Hasan Bozdaş’ın Adil Bir Akşam Adlı Şiir Kitabı Çıktı

Hasan Bozdaş, davasını dile getirirken, sesini yükseltmiyor, bağırıp çağırmıyor; sakin, güvenli bir sesle konuşuyor, zaman zaman fısıldıyor sanki ve sık sık birtakım şeyleri muhatabının bilgisine, kültürüne, sezgisine bırakarak ima ile geçiyor.

Kitaba adını veren üç kelime “Adil bir akşam” ne bir şiirin adı ne de herhangi bir dizede geçiyor. Demek ki bu ad, şiirlerin bütününden tüten bir havayı, belki bir “dava”yı yansıtıyor. Nitekim şiirleri okurken şairin hukukçu kimliğini yansıtan pek çok unsurla karşılaşıyoruz. Şair, davasını dile getirirken, sesini yükseltmiyor, bağırıp çağırmıyor; sakin, güvenli bir sesle konuşuyor, zaman zaman fısıldıyor sanki ve sık sık birtakım şeyleri muhatabının bilgisine, kültürüne, sezgisine bırakarak ima ile geçiyor.

BEKLERKEN İZAFİYET DERSLERİ

Dava der demez hemen akla gelen suçlama-savunma-karar-infaz süreci/süreçleri yahut kişisel amaçlar veya toplumsal/ulusal/evrensel ülküler, nerdeyse hiçbir insanın uzak kalmadığı, kalamayacağı olgulardır. Hemen her insan ister istemez bu olguların bir tarafında yer alır, bilinçli yahut bilinçsiz olarak hem kendisini konumlandırmış olur hem de başkalarını bir yerlere bir şekilde konumlandırmaya çalışır. Zaman zaman konumlandırma yahut adlandırma sıkıntıları ve değişiklikleri de yaşanır elbette. İnsanın ve önünde sonunda insanlık sınırları içinde devinen sanatçının/şairin, bu macerasını yansıtan ürünlere bakarken, onları algılamaya ve değerlendirmeye çalışırken elbette ve zorunlu olarak kendi birikimimiz, düş ve çağrışım gücümüz, kişisel ve sanatsal ölçütlerimiz; duygu, duyarlık ve niyetlerimiz de devrededir. Bunların hangisini ne kadar kullandığımız, kullanacağımız, yaptığımız işin niteliğini de belirleyecektir.Adil Bir Akşam’ın ilk şiiri: “Beklerken İzafiyet Dersleri”.

“Neyi beklerken?” diye sorabilirsiniz. Ben derim ki: “Ölümü beklerken elbette. Siz onu beklediğinizi unutsanız bile o sizi beklemekten vazgeçmez.”

Siz: “Akşamı beklerken” diyebilirsiniz, “hem kitabın adına uygun olur hem atalarımızın sözüne: Gün akşamlıdır.”

Başka biri bizim dediklerimize dudak büküp caka satabilir: “Godot’yu beklerken elbette!”

Adını andığım şiirin üç dönemeci var: “birinci dönemeç: doğum”, şöyle başlıyor:

uyuttum seni dünya

kıyamet geçti yanından, görmedin

doğum sancısını bir taşın, ağladıkça insana

nasıl döndüğünü -izafiyet içimizde- (s. 7).

adil bir akşam ile ilgili görsel sonucu

İNSANIN EMANETİ ÜSTLENME SÜRECİ

Şairin dünyaya hükmedecek, onu sorgulayacak, yargılayacak gücü kendisinde bulmasına hayran olabilirsiniz. Dünyanın yetersizliğini, nesneliğini, edilgenliğini iyi vurguladığını düşünebilirsiniz. Ama ben “taşın doğum sancısını” da “ağlamasını” da anlayabildiğim hâlde, onun “insana nasıl döndüğünü” anlamıyorum, anlamak istemiyorum. Burada eğer evrim kuramına, ağlayan taşın toprağa ve nihayet insana dönüşmesine gizli bir gönderme yoksa, bildiğimiz taşın insana dönmesine, “insanın emaneti üstlenme sürecine ilişkin bilgi” dolayısıyla itiraz etmek istiyorum. Şiiri okumaya devam ediyorum:

dünya dönsün, çocuklar küfretsin, günah olmasın

hep sabır ağardı camdan baktıkça

kar yağdı dokundukça

perdeyi açarım mevsim değişir sandım

bugün de fazla döndü anahtar

paltomdan tek başıma çıktıkça. (s. 7)

İlk dizenin naif ve geniş iyimserliği, ikinci dizenin belki tarihe belki çocukluğa açılan derinliği, üçüncü dizenin pastoral şaşırtıcılığı, dördüncü dizenin çok beşerî ve zarif hoşluğu beşinci dizede sert bir kesintiye çarpıyor: “bugün de fazla döndü anahtar” ne demek? Bu sözün bende bir karşılığı yok. Psikoloji bilgim işe yaramıyor. Belki psikanaliz yardımcı olur bana. Ne zaman ve nasıl? Bilmiyorum. Son dize, “paltomdan tek başıma çıktıkça”, bir şairin doğumuna ilişkinse eğer ve Gogol’ün “Palto”suna gönderme içeriyorsa fena espri sayılmaz, desem mi demesem mi, bilemiyorum.

İkinci dönemeç: delilik, üçüncü dönemeç: uyku. Delilik dönemecinde anılmış olan Hölderlin kimdir, neden ve nasıl çıldırmıştır? Hasan Bozdaş’ın şiirine nüfuz edebilmek için böyle bilgiler edinmek ihtiyacını da hissedeceksiniz. Şiirin son parçası şöyle:

sana baktıkça dünyayı

değiştirebilirim gibi geliyor

yoksa ilk uykusu

ölüm olsun ister mi insan. (s. 10).

Soru işareti beklerken nokta ile karşılaşınca şaşırabilirsiniz ama şaşırmasanız daha iyi. İnsan elbette ilk uykusunun ölüm olmasını istemez. Asıl merak edilmesi gereken, şairin “sen” dediği kimdir? Bir sevgili? Mümkün. Pek çok şairde görüldüğü gibi bir ideal, bir mefkûre, bir ülkü? Olur mu olur! Allah yahut Peygamber olabilir mi acaba? Belki. Neden olmasın? Bütün sevgilerin kaynağı o sevgili, “en sevgili” değil mi? Bazen şairin “sen” diye andığı yahut seslendiği varlığın “ben” olabileceğini/olabileceğimi düşünmem de bu duruma, bu aşkın ve kuşatıcı gerçekliğe bağlanabilir mi acaba? Hasan Bozdaş’ın şiirinde evrene, dünyaya, ülkeye ve elbette insanlık hâllerine ilişkin pek çok gözlem, saptama, eleştiri, uyarı ve dolaylı dolaysız önerinin yanı sıra özgeçmişine dayanan cesur sözler var. Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat’inden sonra Hasan Bozdaş, “Hızır Ben İnsan Maketleri”ni yazmış, yazabilmiş: Şiirinin ilk bölümüne “hızır’la bankta bir saat” başlığını koyabilmiş ve o evet Âdem’in oğullarından biri ama bir “İnternet çağı çocuğu”. Şiirine şöyle başlamış: admin, kiminle oturmak istersin

diye sordu öncesinde bir bankta

şey dedim, Allah’ın katından ilim verdiği kul

onunla bir bankta oturur, hırkası bile olurum

hırkasının toprağa sürtünen yerleri olurum

musa’ya kızan sözleri olurum

hiç söz olmamıştır insan

ben olurum. (s. 38).

Sonrasını kitaptan okuyabilirsiniz. Seveceğinize inanıyorum.

Not: Hasan Bozdaş’ın “nobel’i almak için hiç çalışmadım / babam imamdı ve günah dedi” (s. 52) dizelerini okurken Falih Rıfkı Atay’ın babasının “imam” olduğu bilgisinin kamuoyundan nasıl saklanmış olduğunu, bu bilgiye ulaşmak için ne kadar uğraşmam gerektiğini hatırladım. Türkiye değişiyor, daha da değişecek inşallah!

Adil Bir Akşam, Hasan Bozdaş, Hece Yayınları, 2018, 96 sayfa

İbrahim Demirci

İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın