Ali Senkoş, Malatyalı Fahri

Ali Senkoş, harika bir Malatyalı Fahri yazısı kaleme aldı.
Sarı kurdelem sarı
Dağlara saldım yari
Dağlar kurbanın olam
Tez gönder nazlı yari
Ali Senkoş, Malatyalı Fahri Kayahan’ı sizler için araştırdı. Hani şu tanburuna vurdukça böğrü alev alan adamı.
Malatyalı Fahri Kayahan’ın hangi koşullarda müziğe başladığını, ilk müzik zevklerinin nasıl belirdiğini ve gelecek yaşamında yapacağı müziğin hangi sosyal koşullarda oluştuğunu anlayabilmek için onun müzikle uğraştığı ilk yıllarda, ülkedeki kültür ve sanat hareketlerinin ilerleyişine kısaca değinmek yararlı olacaktır.
Malatyalı Fahri Kayahan’ın müzikle uğraşmaya yeni başladığı yıllarda (1930′ların başı ) Cumhuriyet yeni kurulmuş ve Atatürk’ün direktifleriyle ülkenin kültür politikası yeniden ele alınmıştı. Toplum bir yandan batılı anlamda bir kültür ortamı içerisine çekilmeye çalışılıyor, diğer yandan halkın ses kültüründen uzaklaşılmaması için azami çaba sarf ediliyordu. Aslında birbirine zıt gibi duran bu iki yaklaşımın orta yolu, halk ezgilerinin batı müziği sistematiği içinde ele alınarak yeniden seslendirilmesi biçiminde karşımıza çıkmaktaydı.
Bir yandan bu türden çalışmalar sürerken diğer yandan 1920′lerden itibaren yine batılı plak firmaları tarafından oluşturulmaya çalışılan “Türk Müzik Piyasası” inanılmaz bir hızla, faaliyetlerini sürdürüyordu. Üretilen plaklardaki Alaturka-Alafranga ikilemi bir noktada toplumsal statünün de belirleyicisiydi. Şehirlerde medeniyetin ve modernliğin bir simgesi olarak “Alafranga” ve Osmanlı kimliğinin bir uzantısı olan “Alaturka” şarkılar dinlenilmekteyken, kırsal kesimde de yavaş yavaş piyasanın içine çekilerek “türkü tarzındaki (!) müzikal örnekler dinlenilmeye başlandı.
“Türk Halk Müziği” denilen müzik türünün seslendiricisi durumda olan bazı yerel halk sanatçıları ve âşık kimliğine yakın simaları İstanbul’daki stüdyolarda seslerini kaydettiriyorlar böylelikle Anadolu’nun derinliklerine kadar kendi müzik kültürlerinin ürünlerini dinletmeyi başarıyorlardı.
Ancak Anadolu’daki bazı şehirler kendi yerel kültürlerinin böylesi örnekleriyle birlikte “şarkı” denilen türdeki müzik örneklerine de iltifat etmekteydiler. Bilhassa Güney Anadolu’daki Gaziantep, Urfa, Malatya, Elazığ, Diyarbakır gibi şehirlerin merkezlerinde bu türden bir müzik hareketliliği iyiden iyiye kendini hissettirmekteydi. Tamburi Cemil Bey, Neyzen Tevfik, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hafız Aşir, Karakaş Efendi gibi pek çok sanatçının plakları artık geniş kitlelere ulaşmaya başlamıştı.
Fahri Kayahan 1918 yılında Malatya’da doğdu. Babası Gaffar Ağa sülalesinden Mustafa Bey, annesi Şam Kadısı’nın kızı Şerife Hanım’dır. Şerife Hanım ile Mustafa Bey’in Makbule ve Fahri adında bir kız bir erkek çocukları olur. Fahri Kayahan’ın kız kardeşi Makbule 11 yaşındayken ateşli bir hastalıktan ölür. Ailenin tek çocuğu olarak kalan Fahri büyük bir özenle yetiştirilir.
İlk, orta ve lise tahsilini Malatya’da tamamlar. Babasının Malatya’nın en büyük manifatura dükkânına sahip olması genç Fahri Kayahan’ı bu dükkânda çalışmaya mecbur eder. Ancak O’nun gözü müziktedir… Bir enstrüman çalmak, türkü söylemek ister hep. Fırsat buldukça dağda bayırda arkadaşlarıyla gramofon dinlemeye giderler. Kendi yöresinin dışındaki müziklerle tanışması da bu dönemde başlar. İlk önceleri bağlamaya heves eder ve bir süre bağlama çalar. Daha sonra Karaköylü Reşat Dayı’dan tambur dersleri alır. Fahri Kayahan’ın bizler için son derece karanlıklarla kaplı bu yılları O’nun sonraki yaşamında etkin rol oynayacaktır. Kayahan’ın meslek yaşamındaki önemli olaylardan biri de bağlamayı bırakıp Tambur çalmasıdır.
Henüz ilk gençlik çağlarını yaşayan Malatya’lı Fahri, şehir merkezinde katıldığı bir şenlik sırasında Fahriye isminde genç ve güzel bir kızla tanışır. Malatya’nın ileri gelen ailelerinden olan Hamikoğulları’ndan Hacı Ağa’nın kızı Fahriye ile 1933 yılında evlenir. Hacı Ağa’nın konağına iç güveyi giren Fahri kısa zamanda bu konakta yapılan müzik toplantılarının tanınmış simaları arasına girmeyi başarır.
Konakta keman, piyano, ud, tambur gibi enstrümanlar bulunmaktadır. Hacı Ağa keman çalmakta, damadı Fahri de ona tamburu ve sesi ile eşlik etmektedir. Bir süre sonra Fahriye Hanım hamile kalır ve 1934 yılında Suade adını verdikleri bir çocukları doğar. Fahriye ve Fahri Kayahan çifti mutluluk ve esenlik içinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Ancak 1936 yılının Ocak ayının son gününde Fahri Kayahan’ın daha sonraki yaşamında derin izler bırakacak o talihsiz olay yaşanır.
Fahriye Hanım’ın ölümüyle Kayahan’ın yaşamında bir sayfa kapanırken, onun profesyonel müzisyenlik yaşamına neden olacak önemli bir sayfa da açılmış olacaktır. 1936 yılında annesi, babası ve küçük kızını yanına alarak İstanbul’a gelir Malatya’lı Fahri… Annesinin ve babasının mal varlığı tamamen Malatya’da kalmıştır. Hem geçimini sağlamak hem de çok sevdiği müziği profesyonel olarak uygulamak için çeşitli arayışlara girişir. Memleketindeyken dinlediği taş plaklardan ismini hatırladığı besteci ve saz sanatçısını arayıp bulur. Selahattin Pınar ve Artaki Candan ile birlikte bazı programlara çıkarak müzik yapmaya başlar. Borsa Kıraathanesi ve Belvü Bahçesi ilk sahneye çıktığı mekânlardır. Gitgide İstanbul’un müzik ortamına alışır ve burada kendine özgü bir yer edinmeye başlar.
Daha Malatya’dayken yapmaya başladığı bestelerini dinletebileceği usta müzisyenler ve bu şarkıları geniş kitlelere yayabilecek plak şirketlerini barındıran bu şehir bulunmaz fırsattır Fahri için… İşte “Sarı Kurdela” şarkısı (daha öne eskizlerini Malatya’da yapmış olmasına karşın) böyle bir ortamda hayat bulmuş ve plağa alınarak halka sunulmuştur.
1937 yılında Almanya’ya giderek Polydor Plak firmasına yedi adet plak doldurur. İstanbul’un müzik yaşantısını kısa zamanda öğrendiği gibi yurt dışındaki müzik atmosferini de öğrenmiştir artık. Yurda döndükten sonra Malatya’lı Fahri Kayahan adıyla ünlenecek onlarca plağa sesinin ve sazının nağmelerini kaydettirecektir. Yine pekçok besteye bu dönemde imzasını atar. Malatyalı Fahri’nin tüm yurdu saran şöhreti 1940′lı 50′li yıllarda hep sürecektir…
Malatyalı Fahri İstanbul’a geldiği zaman o dönemin İstanbul’u bugünün söyleyişiyle “popüler müzik” hareketlerinin giderek yükseldiği bir şehir durumundaydı. Batılı plak firmaları zengin ve çeşitli müziklerin yer aldığı Türkiye’nin müzik ve sanat merkezi olarak İstanbul’u tercih ediyorlardı.
Müzikal anlamda gelecek vadeden bir pazarın temelleri işte o dönemlerde atılmaya başlanmıştı. Malatya’lı Fahri de memleketinden geldiğinde böylesi bir ortamın içinde kendini buluverdi. Tanıştığı ve dostluk kurduğu müzisyenlerin hemen hepsi “piyasa müziği” denilen müziğin o yıllardaki köşe taşlarıydı. Kendi yapısına da yabancı gelmeyen müzikle uğraşmak, besteler yapmak, çalıp-söylemek istediği bir işti zaten..
Malatyalı Fahri Kayahan çeşitli yörelerden derlediği türküleri kendine özgü bir tarz ile çalar ve okur. Bu tarzın en belirgin özellikleri zengin ve seri saz pasajlarıyla bezeli olması, keskin ve ıstıraplı bir ses tonuyla, inleyen ve iç çeken bir eda ile kesik kesik okunmasıdır… Kendi bestelerinde de böylesi bir tarz hemen kendini gösterir. Bazen hıçkıran, bazen haykıran okuyuş tarzı, neredeyse Malatya’lı Fahri’nin kişiliği ile bütünleşmiştir. Böyle bir tarz bilhassa kendi yöresi olan Malatya’da ve Güney Anadolu’nun bazı şehirlerinde çok rağbet görür. Kayahan’ın repertuarına aldığı türkülere ve bestelediği eserlerin güftelerine dikkat edilecek olunursa, aşk ve sevdanın hüzünlü anlatımı hemen fark edilir.
O’nun repertuarında toplumsal içerikli konulara hemen hemen hiç rastlanmaz. “Milli Şef Felaket Sahasında” veya “Ne Zalimdir Mahpushane” gibi bazı eserlerinde bile toplumcu bir anlatım yerine bu olayların keder, üzüntü, acı gibi duygusal yönleri dile getirilir. Fahri Kayahan’ın müzik yaşamında kendine özgü olan bir başka yanı da “Tambur” adını verdiği enstrümanı kullanmasıdır. Madeni gövdeli bir çalgı olan Kayahan’ın “Tambur” u aslında cümbüş’ün gövdesiyle eksik perdeli klasik tambur’un sap kısmının birleşiminden meydana gelmektedir. Onnik Garipyan, Zeynel Abidin, Ali Rıza Bey gibi kişilerin bir tür “Türk Boncosu” yapmak için işe koyulduğu 1930′lu yıllarda bu çalgıdan çok miktarda ürettiklerini ve pazarladıklarını biliyoruz…
Sene 1937. Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nın denize bakan balkonunda sabah kahvesini içiyor. Hava ılık, deniz buruşuksuz. Bu bahar sabahında boşluktaymış gibi hafif ve ferah hissediyor insan kendini.
Yağız bir kayıkçı, kürekleri aheste aheste çekerek sarayın önünden geliyor. Bu bahar havası, içindeki aşk ve hasret hislerini kımıldatmış. Yanık yanık, hazin hazin bir şarkı okuyor;
Sarı kurdelem sarı
Dağlara saldım yari
Dağlar kurbanın olam
Tez gönder nazlı yari
Yandım hey vallah yandım esmerim
Ben esmeri badem ile fıstık ile beslerim
Kayıkçının gür sesi sarayın pencerelerine doğru perde perde, dalga dalga yayılıyor.
Ve Atatürk bu melankolik melodinin tesirinden dakikalarca kurtulamıyor. O gece Safiye Ayla’ya;
-”Bu sabah” diyor,”balkonda kahve içerken bir sandalcının ‘Sarı kurdelem’ diye tutturduğu şarkıyı dinledim, melodi çok hoşuma gitti.”
Ve bu şarkıyı o gece üç defa tekrar ettikten sonra Selahaddin Pınar’a soruyor;
- Bu şarkının bestekârı kimdir?
- Fahri adında bir genç paşam.
- O halde bestekârından da dinleyelim bu şarkıyı.
Fahri Kayahan anlatıyor:
“1937 senesi idi. O tarihte Taksim Bahçesinde çalışıyordum. Gece seansımdan sonra Cağaloğlu’ndaki pansiyonuma dönmüştüm. Kapıya vurulan şiddetli darbelerle birden uyandım ve;
- Kim o? Diye seslendim. Sert bir ses cevap verdi.
-Polis…Kapıyı aç!
Saate baktım 2.5.. Gecenin bu saatinde polisin kapıma dayanmasını icap ettiren ne suç işlemiştim. Yoksa bir iftiraya mı kurban gidiyordum? Bir anda zihnimden birçok kötü ihtimaller geçmişti. Korku yüreğimi sardı. Kapıyı açtım. Bir polis: “Giyin benimle gel” dedi. Giyindim, polisi takip ettim. Israrla soruyordum;
- Nereye götürüyorsunuz, suçum nedir benim?
- Cinayet işlemişsin, diye cevap verdi polis, vak’a yerinde tatbikat yapacağız.
Korktuğum başıma gelmişti. Demek bir iftiraya uğramıştım.
Benim cinayetten falan haberim yok. iftira etmişler bana. “diye inledim. “Polis, bir anda beni motisikletin sepetine attı ve gaza bastı, Artık ne etrafımı görebiliyor, ne de bir şey düşünebiliyordum. Motosiklet durduğu zaman polis elimden tutup yere aldı beni.
- Çok mu korktun? diye sırtımı okşadı ve ilave etti:
- Şaka yaptım. Haydi bakalım, doğru Atatürk’ün huzuruna, seni istemiş. Hayırdır inşaallah.
- Baktım. Dolmabahçe Sarayı’nın önündeyim.
” Fahri Kayahan Atatürk’ün huzuruna giriyor, iki ellerine sarılıp öpüyor. Kendisine saz heyeti arasında yer gösteriliyor. Nubar Tekyay, Şükrü Tunar Necati Tokyay, Selahaddin Pınar, Safiye Ayla da oradadır.

Masanın üzeri fındık, fıstık, badem doludur.
“Haydi” diyor Atatük, “İşte fıstık, işte badem. Başla bakalım.”
Kayahan, şarkısı:
“Ben esmeri badem ile fıstık ile beslerim” diye bitirince Ata mırıldanıyor. “Ben olsam kaymakla beslerim”
Ve böylece kıymetli sanatkar o geceden itibaren O’nun mutad saz heyetine dahil oluyor.
-Sarı Kordela bir zamanlar cezbe halinde kütleleri sarmıştı. Kaç plak satıldı Sarı Kurdele’den?
210.000. Bizde hiçbir plağa nasip olmamış bir rekor bu.
Fahri Bey’in 60 bestesinin plak satışı mecmuu 1.400.350. Bir çok besteciyi imrendirecek bir rakam.
Halbuki diyor, halk musikisini ilk defa sahneye getirirken tutunacağına kimse ihtimal vermiyordu. “Çünkü 400 senelik maziye sahip klasik oluş bir musiki yanında cüce kalacak” diyorladı. Hulbuki halk kendi ruhuna daha yakın buldu bu musikiyi. Sarı Kurdele’nin ve diğerlerinin rekor satışları da buna pek güzel ispat.
Fahri Bey’in birkaç cepheli bir faaliyeti var. Beste yapıyor, şarkı okuyor, senaryo yazıyor ve filmlerde rol alıyor.
Hangi filmde oynadınız?
- Müzeyyen Senar’la Kerem ile Aslı’da oynadık. Müziklerini de ben yapmıştım. Saz ve Caz’ı da Suzan Yakar’la oynadık.
- Halk şairlerinden en çok kimi seviyorsunuz?
- Emrah’ı. Bir kıtasını da Muhayyer makamından besteledim.
Be hey ela gözlü koca dilber
Sen benim derdimden deva bilmezsin
Sen nasıl tabipsin yoktur ilacın
Bağrımda yaramı sarabilmezsin
- Sarı Kurdela’nın bir hikayesinden bahsederler?
- Evet hazin bir aşk macerasıdır bu. Merhum eşimle mektep sıralarında sevişmiştik. Sarı Kordela takardı saçlarına. Hazin ve uzun bir macera.
Ayağa kalktı, mevzu değiştirmek istiyordu.
Beş yaşındaki şempanzesi Beybi ile şimdi yalnız yaşayan sanatkarı maymunu ve “hazin macera” sının hatıralarıyla başbaşa bıraktım.
1939 yılında bedelli kısa dönem askerlik görevini tamamlar. Fahri Kayahan Malatya’nın sayılı manifaturacılarından birinin oğlu olması sebebiyle daima şık ve temiz giyinen bir kişidir. Yaşamı boyunca hiç içki ve sigara kullanmadığı söylenir. İIk evliliğinden yıllar sonra Sadiye Arcuman’la kısa bir evlilik daha yapmıştır. Yaşamı boyunca gerek iş ve sanat çevresinden, gerekse memleketinden pek çok arkadaşı ile muhabbette olmasına rağmen o yalnız ve içine kapanık bir insandır.

Fahri Kayahan’ın ilk gençlik yıllarından itibaren gerek görüntüsüyle gerekse davranışlarıyla daima elitist bir hal sergilediğini yakınları söylemektedir. Böylesi bir yaşam tarzı O’nu devletin en üst düzeyindeki simalarla da buluşturmuş ve bu kişilerle uzun süreli birliktelikler yaşamıştır. Bunlardan biri Atatürk’le olan beraberliğidir. Sık sık Atatürk’ün huzurunda çalıp söylediği ve sohbet ettiği anlatılır. Bu türden yakınlaşmaların en yoğunu ise İnönü ailesiyle olmuştur. İstanbul’a geldikleri ilk günden itibaren İnönüler’in Kayahan Ailesi’ne himmetleri anımsanmayacak derecededir. Fahri Kayahan’ın İsmet Paşa’yla ilişkileri hep sıcak bir zeminde gerçekleşmiştir… Askeri ve bürokrat çevreyle ilişkileri ise sürekli devam etmiştir. Bununla birlikte o dönemdeki (1940–60) kırsal kesimin müzik anlayışının farklı bir tarzla şehir ortamında Fahri Kayahan’la taş plaklara aktarıldığını görüyoruz.
Malatyalı Fahri’nin yukarıda aktardığımız üst düzeydeki (bilhassa yönetimdeki) kişilerle olan ilişkilerinin yanında, özellikle hemşerisi ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri özel hayatının en yoğun ve duygulu kısmını oluşturur. Ahmet Fırat, Mehmet Kığılı, Asım Kurdal, Mahmut Hoşhanlı, Nazım Uzun Hekimoğlu, Şefik Kayahan, Ziya Soylu, Enver Bengü, Mustafa Kılıçaslan, Faruk Diyarbakırlı, Çakır Ahmet ve Beşiktaşlı Arap Zeki en yakın dostlarıdır… Dost meclislerindeki Fahri Kayahan sakin, duygulu, samimi kişiliğiyle tanınmıştır. İçki ve sigara kullanmayışı onun hiçbir zaman “aşırı” davranışlarda bulunmamasının sebebi olarak gösterilir.
1940′lı yılların yükselen değerlerinden biri de ses sanatkârlarının film çevirmesidir. Müzeyyen Senar ile Kerem ile Aslı, Suzan Yakar ile Saz ve Caz filmlerinde oyuncu olarak rol almıştır. Bu filmlerde olduğu gibi bazı filmlerde yalnızca tamburu ve sesiyle film müzikleri yapmıştır. Bununla birlikte Fahri Kayahan’ın senaryolarını burada anmadan geçmemek gerekir. Çoğu Anadolu insanının yaşamından kesitleri içeren bu senaryoların bazıları filme çekilmiştir. Tamamı 60 civarında olan senaryolarından bazıları şunlardır; Sarı Kordela, Şirvan ile Abuzer, Ezo Gelin, Bülbül, Öldüren Yumruk, Gümüş Kırbaç, Perçemli Aslan, Yıldızlardan Gelen Dilber, Sokak Rakkasesi…
Malatyalı Fahri ‘nin 1950′lerde önemli bir kitle ileşitim aracı olan Radyo’da kadrolu sanatçı olma arzusu yöneticiler tarafından hep geri çevrilmiştir. Cümbüş ile Tambur arası bir enstrüman çalması klasik müzik mensupları tarafından daima yadırganmıştır.
1957 yılında Ankara Radyosu Yurttan Sesler Topluluğu’na sanatçı olarak girmek ister. Dönemin Yurttan Sesler Korusu şefi Muzaffer Sarısözen, Fahri Kayahan’ı sınava alsa da “piyasacı” olduğu düşüncesiyle daimi kadro için kabul etmez. Muzaffer Sarısözen’in ardından klasik müzik korosunun şefi Mesut Cemil’in radyo emisyonlarında madeni gövdeli tamburun çalınmasına karşı çıkması Kayahan’ı iyice bu kurumdan uzaklaştırmıştır. Bu olaylar karşısında Kayahan Radyo’ya küser ve uzunca bir süre, daha önceden kabul edildiği bazı programlara bile katılmama kararı alır. Ancak 1960′ların ortalarında İstanbul Radyosu’nda 10 dakikalık özel solo programlar yapabilmiştir. Bu programlarda kendisine darbuka ile Coşkun Özer eşlik etmiştir.
Önceleri Ankara Radyosu, daha sonra İstanbul Radyosu ile böylesi gerginleşen ilişkilerinin sonucunda, bu kurumların devamı niteliğindeki TRT Kurumu’nun belgeliğinde yer alan Fahri Kayahan’ın eserlerinin hangi kategoride ele alınacağı hep sorun olmuştur. “Besteci” ve “Derleyici” kimliği sürekli birbirine karıştırılan Kayahan’ın derlediği ve bestelediği eserlerinin bilimsel bir analize ihtiyaç gösterdiğini burada vurgulamak gerekmektedir.
Kayahan’ın TRT repertuarındaki eserlerinden (derledikleri ve besteledikleri) bazıları şunlardır; THM’de: Çiçekten Harman Olmaz, Bahçelere Ay Doğdu, Bugün Ayın Üçüdür, Ne Acıdır Mahpushane; TSM’ de: Sarı Kurdelam Sarı, Hanım Hanım Şen Hanım, Şu Dağları Delmeli…
Bununla birlikte Kayahan’ın elimizde bulunan defterinden anlaşıldığı kadarıyla 150 kadar bestesi vardır. 45 kadar taş plağa çalıp okuduğu eserlerin 2/3′i türküdür ve Kayahan’ın derlemeleridir. Polydor, Odeon, Sahibinin Sesi, Columbia, Pathe ve Elektrofon şirketlerinden çıkan taş plaklarının bir kısmı daha sonra 45′lik plak olarak yeniden basılmıştır.
Fazlasıyla hassas mizacı kendisine her zaman ağır faturalar çıkarmıştır. Bilhassa hayatının son döneminde yaşadığı talihsiz olay karşısında dayanma gücünü yitirmiştir. 1969 yılının ilk yarısıdır. Kayahan o sıralar Galatasaray Kalyoncu Kulluk’ta Ömer İnönü’ye ait bir evde oturmaktadır. Bir gece akrabalarından Avni Kurtbilek’in evine misafir olarak gitmiştir. Gece yarısı eve döndüğünde evinin soyulduğunu görür. Bütün plakları, elbiseleri, kıymetli özel eşyaları, evinde ne varsa götürülmüştür. Olay karşısında şok geçiren Kayahan hastaneye kaldırılır. Çilelerle ve sıkıntılarla dolu bir yaşamın ardından yaşanan bu olay karşısında vücudu ve gönlü dirençsiz kalmıştır. Yaklaşık bir ay hastanede yatar. Doktorların olağanüstü çabalarına rağmen kurtarılamayarak 22 Nisan 1969 Salı günü yaşama veda eder. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda defnedilmiştir.
Malatyalı Fahri Kayahan’ın çileli ve zorlu yaşamında müziğin bir meslekten çok yaşamı kucaklamak için başvurulan bir uğraş olduğu bilinmelidir… Ancak eşinin talihsiz bir biçimde yaşama veda etmesinden sonra bu uğraş daha sonra profesyonel meslek durumuna gelecek, Kayahan kederlendikçe mızrabına daha acıklı vuracak, buradan çıkan sesler onun daha çok kederlenmesine sebep olacak ve bu trajik tablo bir yaşam boyu sürüp gidecektir. Kayahan bu bakımdan acıları dile getiren duygusal bir sanatçı olmuş, Türk halkı arasında da, bu yönüyle tanınarak popüler bir hale gelebilmiştir. Fahri Kayahan’ın bir albüm kitapçığına sığmayacak kadar çeşitli ve renkli bir müzik yaşamına sahip olduğu muhakkaktır.
Kaynak: www.kalan.com
Ali Senkoş, ali_senkos@hotmail.com, 0 505 884 44 49
İzdiham
Ali Senkoş, Malatyalı Fahri
Editor: izdiham » 2927 yazısı bulunmaktadır..
Kategorideki yeniler: |
“Ali Senkoş, Malatyalı Fahri” İçin 1 Yorum
Yorumlar
Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.



hep tutkulu yaşamış.