu yapım benim soylu aile kökenlerime dayanıyor olmalı. Kuşaktan kuşağa geçen bir centilmenlik belası! Aristokrat olmanın verdiği bir görev, bir vazife bilinci olmalı bu. Büyük Rus yazar Dostoyevski’nin insan ruhu &#8211; kişiliği üzerine derin ve sarsıcı saptamalarda bulunduğu “Ecinniler” romanında şöyle diyordu: “Can sıkıntısı aristokratik bir duygudur.” Evet. Çok canım sıkılıyor ve bu durum ben de asil bir duygunun da beraberinde nüksetmesini tetikliyor.Her ne kadar ben de bir &#8220;Orhan Pamuk&#8221; olabilemesem de!)<br />
</em></p>
<p>Derin bir iç sıkıntısı. Masmavi, apaçık gökyüzünün birdenbire bulutlarla kaplanması gibi sarıveriyor tüm varoluşumu. Her şey silinmeye başlıyor tek tek. Tüm görüntüler, tüm eşya, tüm insanlar soluklaşıyor. Düşünceler alelacele, dağınık bir şekilde çekmecelere tıkıştırılırcasına bir köşeye siniveriyor. Tek bir nokta kalıveriyor her şeyden. Sanki o tek noktada birleşiveriyor tüm varlık, tüm yokluk. Tüm hakikat bir nokta oluveriyor. Nokta, beni de içine davet ediyor. İşte o an başlıyor büyük ve derin can sıkıntısı. Var olduğumun farkına varıyorum o anlarda. Var olmak büyük bir sıkıntı, bir bunaltı yaratıyor. Tüm âlemde yalnız ve tek hissediyorum kendimi. Damarlarımda asil kan dolaşmaya başlıyor! Tüm cümlelerim bir imparator edasıyla karşılansın istiyorum, Tanrılaşıyorum sanki. Ama karşımda da o “nokta”. Tanrılaşmak değil bu durum, noktaya dâhil olmama isteminden doğan bir iblisleşme belki. Metafizik dönüşümler, çelişkiler… Çok sıkıcı, boğucu daraltıcı… Ama çok da güzel!</p>
<p>Hegel felsefeyi “tersine çevrilmiş dünya” olarak tanımlar. Derin iç – can sıkıntısı halinde insanın manevi dünyası altüst olur. Maddi dünyanın lineer zaman akışı durur, sanki geriye doğru dönmeye başla akrep ve yelkovan. Bu halet-i ruhiye insanın “felsefe” ile ilk karşılaştığı duraktır. Böyle anlarda insanlara “bir şeyler” olur. Nedir peki bu “bir şeyler”? Ne bu “şeyler” basit bir tanımlama ile –hatta basit olmayan tanımlamalar ile de- açıklanabilir, ne de bu “şeyler”in nedensellikleri. Çünkü ortada bir varoluş durumu yoktur. Büyük bir varoluş durumu hissediliyor gibi gelse de, aslında “kişi dışında her şey” tarafından oluşan “nokta”yla karşı karşıya gelme sonucu oluşan büyük bir “hiçlik” vardır. Büyük bir boşluk vardır.</p>
<p>İşte bu büyük boşluğu dolduracak tek şey, o küçücük gibi görünen noktadır. Ki aslen, bu büyük boşluk da o noktanın dâhilindedir.</p>
<p>(&#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın sırrı Fatiha&#8217;da, Fatiha&#8217;nın sırrı besmelede, besmelenin sırrı &#8220;be&#8221; harfinde, &#8220;be&#8221;nin sırrı ise altındaki noktada gizlidir.&#8221; der ya hani Hz. Ali. O nokta, bu &#8220;nokta&#8221; mı acaba?)</p>
<p>&#8220;Eee? Sonuç olarak ne diyorsun birader?&#8221; diye soranınız olacaktır bu yazıyı okuduktan sonra. Hiçbir amacım yok ki, can sıkıntısından oturup yazdım işte bir şeyler.</p>
<p>Hatta Oğuz Atay&#8217;dan mülhem şöyle de denebilir: &#8220;Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada! Sıkılıyoruz.&#8221;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Doğukan İşler</strong></p>
<p><strong>İzdiham</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/dogukan-isler-kus-vuralim-istersen/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nurettin Durman, Ateşlerden Geçen Kim</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/nurettin-durman-ateslerden-gecen-kim</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/nurettin-durman-ateslerden-gecen-kim#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 21:41:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[adem turan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Veske]]></category>
		<category><![CDATA[nurettin durman]]></category>
		<category><![CDATA[nurettin durman şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Özcan Ünlü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10739</guid>
		<description><![CDATA[      Ortalık biraz sakinleşsin diye bekledik adını anmak için.       İşte orada Mescid-i Aksa Orada inceden inceye bir ağrı Süleyman mülküne gözyaşı düştü Nasıl da kalbinde fırtınalar kopmuştu Belkıs’ın Nasıl da düşmüştü yola ilk mektup ile Dağ taş bir ordu. Süleyman mülküne gözyaşı düştü Ağıt oldu yaşamak Zulüm oldu yaşamak. Ölüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img id="il_fi" src="http://www.haberkultur.net/upload/20_Subat_2012_15_11_33_6602441668.jpg" alt="" width="500" height="308" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ortalık biraz sakinleşsin diye bekledik adını anmak için. </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span id="more-10739"></span><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;">İşte orada Mescid-i Aksa<br />
Orada inceden inceye bir ağrı<br />
Süleyman mülküne gözyaşı düştü<br />
Nasıl da kalbinde fırtınalar kopmuştu Belkıs’ın<br />
Nasıl da düşmüştü yola ilk mektup ile<br />
Dağ taş bir ordu.<br />
Süleyman mülküne gözyaşı düştü<br />
Ağıt oldu yaşamak<br />
Zulüm oldu yaşamak.<br />
Ölüm bir başka ölümün içindedir<br />
Tahammül olmuştur artık anaların gözyaşlarında<br />
Bu her anı vurulmak olan göğsünden bir gencin<br />
Adım atmak Davut gibi. Bir adım daha<br />
Hani yola düşenlerin nağrası hani kardeşlerim<br />
Bu zulme inen kırbaç bu sonu berrak olan imge.<br />
İşte orada Mescid-i Aksa<br />
Orada inceden inceye bir ağrı<br />
Ah kalbim<br />
Ateşlerden geçen kim<br />
Yollara düşen kim?..<br />
<strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>II<br />
</strong>Peki kim verecek göğsünü kurşunlara<br />
Kim çıkacak bu şehrin ortasından<br />
Kardeşlerim: “Fitne kalmayıncaya kadar”<br />
Güzellik oluncaya kadar<br />
Esenlik oluncaya kadar<br />
Kim verecek göğsünü kurşunlara.<br />
Buluşmaya gidiyoruz diyecek olsa birimiz<br />
Parıldasa, saçılsa lavlar bakışlarımızdan<br />
Bize gelse yeğinlik bize gelse cömertlik<br />
Serazat bir aşk ile düşerken yollara<br />
Volkan gibi hazırlanıyorken<br />
Tahammülü zor çarşılarda<br />
Sanki ötresi düşmüş bir harf<br />
Buluşmaya gidiyoruz diyecek olsa birimiz.<br />
Ama olmuyor. Dağlara gitmiyor haber<br />
Şehirlerin macerası fena<br />
Meydanlara musallat olan pus dağılmıyor<br />
Ama olmuyor.<br />
İnce bir sızı olarak giriyor hayatıma<br />
Buluşmaya gidiyoruz diyecek olsa birimiz<br />
Dağ, ırmak, deniz.</p>
<p style="text-align: left;"> </p>
<p style="text-align: left;"> </p>
<p style="text-align: left;">Not: Geçirdiği kalp rahatsızlığı için Nurettin Durman&#8217;a büyük büyük şifalar diliyoruz.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Nurettin Durman</strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>İzdiham</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/nurettin-durman-ateslerden-gecen-kim/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Salih Sezgin, Ortaçağ Öncesi Tiyatroya Kısa Bir Bakış</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/mehmet-salih-sezgin-ortacag-oncesi-tiyatroya-kisa-bir-bakis</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/mehmet-salih-sezgin-ortacag-oncesi-tiyatroya-kisa-bir-bakis#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 19:58:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro üzerine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10735</guid>
		<description><![CDATA[      Aramıza yeni bir yazar katıldı. Mehmet Salih Zengin. Tiyatro ile ilgili metinler kaleme alacak.       Tiyatro… İnsanın var oluşundan günümüze yegâne kültür yapıcı, ortak etken.  Önce eylem vardı, ilkel insan dilsizdi fakat bir gün mutlaka konuşacaktı, oynayacaktı. Doğa karşısında güçlü olmak isteyen insan oyunlarında da doğayı taklit etti.  Korku, ilkel [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img src="http://1.bp.blogspot.com/-DMvkwdbW8bY/Txj7OuMkVkI/AAAAAAAAOkE/zm6LJUdRnVg/s1600/z1.sophie.jpg" alt="" width="506" height="306" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Aramıza yeni bir yazar katıldı. Mehmet Salih Zengin. Tiyatro ile ilgili metinler kaleme alacak.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span id="more-10735"></span><strong> </strong></p>
<p>Tiyatro… İnsanın var oluşundan günümüze yegâne kültür yapıcı, ortak etken.  Önce eylem vardı, ilkel insan dilsizdi fakat bir gün mutlaka konuşacaktı, oynayacaktı. Doğa karşısında güçlü olmak isteyen insan oyunlarında da doğayı taklit etti.  Korku, ilkel insanın eylemlerinin temelini oluşturuyordu. Ama insan yılmadı. Gökyüzünün haşmeti altında doğaya karşı savaşmaya devam etti. Anlatmaya devam etti insan. Böylece mitler ortaya çıktı. İnsanlar artık arılardan korkmuyordu.</p>
<p>Beslenmek için büyükbaş hayvanlar avladı. Sevişti, çoğaldı, üretti, haz duydu, söyledi, ibret alındı, yeri geldi şaman oldu, yeri geldi putperest; ama insan sürekli anlattı. Sonra o anlatılar ayinlere dönüştü. Bu defa ayinler bir oyun içinde gösterildi. İnsan eylemek istedi. Bilerek ve kasten eyledi. Şöyle diyordu Huizinga ‘’<em>Oynayan İnsan’’ </em>adlı kitabında; olağan hayatın dışında olduğu hissedilen, özgür ve kurmaca ama yine de oyuncuyu tamamen içine çekme yeteneğine sahip bir eylem. Aristoteles <em>taklit </em>etme güdüsü diyordu.</p>
<p>İlkçağ bitti. Antik dönem başladı. İnsan kendinden üstün bir gücün varlığına inanmaya başladı. Gök gürültüsün ardından yağmurun yağmasını anlamlandıramıyordu insan. Toprakla uğraştı. Yağmur topraktan ürün çıkarttı. Zeus böyle doğdu. Ya da vardı. İnsanlar tanrılara minnet duydular. Sonra onlardan korktular. Bilgisizdiler. Ama ona rağmen varlıklarını anlamlandırmak için kafa yordular. Antik dönemin ünlü düşünürü <em>Sokrates </em>bir gün karısının sorduğu soruya şu cevabı verdi:’’ <strong>herkesin kocası çalışıyor. Sen sabahtan akşama kadar evde oturuyorsun. Ne işe yarıyorsun, ne yapıyorsun? Cevap: Düşünüyorum.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>       </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İnsan düşündü ve toplumsal düzeni sağlamanın yolu olarak Zeusa, Dionysosa, Athenaya, Artemise, ve Poseidona tapınmaya buldu. Çünkü Dionysos şarap Athena savaş ve akıl, Poseidon deniz, Artemis toprak, Zeus ise göklerin tanrısıydı. Mitlerle, ayinlerle, oyunlarla harmanlanan tanrılar Antik Yunan’ın inanç sistemini oluşturmaktaydı. Toprak mahsul verince şarap içip Dionysosa tapındılar.  Emeğinin karşılığını alan insan yılın belli aylarında törenler düzenledi. Çünkü asma yaprakları üzüm veriyordu. Üzümden şarap yapan insanlar dans edip eğlendikten sonra ayinlerinin, söylencelerinin ve soylarının devamını sağlamak için çoğalıyorlardı. Şenlikler Dithrombos türküleriyle başladı.</p>
<p> İnsanlık, Leo Frobenius’un ifadesiyle doğanın düzenini, nasıl kavrıyorsa öyle oynamaktaydı. Dithromboslar’da, Atina’ da ki demokrasi yönetiminde almış olduğu biçimiyle Dionysos’un onuruna bir ilahi idi, fakat mutlaka onu anlatmazdı. Sonra oyunlar, oyuncular, mitler, ayinler hepsi evrildi.  Korku yine iş başındaydı ama insanlar bu defa tanrılardan korkuyorlardı. Sonra, bir gün <em>Tragedya</em> doğdu. Atina demokrasisine tiranlığın egemen olduğu yıllarda sanat boyutunu kazanmış olan tiyatro, her olumsuzluklara rağmen varlığını devam ettiriyordu. Kim bilir bu durum belki de yöneticilerin işine geliyordu.</p>
<p>Her neyse. Tiranlık yavaş yavaş otoriter bir rejim kurmakta, tiyatro ise kendi içinde hem yapısal hem de tür olarak değişikliğe uğramaktaydı. Atina demokrasisi gerilerken yeni bir tiyatro türü olarak ortaya çıkan ‘’<em>Komedya’’ </em>hiciv yoluyla tiranlığı, yozlaşan Atina demokrasisini, hak ve hukuksuzluğu, adaletsizliği alabildiğince eleştiriyordu. Eski kavramının bizde çağrıştırdığı kelimeler köhnemiş, geri kalmış, çürümüş v.s gibi düşünceler içerse de Antik yunan komedyası en verimli dönemini bu zaman diliminde yaşamıştır. Aristophanes, çağdaşlarının devamı olarak komedya türünün ender yazarlarındandır. Korku şimdilik alt edilmiştir. Fakat tiranlığın etkisini arttıracağı ve savaşların patlak vereceği Antik yunan, kendi sonunu kendi hazırlayacaktır.</p>
<p>Antik yunan tiyatro kültürünü seyreden roma tiyatrosu kendi dinamikleriyle ayakta kalmaya çalışmıştır. Hiç kuşkusuz bunda en büyük pay sahibi olan, günümüz sanatçılarına da örnek gösterilebilecek yazarlardan ikisi; Platus ve Terentius’tur. Bertrand Russel’in Amerikan televizyon izleyicisine benzettiği Romalı tiyatro izleyenlerine, günlük yaşamdan aldıkları tiplerle dolantı komedyasının sunduğu yenilikleri ustaca harmanlamaları sonucunda; usta olarak bilinen Rönesans yazarlarına dramatik tasarım açısından farklı bir pencere açmışlardır.</p>
<p>Tarihsel süreçte Roma döneminin sona ermesiyle başlayacak olan ortaçağ tiyatrosu ve tarihi, doğuda ve batıda ivme kazanan düşünsel alandaki sıçramalarla olumlu ve olumsuz anlamda etkileşerek ya tiyatro tarihinde ya da insanlık tarihinde derin izler bırakacaktı.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Mehmet Salih Zengin, <span style="color: #ff0000;">mhmtslhszgn@gmail.com</span></strong></p>
<p><strong>İzdiham</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/mehmet-salih-sezgin-ortacag-oncesi-tiyatroya-kisa-bir-bakis/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarlabaşından Manzaralar</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/tarlabasindan-manzaralar</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/tarlabasindan-manzaralar#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 19:36:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[ali öz]]></category>
		<category><![CDATA[ali öz fotoğrafları]]></category>
		<category><![CDATA[tarlabaşı manzaraları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10731</guid>
		<description><![CDATA[      Fotoğraf ustası Ali Öz&#8217;ün Tarlabaşı görüntüleri. Muhteşem&#8230;    ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img src="http://2.bp.blogspot.com/-R37Dt6i39qU/Ty_5WIU0q6I/AAAAAAAAcN0/QsW2DfYTiQw/s1600/16.jpg" alt="" width="519" height="337" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Fotoğraf ustası Ali Öz&#8217;ün Tarlabaşı görüntüleri. Muhteşem&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/tarlabasindan-manzaralar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jack Kerouac, Herkesi Bağışladım</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/jack-kerouac-herkesi-bagisladim</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/jack-kerouac-herkesi-bagisladim#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 22:34:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[ayrıntı yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Jack Kerouac]]></category>
		<category><![CDATA[Jack Kerouac yolda]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10726</guid>
		<description><![CDATA[      Jack Kerouac&#8217;ın Yolda adlı kitaptan kısa bir bölüm.       Durum giderek kötüleşiyordu. Yağmur gürüldüyordu. Evde önceden Lee Ann tek başına yaşıyormuş. Buna dayanarak Remi’ye, eşyalarını toplayıp defol, dedi, kendimi yağmurlu kulübede bu şirret kadınla yalnız kalmış olarak gözümün önüne getirdim. Araya girmeye çalıştım, Remi Lee Ann’i itti, Lee Ann silaha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img id="il_fi" src="http://media4.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/K%C3%BClt%C3%BCr%20Sanat/Edebiyat/yoldakapak.widec.jpg" alt="" width="265" height="385" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Jack Kerouac&#8217;ın Yolda adlı kitaptan kısa bir bölüm. </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span id="more-10726"></span><strong> </strong></p>
<p>Durum giderek kötüleşiyordu. Yağmur gürüldüyordu. Evde önceden Lee Ann tek başına yaşıyormuş. Buna dayanarak Remi’ye, eşyalarını toplayıp defol, dedi, kendimi yağmurlu kulübede bu şirret kadınla yalnız kalmış olarak gözümün önüne getirdim. Araya girmeye çalıştım, Remi Lee Ann’i itti, Lee Ann silaha doğru bir hamle yaptı. Remi silahı kapıp bana verdi ve saklamamı söyledi. Sekiz kovanlık bir şarjör vardı tabancamn içinde. Lee Ann feryat etmeye başladı ve sonunda yağmurluğunu giyip çamurun içinde polis aramaya gitti. Umarız Alcatrazlı yaşlı dostumuzu bulmazdı. Şans eseri evde yokmuş bizimki. Sırılsıklam geri döndü. Kafam dizlerimin arasında, köşeme çekildim. Tanrım, evimden üçbin mil uzakta ne yapıyordum? Neden gelmiştim buraya? Çin’e gidecek sakin teknem nerdeydi?</p>
<p>“Tamam,” dedi Remi sessizce. “Hiçbir itirazım yok. Güllük gülistanlık bir ilişki hayal etmemiştim zaten. Şimdi de şaşırmadım. Senin için birşeyler yapmaya çalıştım. İkiniz için de birşeyler yapmaya çalıştım, elimden geleni esirgemedim, ama ikiniz de kırdınız beni, ikiniz de müthiş, müthiş hayal kırıklığına uğrattınız.” Ve büyük bir içtenlikle devam etti: “Üçümüz birşeyler yapabiliriz sandım, hoş ve kalıcı şeyler, uğraştım, Hollywood’a gittim, Sal’a iş buldum, sana güzel elbiseler aldım ve San Francisco’nun en nezih insanlarının kapılarım açtım. Oysa sen, siz, benim en küçük isteklerimi bile geri çevirdiniz. Şimdi son bir ricam var, bir daha da bir şey istemeyeceğim. Önümüzdeki cumartesi akşamı üvey babam geliyor. İstediğim, yanımda olmanız ve her şey ona mektupta yazdığım gibiymiş gibi davranmanız. Yani, Lee Ann, sen sevgilimsin, Sal, sen de arkadaşım. Birinden yüz dolar borç alacağım. Babamın iyi vakit geçirdiğini ve buradan içi rahat ayrıldığım görmek istiyorum.”</p>
<p>Ağzım açık kaldı. Remi’nin üvey babası Viyana’da, Paris’te, Londra’da bulunmuş seçkin bir doktordu. “Üvey baban için yüz dolar harcayacaksın, öyle mi?” dedim. “Senin hayatta sahip olamayacağın kadar çok parası var adamın! Gırtlağına kadar borca batacaksın! “</p>
<p>“Önemli değil,” dedi Remi sakin sakin. Sesinde yenilgi vardı. “Son bir şey istiyorum sizden: hiç olmazsa her şeyin normal gözükmesini sağlamaya çalışın, iyi bir izlenim bırakmaya çalışın. Üvey babamı sever ve sayarım. Genç karısıyla beraber geliyor. Saygıda kusur etmemeliyiz.”</p>
<p>Remi’nin gerçekten de dünyanın en ince ruhlu insanı haline geldiği zamanlar oluyordu. Lee Ann çok etkilenmişti, üvey babayla tamşacağı anı dört gözle bekliyordu. Adam iyi bir av olabilirdi, oğlu olmasa da…</p>
<p>Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum.</p>
<p>Böylece bir gün daha kaldım. Pazardı. Birazdan müthiş bir sıcak çökecekti, harika bir gündü, saat üçte güneş kızardı. Dağa tırmanmaya başladım ve dörtte zirveye vardım. O tatlı California okaliptüsleri ve pamuk ağaççıkları sarmıştı her yanı. Zirveye yakın yerlerde ağaç yoktu, sadece kayalar ve çimenler vardı. Kıyının yüksek yerlerinde sığırlar otluyordu, pasifik oradaydı, birkaç tepe ötede, Frisco sisinin doğduğu o masal gibi patates tarlası lekelerinden başlayan büyük beyazlık duvarıyla, uçsuz bucaksız, mavi Pasifik. Bir saat daha geçsin, Golden Gate’i aşıp şu romantik şehri örtecekti beyazlık. Sonra genç bir adam, cebinde bir şişe Tokay, sevgilisiyle elele tutuşup uzun beyaz kaldırımlarda yürümeye başlayacaktı. Frisco buydu işte: beyaz kapı önlerinde erkeklerini bekleyen güzel kadınlar, Coit Kulesi, Embarcadero, Market Caddesi ve onbir bereketli tepe.</p>
<p>İşte o anda tuhaf bir hisse kapıldım: bir şey unutmuştum. Dean’le karşılaşmadan önce vermek üzere olduğum bir karar vardı, aklımdan çıkmıştı ve o anda geri geliverecek gibiydi. Parmaklarımı çıtırdatıp hatırlamaya çalıştım. Ondan birilerine bahsetmiştim hatta. Ama şimdi gerçek bir karar mı, yoksa bir düşünce mi olduğunu bile söyleyemezdim. Beni yakalamış, şaşırtmış ve kederlendirmişti.</p>
<p>Kefenli Gezgin’le ilgiliydi. Carlo Marx’la karşılıklı iki iskemleye oturmuştuk, diz dize, ona bir rüyamı anlatmıştım, çölde garip bir Arap beni takip ediyordu, kaçmaya çalışıyordum, ama Koruyucu Şehre ulaşamadan beni yakalıyordu. “Kim o?” demişti Carlo. Birlikte kafa yormuştuk. Ben, benim, diyordum. Ama değildi. Bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçen herkesi izliyordu, cennete ulaşmadan yakalayacaktı bizi. Düşündüm, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce bizi ele geçirecek. Yaşarken özlem, acı ve ıstırap çekmemize neden olan, her çeşit bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak da ancak ölümde tekrarlanabilecek olan birtakım kayıp mutlulukların hatırlanmasıdır.<br />
<em><strong> </strong></em></p>
<p><em><strong> </strong></em></p>
<p><em><strong> </strong></em></p>
<p><strong>Jack Kerouac</strong></p>
<p><strong>İzdiham</strong></p>
<p><em><strong> </strong></em></p>
<p><em><strong> </strong></em></p>
<p><em><strong></strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/jack-kerouac-herkesi-bagisladim/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gaspard-Félix Tournachon, Enteresan</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/gaspard-felix-tournachon-enteresan</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/gaspard-felix-tournachon-enteresan#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 22:07:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Gaspard-Félix Tournachon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10723</guid>
		<description><![CDATA[      Ressam, yazar ve karikatürist Nadar.       Çoğunluğun dehaların peşinde koştuğu bir dünyada, kendisini toplumdan ayıracak yetenekleri olmamasına ve hatta ileride çok fazla insan tarafından anılmayacak olmasına rağmen döneminde iz bırakmış adamlara ve bu adamların hayatlarını kurcalamayı seven bir azınlığa rastlanabilir. Örneğin, John Fowles’un “Wormholes”ünü okuyanlar, yazar için bu adamın John Aurbey olduğunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img id="il_fi" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/0/00/Nadar_selfportrait.jpg" alt="" width="290" height="351" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ressam, yazar ve karikatürist Nadar. </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span id="more-10723"></span><strong> </strong></p>
<p>Çoğunluğun dehaların peşinde koştuğu bir dünyada, kendisini toplumdan ayıracak yetenekleri olmamasına ve hatta ileride çok fazla insan tarafından anılmayacak olmasına rağmen döneminde iz bırakmış adamlara ve bu adamların hayatlarını kurcalamayı seven bir azınlığa rastlanabilir. Örneğin, John Fowles’un “Wormholes”ünü okuyanlar, yazar için bu adamın John Aurbey olduğunu fark etmiştir. Bu ilginin illa ki bir kişi üzerine yoğunlaşması elbette gerekmez ama bugünlerde bana “Senin garip adamın kim?” diye sorsalar cevabım “Gaspard-Félix Tournachon” nam-ı diğer “Nadar” olur.</p>
<p>Nadar, babasının baskısı ile eczacılık okumaya çalışmış ama istediğinin bu olmadığını anlayınca Paris’e kaçıp gazetecilik yapmaya başlamış bir on dokuzuncu yüzyıl bıyıklısı. Aynı dönemlerde roman yazdığı ve karikatürist olarak para kazandığı da biliniyor. Ama onu günümüze ulaştıran özelliği fotoğrafçılığıdır. 1850′lerde fotoğraf çekmeye başlayan Nadar, pek çok ünlü ismi stüdyosunda ağırladı ve  sonraki yüzyıllara Victor Hugo, George Sand, Delacroix gibi pek çok sanatçının siyah beyaz siluetlerini bırakan isim oldu.</p>
<p>Ve fakat Nadar’ın özellikleri bununla bitmez, aksine başlar ve ilerledikçe ilginçleşir. Fotoğrafçılığını geliştirdikçe yeni ilgi alanları geliştiren Nadar, tarihteki ilk erotik fotoğraflara imza atan isimlerden biri. 1860′lara doğru bir başka ilgi alanı edindi kendisine: Balonculuk. <em>Le Géant</em> ismini verdiği bir balon yapan Tournachon, bununla havalanıp ilk defa havadan çevreyi fotoğraflayan insan ünvanını elde etti. Balonu Jules Verne’e de ilham kaynağı oldu ve Verne’in ünlü <em>Balonla Beş Hafta</em> romanı böyle ortaya çıktı. Yazarla yakın arkadaş olan fotoğrafçı onun romanlarındaki bazı karakterlerin de ta kendisidir.</p>
<p>Nadar’ın destek verdiği bir diğer grup ise daha sonraları <em>İzlenimciler</em> olarak tanımlanacak genç ressamlardır.1874 yılında, meşhur Paris Salonu sergisine kabul edilmeyen bu sanatçılara stüdyosunun kapısını açıp onların tablolarını burada sergilemesini sağladı. Bu sergiyi gezen eleştirmen Louis Leroy, yazdığı makalede sergideki ressamlardan birinin eserinin ismi olan <em>İzlenim: Gün Doğumu</em> ile dalga geçmek için gruba <em>İzlenimciler</em> diye seslenince bu isim baki kaldı.</p>
<p>Benim kendisi ile ilgili en ilginç bulduğum anı ise Nadar’ın bir zincirin başlangıç noktası olduğu Manet’nin meşhur Olympia’sının çizilme hikayesidir. Bu olayla ilgili okuduğum sekiz/dokuz kaynağın her birinde farklı bir hikaye olsa da bu blogun yazarı olarak elbette bana en ilginç gelenini anlatacağım. Janis Tomlinson’un eğer Robert Hughes daha iyisini yazmasaydı “En sevdiğim Goya kitabı” demekten çekinmeyeceğim, kütüphanemin nadide parçalarından olan <em>Francisco Goya y Lucientes</em> isimli biyografisinde okuduğuma göre Charles Baudelaire, arkadaşı olan Nadar’a İspanya’ya gittiğinde Goya’nın çizdiği Alba Düşesi olduğu iddia edilen nü tablonun fotoğrafını çekmesini rica eder. Nadar bu ricayı kırmaz ve bir süre sonra fotoğrafı şaire teslim eder. Baudelaire, fotoğrafı sergilemesi için Gustave Moreau’ya verir. Moreau’nun evinde bu fotoğrafı gören Manet’nin stüdyosunda bir süre sonra dünyanın en güzel  kızıllarından birinin çıplak tablosu oluşur.</p>
<p>Böyle bir adamdır Nadar. Tamamen kendine özgü ilgi alanlarına ve neslinin önemli hareketlerinde arka plandaki parmağına gülümseyebileceğiniz o garip adamlardan. Aslına bakacak olursanız, fotoğrafçılığı ayrı bir konu. Onu bir kere daha konuşacağız.</p>
<p><strong>Bahar Malik, guzelonlu</strong></p>
<p><strong>İzdiham</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/gaspard-felix-tournachon-enteresan/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gelelim Sadede</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/gelelim-sadede</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/gelelim-sadede#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Feb 2012 20:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[İzdiham]]></category>
		<category><![CDATA[paul auster chuck palahniuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10711</guid>
		<description><![CDATA[            Dün gece Paul Auster&#8217;e Palahniuk&#8217;un cevap verdiğini yazmıştık.           Dün gece &#8220;Paul Austere Cevap Chuck Palahniuktan Geldi&#8221; adlı bir haber metni koyduk. Metin bugün (18 Şubat 2012) bütün büyük haber siteleri tarafından kullanıldı. Muhtemelen yarın birçok gazete pazar eklerinde ya da ana sayfalarında haberi aynen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><span><strong><img src="http://www.izdiham.com/photo/Resim%20Y/yasamaksagligazararlidir.jpg" alt="" width="438" height="284" /></strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong>Dün gece Paul Auster&#8217;e Palahniuk&#8217;un cevap verdiğini yazmıştık. </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span id="more-10711"></span><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">Dün gece &#8220;<strong>Paul Austere Cevap Chuck Palahniuktan Geldi</strong>&#8221; adlı bir haber metni koyduk. Metin bugün (<strong>18 Şubat 2012</strong>) bütün büyük haber siteleri tarafından kullanıldı. Muhtemelen yarın birçok gazete pazar eklerinde ya da ana sayfalarında haberi aynen verecekler. </span></p>
<p style="text-align: left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">Bu haber siteleri içinde kimler yoktu ki? Habertürk mü dersiniz, Sabah Gazetesi mi dersiniz, ensonhaber.com mu dersiniz&#8230; Birçok anlı şanlı haber sitesi haberi manşetten verdiler. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">Aslında amacımız <strong>şu</strong> idi: Bütün bu koca koca haber siteleri, gazeteler ve televizyonlar milyonlarca lira para dönen yerler. Her bir gazete, haber sitesi veya televizyonda onlarca, yüzlerce kişi çalışıyor. Belki de daha fazlası. Ama gelin görün ki bu hazır olanı alıp anında kullanma histerisi, bu esrarengiz şehvet karşısında toplum olarak hiçbirimiz karşı duramıyoruz. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong>Al-kullan-at</strong> mantığının iyice yerleştiği toplumda çok basit birkaç metinle gündemde çok kolay yer bulabiliyorsunuz. Çünkü değere bir kıymet verilmiyor ve sadece sansasyon bu ülkede maalesef haber oluyor. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">İzdiham beş yıldır yayın yapıyor. Çok zor şartlarda yayın yapıyor üstelik. Beş yıl içinde çok değerli haberlere imza attık, çok kıymetli röportajlar gerçekleştirdik, insanın tüylerinin diken diken eden metinler ve şiirler yayınladık. Ama ne hikmetse bu koca koca yerler sadece iki kez gördüler İzdiham&#8217;ı.</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">Birincisi <span style="color: #ff0000;"><strong>Bokowski, Erbakan&#8217;a Akrostiş Şiir Yazdı</strong> </span>haberiydi. Ki bu haber maalesef çok tanınmış bir köşe yazarı tarafından aynen alıntılandı ve köşesine konu oldu. Sonra birçok büyük gazete, haber sitesi ve televizyon İzdiham&#8217;dan bahsetti. Çünkü ortada garip ve anlaşılmaz bir mantıkla sıralanan şaşırtıcı hadise vardı. Dedik ya &#8220;sansasyon en iyi mahlukattır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">İkincisi ise <strong>Paul Auster&#8217;e Cevap Palahniuk&#8217;tan Geldi</strong> haberiydi. Bakın haberi okuduğunuzda anahtar kelimeler var. Colombia diye bir edebiyat dergisinden bahsettik. Paul Auster dedik, Palahniuk dedik. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">Başbakanın bile dahil olduğu böyle hassas bir konuda bakın bir haberci şunları yapmalıydı: </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong>1.</strong> Palahniuk&#8217;un kitaplarını neşreden Ayrıntı Yayınları&#8217;ndan detaylı bilgi alınabilirdi. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong>2.</strong> Paul Auster&#8217;in kitaplarını neşrede <strong>Can Yayınları&#8217;ndan</strong> böyle bir derginin (Colombia)  veya verilen cevabın olup olmadığı öğrenilebilirdi. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong>3.</strong> <strong>Colombia </strong>diye bir edebiyat dergisinin varlığı teyit edilebilirdi. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">4. En kolayı ise  bize ulaşmalarıydı. Bize ulaşsalardı inanın doğrusunu söylerdik. Ama maalesef Türkiye&#8217;de gazetecilik maalesef bu şekilde ağrısız, sızısız ve sancısız ilerliyor. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;">Olmadı&#8230; Neyse herkese geçmiş olsun. Şimdi yarınki gazetelere bakacağız. Yarınki gazetelerde haberi aynıyla alıp yayınlayan editörlere&#8230; </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong><a href="http://www.twitter.com/bulenttparlak">www.twitter.com/bulenttparlak</a></strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong>İzdiham</strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;"> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/gelelim-sadede/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Paul Austere Cevap Chuck Palahniuktan Geldi</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/paul-austere-cevap-chuck-palahniuktan-geldi</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/paul-austere-cevap-chuck-palahniuktan-geldi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 23:01:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[İzdiham]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10700</guid>
		<description><![CDATA[      Chuck Palahniuk, &#8220;Türkiyey&#8217;ye gitmem&#8221; diyen Auster&#8217;i eleştirdi.     Yeni kitabı Winter Journal için verdiği röportajda, cezaevindeki tutuklu gazetecileri gündeme getirerek ülkemize gelmeyeceğini açıklayan ünlü yazar Paul Auster,   başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından eleştirilmişti.   Bu eleştirilere &#8220;İsrail&#8217;de tutuklu gazeteci yok&#8221; diyerek cevap veren Paul Auster&#8217;e bu kez yanıt ünlü yazar Chuck Palahniuk&#8217;tan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img id="il_fi" src="http://1.bp.blogspot.com/-PJHWpXo7QoI/TrEBdjii3XI/AAAAAAAACmg/GAKQGhQtSxg/s400/paul_auster_1.jpg" alt="" width="258" height="334" /><img id="il_fi" src="http://www.gradesaver.com/file/novelAuthorImages/6981-chuck-palahniuk" alt="" width="281" height="334" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Chuck Palahniuk, &#8220;Türkiyey&#8217;ye gitmem&#8221; diyen Auster&#8217;i eleştirdi. </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;"><span id="more-10700"></span><span style="color: #000000;">Yeni kitabı <strong>Winter Journal</strong> için</span><span style="color: #000000;"> verdiği röportajda, cezaevindeki tutuklu gazetecileri gündeme getirerek </span><span style="color: #000000;">ülkemize</span><span style="color: #000000;"> gelmeyeceğini açıklayan ünlü yazar Paul Auster,   başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından eleştirilmişti.</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">Bu eleştirilere &#8220;<strong>İsrail&#8217;de tutuklu gazeteci yok</strong>&#8221; diyerek cevap veren Paul Auster&#8217;e bu kez yanıt ünlü yazar Chuck Palahniuk&#8217;tan geldi. 1962 yılında Washington&#8217;da dünyaya gelen ve yazdığı eserlerle dünyanın tanıdığı bir yazara dönüşen Chuck Palahniuk özellikle <strong>Dövüş Kulübü</strong> adlı eseriyle ve aynı adlı sinema filmiyle ülkemizde de bütün edebiyatseverlerin gözdesi haline gelmişti. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><strong>Chuck Palahniuk: Paul Auster Reklam Yapıyor</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">Amerika&#8217;nın en prestijli edebiyat dergilerinden <strong>Colombia&#8217;</strong>ya verdiği röportajda Paul Auster&#8217;in Türkiye&#8217;yi diline dolamasını bir reklam ve medya çalışması olarak gördüğünü belirten Palahniuk, yazdığı eserleri sattırmak için her kitap öncesinde bu tür polemiklere girmesini ahmaklık olarak değerlendirdi. Paul Auster&#8217;in yazdığı eserlerden çok polemiklerle öne çıkmasını eleştiren Palahniuk, Türkiye&#8217;yi hedef almasını ise şöyle değerlendirdi:</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">Türkiye İslam ülkeleri arasında parlayan bir yıldız halini aldı. Bunda ülke başbakanının etkisi çok büyük. Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın popüleritesini kullanması bilinçsiz değil.   <strong>Lulu On The Brdige ( Lulu Köpr</strong>üde) kitabını filme çekerken ettiği zararı bir şekilde çıkartması gerekiyordu. Edebi metinlerindeki başarısızlığı siyaset yoluyla çözmek istemesi en az eserlerindeki bayağılık kadar çirkin. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> Palahniuk&#8217;un</span><span style="color: #000000;"> bu çıkışı Amerikan edebiyat çevrelerinde şaşkınlıkla karşılandı. Uzun süredir dost olan bu iki ünlü yazarın ithamlarını nereye kadar götüreceklerini bekleyip göreceğiz. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"><strong>İzdiham</strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/paul-austere-cevap-chuck-palahniuktan-geldi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Gösteri Maçı Ya da Fiyakalı Epik; Fetih-1453</title>
		<link>http://www.izdiham.com/index.php/bir-gosteri-maci-ya-da-fiyakali-epik-fetih-1453</link>
		<comments>http://www.izdiham.com/index.php/bir-gosteri-maci-ya-da-fiyakali-epik-fetih-1453#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 22:58:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>izdiham</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güven Adıgüzel]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izdiham.com/?p=10703</guid>
		<description><![CDATA[      Güven Adıgüzel, İstanbul Fethi meselesini değerlendirdi; Fiyakalı Epik.                Hey gidi Ortaçağ, bir Kalın Türk geldi ve tek eliyle kapattı gitti seni öyle mi! Böylesi bir sonu beklemiyordun oysa, kısmetin bu kadarmış üzülme artık. ‘Dünya tek bir ülke olsaydı şayet başkenti İstanbul olurdu’ sözüne mazhar olmuş içinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img id="il_fi" src="http://www.sanattasarim.net/wp-content/uploads/2012/01/fetih_1453_afis_sanattasarim.net_r2_c1.jpg" alt="" width="507" height="307" /></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Güven Adıgüzel, İstanbul Fethi meselesini değerlendirdi; Fiyakalı Epik.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><span id="more-10703"></span></strong></p>
<p>     Hey gidi Ortaçağ, bir <strong><em>Kalın Türk</em></strong> geldi ve tek eliyle kapattı gitti seni öyle mi! Böylesi bir sonu beklemiyordun oysa, kısmetin bu kadarmış üzülme artık. <strong>‘Dünya tek bir ülke olsaydı şayet başkenti İstanbul olurdu’ </strong>sözüne mazhar olmuş içinden deniz geçen büyülü payitahtımız İstanbul’un büyükşehir belediyeleri eliyle tarumar edilmediği yıllardan söz etmek ne güzel… Bir devleti koskoca bir imparatorluk haline getiren ve <strong>yeryüzünün bu manevi mabedini İslam medeniyetiyle taçlandıran</strong> Fetih hadisesi nihayet beyaz perdeye aktarılabildi, ben proje aşamasında kıyametini bekler durur öylece bu iş diyordum ama, kısmet Çılgın Dersane tarzındaki ucuz kolpa gişe filmlerinin fikir babası Faruk Aksoy’aymış artık, ne diyelim.</p>
<p><strong><em>  ‘İstanbul’un Fethi’</em></strong> gerçekten tüm tarihi görkemi, stratejik önemi ve kırılma noktalarıyla çok özel bir meseledir, Konstantin’in şehrinin İslam medeniyetinin kalesi haline getirilmesi; medeniyetler tarihine, dinler tarihine ve dünya savaşlarına bir çok yan etki ve bolca da travma bırakmıştır. Üstelik bu şehir beşyüzyıldan fazla bir zamandır da bizim elimizde. <strong><em>Tersten tarih okuması </em></strong>yapmak diye bir komplo-tarih fırtınası vardır, analizciler çok sık kullanırlar bunu genelde. Aranızda bilenleriniz vardır mutlaka, sistem şu şekilde işliyor, önce soru geliyor; <strong><em>Hitler Rusları yenseydi ne olurdu?</em></strong> Ya da<strong><em>, Moğollar Avrupa’ya girseydi ne olurdu?</em></strong> Gibi. Sonra fantastik olmayan ve argümanlara dayalı varsayım fırtınası başlıyor, yetkin isimlerle oynaması çok heyecanlı ve oldukça kafa açıcıdır, olur da bir yerde denk gelirseniz izleme ya da müdahil olma fırsatını kaçırmayın derim. Benim katıldığım fırtınada<strong><em>  İstanbul fethedilmesiydi ne olurdu?</em></strong> Sorusunun varsayımları ise mecburi gerekçelerle fantastik olmaktan öteye gidememişti nedense. Evet İstanbul’un fethedilememesinin sonuçları diye bir şey yok, İstanbul’un kaderi böyle yazılmış çünkü. Bu kadar fantastik işlerle uğraşmadığımız için çok şanslıyız, şükür ki İstanbul fethedildi. Medeniyetler tarihine, dinler tarihine ve dünya savaşlarına bir çok yan etki ve bolca travma bırakmıştır derken niyetim oldukça ciddiydi yani.</p>
<p>    Bu filmde Faruk Aksoy imzasını görünce, Pana filme tekrar ve tekrar kızdım, prodüksiyon kabiliyeti, senaryo yazma becerisi ve sinemayı algılayış biçimleriyle ‘bu türdeki’  projelerin altından kalkabilecek  belki de tek şirket onların ki ama bir türlü bu toplara girmiyorlar ve çok ayıp ediyorlar kanımca.</p>
<p>      Filme ve prodüksiyona ana hatlarıyla bakacak olursak; Fetih-1453’ün 17 milyon dolarlık bir bütçeye sahip olmasının abartılacak bir tarafının olmadığını söylemeliyiz, Holivud piyasasında bir oyuncunun -başrol için- 50 milyon dolar alabildiğini biliyoruz çünkü. Prodüksiyon kıyasını buna göre yapıp, sinemanın da ne kadar pahalı bir iş olduğunu teraziye koyarsak mesele daha net anlaşılır. Bir kere adamların böyle bir işe kalkışmış olmaları bile çok güzel hareketler kategorisindendir bu sebeple.</p>
<p>      Bu filmi yani daha özelinde ‘fethi’ kurgularken konuyu Fatih Sultan Mehmet Han parantezinde okumak ve olay örgüsünü kahraman merkezli ilerletmek teknik ve matematik açıdan oldukça tutarlı ve anlaşılabilir bir durum. Çünkü <strong><em>İstanbul’un Fethi</em></strong> meselesi &#8216;onu hayal eden adamın&#8217; başarısıdır bir yerde, buraya kadar bir itirazım yok. Bu filmin ikisi profesör olmak üzere dört tane tarihçi danışmanı olduğu açıklandı. Takıldığım yer şurası; Fatih’in hayatının en önemli iki kırılma noktası sayılan; 12 yaşında tahta çıkması sonrasında kendi isteğiyle babasına mektup yazarak tahtan inmesi ve günlerce üstünde çalıştığı projesi olan <strong>‘gemileri karadan yürüterek Haliç’e indirmesi’,</strong> meselelerinin bu derece hatalı ve eksik olarak senaryoya dahil edilişine nasıl ses çıkarmamışlar bu danışmanlar, hiç anlamadım.</p>
<p>Bir kere Fetih demek, zihinlerdeki yer etmiş anlamıyla &#8216;gemilerin karadan yürütülmesi&#8217; demek. Fethin bu en önemli mevzusu hakkında 160 dakikalık filmde doğru dürüst bir anlatım yok, Haliç’e nasıl indi bu gemiler, faydası ne oldu bize bu zeka dolu hamlenin v.s hiçbir  çaba yok bu konuda. Senaristlerin bu anlaşılmaz ısrarlarını tebrik etmek gerekir.</p>
<p><strong><em>     Fatih</em></strong> rolü, oynayan arkadaşın üzerine hiç oturmamış sanki, Padişah’ın(liderin) sürekli vecize tonunda konuşması tarihi filmlerin olmazsa olmazlarından sayılıyor artık, tabi bir de fonda bir aşk hikayesi de şart, o da Ulubatlı Hasan ve yavuklusu Erva aşkıyla tamamlanmış. Padişah’ı bu kez yatağa sokmamış senaristler. Kendi tarihini &#8216;oryantalist bir bakış açısıyla görebilecek kadar&#8217; <strong>yetenekli </strong>senaristlerin yetiştiği bir ülkede yaşadığımız için bu filmde de hafif bir <strong>oryantal-erotizm</strong> sosu bekliyordum ama rahat olun, o mevzulardan kasten uzak durulmuş, çok belli.</p>
<p>       İlk bölümde hikayelendirerek yavaş yavaş akması sağlanan film ikinci yarıda birden hızlanarak aksiyon, savaş sahneleri, surların yıkılması, okların yağdırılması gibi klasik holivud prodüksiyon numaralarının <strong><em>tıpkısının aynısını</em></strong>  veriyor seyirciye, görsel şölen işi bu kez tamam. </p>
<p>       Her büyük tarihi aksiyonda gördüğümüz o; okların gökyüzünden yağmur gibi yağması oklananların da ayniyle kalkanlarıyla kapanması sahnesi burda da mevcut.  Bilgisayar teknolojisiyle figüran çoğaltma işi ise biraz sırıtıyor ama 300 Spartalı filminde de aynı arızanın olduğunu düşünürsek, bu işin standart sapması bu kadar oluyormuş demek lazım gelir. Kurtlar Vadisi Filistin filminde çok eleştirilen o <strong><em>‘herkesin aynı dilde konuşma meselesi’</em></strong> bu filmde de aynı şekilde devam etmiş, karakterleri başka dilde konuşturup sonrasında Türkçe altyazı ekleme işine girmek istemiyor galiba hiç kimse, e haliyle inandırıcılık fena halde yara alıyor böyle olunca da. </p>
<p>      Fatih’in atıyla şehre giriş sahnesini beğendim, filmin en güzel kısmını yani Fetih sonrasını çok kısa geçmeleri senaryo kurgusunun ikinci önemli hatasıydı bence. Tüm imkanlar seferber edilmişken çok daha iyi bir iş çıkartılabilirdi lakin senaryonun tam oturtulmaması ve hikayenin aksayan yönlerinin tamirine gidilmemesi filmin genel akışını bozarak filmin <strong><em>dönemin ruhundan uzak</em></strong> bir görünüm sergilemesine yol açmış.</p>
<p>     Şunu da söylemek lazım;  3 saat boyunca bir an bile sıkılmayacağınız ve zevk-heyecanla takip edebileceğiz bir filmdir; Fetih-1453. Bu film gerçekten de çok geniş bir izleyici tabanına hitap ediyor, etmesi de özellikle istenmiş belli ki, hatta ulusalcıların bile hoşuna gidebilir derim.</p>
<p><strong>Emeğe saygısızlık etmek istemem lakin filmin ruhu yok…<br />
</strong><br />
Türk sineması için ’bu türler adına’ iyi bir başlangıç, güzel bir satır başı…</p>
<p>Eminim daha iyileri de yapılacaktır.</p>
<p>İnşallah bir gün benim en büyük sinemasal hayalim olan Ankara Savaşı’nı da beyaz perdeye aktarır birileri.  Olur ya Timur ile Bayezid’i karşı karşıya getirirler, ne şahane olur düşünsenize&#8230;</p>
<p>Filmlerin sonunu söylemek ayıptır ama rahat olun bu kez heyecanınızdan bir şey kaybetmeyeceksiniz; <strong>filmin sonunda İstanbul fethediliyor, yani Titanic batıyor.</strong></p>
<p>       İstanbul’un fethi bir gün elbet çekilecektir. O filmi yazan senarist ne kral senarist, o filmi çeken yönetmen ne baba yönetmen, o filmde oynayacak figüran ne şanslı figürandır.</p>
<p>        Son olarak; Filmin finalinde, kucağına aldığı küçük Hıristiyan kızın Fatih’in yüzüne dokunup, sakalıyla oynamasından ve dahi tebessümünden Dinlerarası Diyalog’a bir selam gönderme masalı çıkartmazsanız sevinirim.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Güven Adıgüzel</strong></p>
<p><strong>İzdiham</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izdiham.com/index.php/bir-gosteri-maci-ya-da-fiyakali-epik-fetih-1453/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<html>
<body>

</body>
</html>
