İbrahim Varelci, Serkan Türk Şiiri ve Uzun Ruhlu Bir Cüce

Şiirin insanların üzerinde bıraktığı etki, o şiirin gücünü ortaya koyar. Şiirdeki etki, eğer varsa, ona karşı konulamaz. Birkaç mısra bile insanı şiire çeker ve artık o kişi, şiirin içindedir ve şiirin ritmine göre soluk alıp veriyordur.

Kelime oyunlarına pek başvurmadan, okuru imge bombardımanına tutmadan, şiirini olabilecek en saf haline dönüştürüp, insanın duygu dünyasından içeri sızmasını sağlayan bir dil kuruyor Serkan Türk.  Okuyunca, hah! İşte tam da hissettiğim buydu dediğiniz, oysa şiiri okumadan önce imgeleri daha önce bu şekilde bir araya getirmediğiniz, bu yüzden, size yabancı gelmeyen bir şiiri var Serkan Türk’ün.

Şiir duyguların ve imgelerin belirli bir hiyerarşiyle sıralanması demek değildir. Elbette, şiirin kendine has bir mevcudiyeti ve buna göre bir sıralama ölçütü var. Ama bunu belirginleştiren unsur şairin kurduğu öznel bir dünyadır. Herkesin kendisinden bir parça toprağa sahip olduğu; ama asla bütününe sahip olamadığı bir dünyadan bahsediyorum. Şair, şiiriyle sadece kapıyı aralar, o kapıdan içeri girip uzun süre o havayı teneffüs edenler de vardır, kapıdan gerisin geri dönenler de. Şairin kurduğu dil burada belirleyici unsur oluyor, yani şiir ne kadar müsaade etmişse, okur da o kadar içeri girebiliyor kapıdan. İşte bu yüzden “ bir kapı en güzel içerden açılır.” diyor bir şiirinde. Bu minvalde Serkan Türk, okuruna davetkâr şiirler sunuyor, şiirlerin hemencecik okur tarafından benimsenmesine ve kolaylıkla içselleştirmesine olanak sağlayan imgeler dünyası kuruyor. Anlaşılması güç bir şiir değil onunkisi, tam tersi derin ama berrak bir suda yüzüyor onun şiiri.

Şiir yazabilmek için, uçsuz bucaksız okyanusları, insanı çaresiz bırakan görkemiyle çölleri, şehrin çıkmaz sokaklarını, beklenmedik tehlikeleri, kapalı odalarda geçirdiğiniz yalnız günleri, beş parasız kaldığınız zamanları, amaçsızca yürüdüğünüz yolları, utancınızdan söyleyemediğiniz sevgi sözcüklerini, sevdiğinize bir türlü alamadığınız o tek taş pırlantayı, hayatınızda derin iz bırakan o çocukluk hastalıklarınızı, şarkıları, radyo dinlediğiniz o nostaljik günleri, yağmurun dinginlik veren sesini, gece olunca ışıldayan ayı, sabahı selamlayan güneşi… Bunları hep hatırlamak gerekir. Hep bunlarla yaşamak, hayatı farklı bir pencereden görmek gerekir. Tabi zaman da hızla akıp geçiyordur, insan da eskiyor her şey gibi. “nasıl da yaşlanıyorsun bedenim / eğilip kalktığımda geçiyor bir mevsim”, diyor ve devam ediyor “teni ölümlü insanın, boyu uzun ruhlu bir cüce.”

İnsan değiştikçe şiir de değişir. Değişmemesi gereken ise şiirin o saflığı ve berraklığıdır. Şiir, gündelik hayattan da bahsetse, en siyasi meselenin dillendirildiği mecra da olsa, o safiyetini ve sadeliğini kaybetmemeli. Şu dizelere bir bakalım ne demek istediğimiz belki daha iyi anlaşılır: “ sınırlar değil mi savaşlardan kalan en büyük yara.” Bir diğer mısrada da               “ düzelebilirdin en dünya şu bombalar olmasa” diyor şair. Çünkü şiir, önce duyguda doğar, akılda değil. Zekânın ve aklın, yani rasyonalitenin konusu değildir şiir. Bu yüzden şiir her ne kadar hayattan beslenmiş olsa da bir yönüyle hayatın uzağında bir yerde konumlanır. Elinizi uzatsanız ona dokunacak kadar yakın, lakin gözünüzün göremeyeceği kadar da uzaktadır. Hem hayatın içindedir hem de dışında, şiiri doğuran ve büyüten de bu ikilemdir. İşte bu ayrımı iyi gören ve bunu oluşturduğu şiir dilinde iyi kullanan şairler geleceğe kalacaklar, diğerleri unutulup gidecek.

Yeni bir şiir ortamı türemiş ve dilin imkânları doğrultusunda kendisine yer açan bu yeni şiir, toplumdaki mevcut çatlaklardan içeri sızmış ve bu sızmalar sonucunda kimi zaman taşkınlar oluşturmuş, bazen de amacına ulaşamamış sığ bir duygu tanıtımından öteye geçememiştir. Aslında şiir salt kendi kendini var eden, insandan ve dolayısıyla hayattan kopuk soyut bir varlık değildir. Bilakis hayatın merkezinde konumlanır. Şiir varsa insan vardır, insan varsa şiir vardır. İnsanın yaşadığı dramlar, trajediler, savaşlar, acılar, yalnızlıklar, ölüm, aşk ve ayrılıklar şiirin merkezi konularıdır. Serkan Türk de bu gibi unsurlara şiirinde sıklıkla yer vermiş. Hatta onun şiirindeki üç farklı insan tasviri birbirleriyle çelişir gibi görünse de insanın üç farklı boyutundan bahsediyor. Çünkü insan, çelişkileri kendi içinde barındırır. Örneğin bir şiirinde, “ İnsan insanın uçurumudur” derken; bir başka şiirinde,  “insan insanın tesellisidir” diyor ve yine başka bir şiirde ise, “ insan insana, bütün denizler birbirine dökülür” diyor. Her ne kadar üç farklı insan görsek de bu mısralarda, aslında hepsi aynı insandan bahsediyor.

Bazen şiir okurken dudaklar bile kıpırdamaz, sadece gözle okursunuz. Bazen de sesli okuma ihtiyacı hissedersiniz. Şiir okurken içinden bir ses onu taşır yüreğine, ona yoldaşlık eden sadece kendi içinde büyüttüklerindir. Şiir başka vasıta istemez yalnızlıktan başka. Şiir insanın içinde yankılanır, imgeler ruhun duvarlarına çarpa çarpa erir, kalbin süzgecinden geçer ve süzülür en derin hislerin arasına doğru. Gözden öteye gidemeyen şiir gönüle nasıl ulaşsın? Bu yüzden gerçek şair görmediğine daha çok inanır.

Serkan türkün şiiri hem umudu hem de umutsuzluğu aynı anda barındırıyor. Umut var, çünkü ölüm var. Şiirin en belirgin temalarından birisi ölüm. Ölüm varsa hayat da var. Hayata teslim olan bir insan da buluyoruz mısralar arasında, hayata başkaldıran da. Hayata teslimiyeti eli kolu bağlı bir adamın her şeyden vazgeçişi ve acziyeti değil. Hayata başkaldırışı da yıkıcı ve yakıcı değil. Merkezine insanı almış ve şiirine leke bulaştırmamaya çalışmış. Son şiir kitabı Uzun Ruhlu Bir Cüce, “gayya kuyusu” şiiriyle açılıyor ve “çürüdü” şiiriyle kapanıyor. Gayya kuyusu, cehennemin en dibi, en büyük azabın çekileceği derin ve uçsuz bucaksız bir kuyu. Yeryüzünü aşkın gayya kuyusu olarak betimliyor. Çürümek ise mevcut durumun kimyasının ve yapısının bozulması. Çürüdü şiiriyle de toplumdaki bozulmaların telafi edilemez boyutlara ulaştığını, çürüme eyleminin her alana yayıldığını anlatıyor. Zaten onun şiiri de umutlar tam olarak tükenmeye başladığında ortaya çıkıyor. Şiir var olunca da umutlar tekrar yeşeriyor. Şunu iyi biliyoruz ki şairler hep alıngan olurlar.

“biz çok geçtik kalpsizlerin yolundan yurdundan”

“ o yüzden her taşın altından alınganlığımız çıkar”

 

 

İbrahim Varelci 

İZDİHAM

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: