Hannibal Lecter’in, Ajan Clarice Sterling’e Yazdığı Aşk Mektubu

Clarice sevgilim,

Seni öyle hasta, yaralı koyup gelmek bana yakışmadı, ama ayrılmak zorundaydım. Umarım omuzun daha iyidir. Tertemiz diktim yaranı. Yine de belli olmaz. Kendine dikkat etmelisin.

Yıllardır kanunun haşin bakışlarından uzakta sürdüğüm isimsiz, kimliksiz göçer hayatinin verdiği ufunet, Toskana’nin güneşle yunup yıkanan bereketli şehirlerinde bir nebze dağılıyordu. Bilir misin, ayni bereketli yıldızın hayat veren ışınlarıyla birbirimize bağlı olduğumuzu düşünmek beni hep teselli etmiştir. Güneşi duyumsadığım vakit seninle olurum bu yüzden. Toskana şehirleri, ah, sevgiliyle dolaysız irtibata geçmek daha bir kolay oluyormuş. Yaşa Toskana, yaşa ve yaşat!

Seni niye seviyorum biliyor musun Clarice, niye Güney’in kırlarından ısrarla şehir bataklığına atılıp kendine toplum içinde bir yer bulmaya didinen, sıradan bir kadını özlüyorum? Çocukluk travmalarının yakıp kavurduğu kuru bir yaprağı ki tapılası kar gibi bir cildin altına sarınmıştır; nasıl olup da ihtiras ve tutkunun pençesinde titreyen zarif bir gül gibi görüyorum? Çünkü sen Clarice, her şeyin çer çöp haline geldiği bu dünyada, şeylerin içine kıymet koymasını bilen, bilmekle kalmayıp bu kıymeti sakin tutmak için gönlünü ve mesaisini koşulsuz harcayan birisin. Ama cılız biri!

Katline engel olamadığın küçük kuzucuğun kanlı hatırasının sana yaşattığı çaresizlik duygusuna kahramanca direnişin Clarice, ah o körpe kalbin, benim gibi dünyada hiç bir şeyin değer taşımadığına inanan bir nihilistin dikkatini çekmeliydi elbet. Senin etik duruşun ve dünyaya sevgiyle bağlılığın, benimkisi gibi estetik bir yıldız altında sönükleşmiş dünyayı parıldatan bir görkemdir.

Kalbinde küçük bir oğlan çocuğu soluyor Clarice. Hassas, kırılgan ve çaresiz bir yavrucak. Onulmaz adalet duygusuyla bitkin düşmüş, ağlamaklı bir delikanlı. Dünyayı onarma vereminden geceleri uykusuzluk çeken, ketum ve aynı zamanda cesur biri.

Uçakta donuyorken meraklı bir oğlan çocuğu yanıma sokuldu, kumanya kutumdaki küçük beyin parçasını merak etti. Bir lokma verdim. Küçük sıpanın yüzündeki masumiyeti görmeliydin. Ama yeri gelir, dünya bu küçük adamı ezer, ha o vakit hemcinsinin baldır etini lokma lokma çiğnemeyi öğrenir. O zaman bu ifrit, benim nazarımda kahvaltı mı desem, kuşluk mu desem, bir soğuk nevaleye dönüşmüştür. Ama sen Clarice, sen hala o küçük oğlanın hazırlıksızlığını saklıyorsun yüreğinde. Belki de hazırlıksızlık dememeliyim, öğrenmez, tecrübe kazanmaz bir hassasiyet. Başımı döndürüyorsun Clarice, sürekli yenilgilerin, suya düşmüş fâniliğin burnumun direğini sızlatıyor.

Bana bir zamanlar yeni erkek diyorlardı. Derler, dilin kemiği yok. Güya, bütün olası ahlaki kuralı ve tabusal düşünceyi sıfırlayan saldırganlığım o kadar mutlaklaşmış ki kapsamıyla biyolojik gövdemin bana biçtiği cinsellik ve eşeyselimi aşmışım. Amorf, plazmatik bir enerji halini almışım. Pohhh. Hatırlıyorum da, ağzıma vurdukları demir peçeyi mevzu ederlerdi. Neymiş, konuşma kabiliyetim öyle ileriymiş ki sadece bu melekemi kullanarak dünyada değişiklikler ve etkiler oluşturabiliyormuşum. Elimi kolumu bağlamaları, ağzıma demir peçe takmaları boşunaymış. Zehirli kelimeleri insanların kulağına akıtmasını ve bir kere zihinlerine nüfuz ettikten sonra onları oyuncağım haline getirmesini neredeyse şamanik bir yetke ile beceriyormuşum.
Bunlar boş laflar, boş. İnsanın en önemli melekesi konuşması mı ki? Konuşma, tıp diliyle söylersek, nihai bir edim, motor bir edim. Ağzıma fermuar taktıkları zaman ben benden gidecek miyim yani? Plazmanın parıltısı, potansiyeli sönüp gidecek mi?

Gitmez. Niye mi? Asil kontrol altına almaları gereken ve bana asıl gücümü veren gözlerim. Daha doğrusu bakışım, seyredişim. “İşte insanın en güçlü ve en zayıf noktası.” Asıl üzerinde durulması gereken nokta bu.

Diyelim ki gözüme mil çektiler, ağzıma cirbir taktılar, elimi kolumu bağladılar, beni tamamen dondurdular. Yine de onların sümüklü beyinlerine nüfuz etmeyi bilirim. Totemin gözleri ne güne duruyor. Bir nazar fırlatırım, donar kalırlar. Arada çok yaklaşırlarsa biraz burun, biraz kulak, biraz yanak. Mmmhh. Allah bilir bana yemek adarlar, düşmanlarının kafataslarını içindeki çorbayla beraber önüme korlar. Ertesi sabah kapların boş olduğunu görünce, birbirlerini vecd ve korku içinde dürterler, ulu totemlerine daha bir bağlanırlar. Ona hizmet ederler, ibadet ederler, en besili sunularıyla onurlandırırlar. Koçlarım benim. Bu işin sonu yok. İnsanda bu istiha olduktan sonra hep kalmasını bilmenin önünde mühim bir engel yok. Heh he.

Clarice gözbebeğim, geçende yürüttüğünüz FBI operasyonunu hatırlarsın. Evelda’nın kucağında küçük bir bebek vardı da, bunu dürbününden gördüğün anda minik yavrunun varlığı, kötülük kraliçesi anasını Medusa’dan Madonna’ya çevirivermişti. Yalnızca senin gözünde ama. İşte seni en güzel anlatan anekdotlardan biri bu. Senin bir değer sistemin var demiştim, azizlerin var, kutsalların var. Küçük bir sut bebenin varlığı kötülük, fırsat, vazife gibi isimleri bir anda arkaya iteleyiveriyor. Arabanın önüne atlayan kedi yavrusunu ezmemek refleksiyle frenlere asılmak gibi yani. Olay öyle mi gelişti ama. Meslektaşlarının gözünde, kötülükle çürümüş ananın gövdesi, bebeğinin masumiyetini ve iyiliğini önemsiz kılar, örter bicimde aparıverdi. Operasyona giriştiler. Sen kuzuyu taşıyamadığın, kaçıramadığın gibi, çaresiz kaldın, anasının patlayan çatlayan organlarının, oluk oluk kanla bebesinin yüzüne başına yağmasını önleyemedin. Bir de eve gidip, salya sümük ağladın. Çok şekersin Clarice.

Gövde (=ceset) içinde bir değer, can yoksa basit bir maldır ya da doğrusu besindir, öyle değil mi? Anasına kanguru gibi yapışık bebek, ne vakit bakimin muhtaç olduğu hakim candan ayrıklar? Bir kimlik, bağımsız bir varlık olarak yani. Operasyonular, “Mecburduk” derler, “fırsatı kaçıramazdık”, ama onların asil söylemek istedikleri, insan diye yüceltip, yere göğe sığdıramadıkları güruhun aslında mezbahalık bir sürüden hiç de farklı olmadığıdır. İşte benim yamyamlığımın esprisi burada Clarisse. Bana hiçbir şey ki insan gövdesi de dahil, tabu değil. İnsan gövdesinin benim gözümdeki bu özelliksizliği nerdeyse Doğu dinlerinin dünyanın hallerine ve şeylerine atfettikleri geçicilik veya uçuculuk mefhumu gibidir. N’olcak iste, her şey itibari. Ama, uff uff, birinin yanağından hart diye bir parça koparıp aldığın zaman, ızdırap verdin ya, aman bağrış çağrış, Lecter söyle cani, böyle kotu, böyle tehlikeli. Ha-ha-hayt. Fasaryadan bunlar. Virt ve de cirt. Zıbarıp gittiğinizde toprak kurtçukları, çıyanları sizin gül gövdelerinizle beslendiği zaman göreyim sizi. Eşkıya kurtçuklar, cani çıyanlar, kötü bakteriler. Ha-ha-hayt.

Kreindler’in kafatasını nasıl çıkarıp kaldırdım, beynini kızgın tavaya azcık gösterip tattırdım namussuza. Pek beğendi, ‘kendini’ pek beğendi. Ama asil söylemek istediğim şey başka . Biliyorsun, ben tıp doktoruyum. Arada sana gönderdiğim mektuplarında imzamın sonuna MD unvanımı iliştiriyorum ya. Hatırla. Hatta senin omuzundaki kurşunu da çıkardım, yaranı kapattım, güzelce diktim. Okuluna gittik bu bokun. Ama sorarsın tabi niye psikiyatrist oldun diye? Psikiyatri de cerrahi güzelim. Ruhu güzel güzel kesip biçiyorsun. Pirzolalık yerleri var, kokoreçlik yerleri var. Kanıyor, dağılıyor. Dikiş atıyorsun. Gövdeye yamyamca atak ettiğim gibi ruha da saldırırım ben. Verger salağını yüzünü kesmeye öyle teşvik etmedim mi? Sen beni ilk ziyarete geldiğinde (ne kutlu gündü o, unutamam) yan hücredeki hemşo sana dalaşmıştı da, bir öğleden sonra konuşmayla, telkinle, dilini koparıp aldım salağın. Kendinle beslenmesini bilemediği için de kopuk dil lokması boğazına oturdu, zıbarıp gitti. Tabii dil çok kanlı bir organdır, koptu mu bir başka kanar. Kendinde boğuldu namert.
Ne diyordum, ha, Kreindler’in kellesi. Düşün bir, bir kalp cerrahi göğüs kafesini açmış, iman tahtanı ayırmış, bypass yapacak. Gördün mü sen bu ameliyatı? Öyle senin gördüğün çatlak patlak cesetlere benzemez ameliyat masasında yatan insan gövdesi. Temizdir, yıkarlar paklarlar. Ameliyat yarası simetrik, tertipli bir şekilde açılır. Bazı kurbanlarıma bahsetmişimdir bu güzelliği. İtalyan dedektif Pazzi mesela. Karnini, içindeki kocaman karanfil acilsin diye yarıverip, sonra da kütüphanenin balkonundan bir demet gibi sallandırdım. Ayni tabloyu daha önce kaçışım sırasında da kullanmıştım. Birinin gövdesini kes biç, estetize edip takdim et, bak o zaman bu hipnotik etki nasıl oluyor. Aklini bağlarsın zavallıların. Bu küçük numara sayesinde hapisten kaçmıştım. Ha bir de en beklenmeyen olağan şeyin arkasına saklanmak var, polislerden birinin derisini yüzüp, yüzüme yüz diye takmıştım. En bilgi verici şey diye bilirsin oysa arkasına en kolay şekilde saklanılacak şeydir, KIMLIK. Fazla geviş getirmeyelim ama bak, bu başka bir bahis. Pazzi’deki estetik daha başka bir şey, oradaki olay küçük adamı (Marcello Maestroanni’ye benziyordu herif napayım) ve yüzüne gözüne bulaştırdığı açgözlülüğü kutsuyorum.
Ameliyat odasına dönelim tekrar. Geldik mi? Göğüs kafesi acık, dolaşım sistemini makinaya bağlamışlar. Simdi düşün bir an, sistemin her yanına işlemiş RASYONELLIK iptal olsun. Büyük harf rasyonalite yitip gidince cerrahin elkitabındaki bypass ameliyatı prosedürlerini birbirine bağlayan kurgu da silinip gitsin. Cerrah, vakasını önemsemesin, bypassa bosverip, at yarışlarına gitsin. Olmaz dersin ben de diyelim ki yani derim.
İşte Kreindler’e irrasyonel bir cerrah gibi yaklaşmışım. Senin omuzun için aklim başımdaydı o başka. Ama Kreindler’de ruh ve gövde cerrahisini estetik bir ayin tertibiyle nasıl birleştirmişim? Herifin kafayı, hayatını tehdit eden bir tümörü çıkarmak için açıyor olsaydım, aman doktorcum, canim cicim doktorcum. Morali bozuk diye azcık narsisistik takviye yapsaydım psikoterapiyle ki sol frontal lobundan bir parça yedirişim onu temsil ediyor, yine aman doktorcum, yaman doktorcum. SERSEMLER. YALAKALAR. Hem ruhunuz, hem gövdeniz gezinti güvertesi, lunapark, tatbikat meydani, ondan sonra da bu yolgeçen hanlığını yüzünüze vuran estetik eserlere pislik muamelesi çekiyorsunuz. IKI YUZLU DUMBUKLER.
Heh he.

Sevgili Clarice,
Utancını ve insanların kınamalarını heyecanla izledim. Kafese kapatılmış olmamın nahoşluğu dışında kendiminkinden asla rahatsız olmamıştım, ama sen taze bir bakış açısına ihtiyaç duyuyor olabilirsin.

Hücredeki tartışmamız sırasında babanın, ölü gece bekçisinin, senin değer sisteminde hayli önemli yer kapladığını gördüm. Sanırım Jame Gumb’ın işine son verme başarın seni en çok gururlandıranıydı, çünkü babanı bunu başarırken hayal edebiliyordun.
Şimdi FBI’ın kara listesindesin. Hiç babanın oralarda bir yerlerde, senin üstünde, örneğin bölüm şefi olduğunun – belki Jack Crawford’dan daha iyi bir yerde – bölüm müdürü olduğunun ve senin yükselişini gururla izlediğinin hayalini kurmuş muydun?

Acaba başarısızlığın karşısında şimdi onu senden utanırken görüyor musun? Senin başarısızlığın yüzünden çökmüş. Gelecek vaat eden bir kariyerin aptal ve hüzünlü bir sonu? Babacığın kendini aptal bir bağımlıya vurdurttuktan sonra anneni, mecbur kaldığı bayağı işleri yaparken görüyor musun?…
Başarısızlığın onlara da yansıyacak mı, insanlar sonsuza kadar senin anne ve babanın bir hortumun kıçlarındaki donu aldığı , gereksiz beyazlar olduğuna mı inanacak?

Bana doğruyu söyle özel Ajan Starling.
Daha ileriye gitmeden önce biraz ara ver.
Şimdi sana, sahip olduğun ve sana yardımı dokunacak bir yeteneğini göstereceğim. Sen gözyaşlarına boğulmadın, sadece soğan doğruyorsun.
İşte faydalı bulabileceğin bir zihinsel alıştırma.

Bunu benimle birlikte bizzat eyleme dökmeni istiyorum: Kararmış demir tavan var mı? Sen Güneyli bir dağ kızısın, böyle bir tavan olmamasını düşünemiyorum. Tavayı mutfak masasına koy. Masanın üzerindeki ışıkları yak. Tavaya bak Clarice. Başını eğ ve aşağı bak. Eğer bu senin annenin tavasıysa, ki büyük olasılıkla öyledir, onun yanında yapılan tüm konuşmaların titreşimlerinin moleküllerini taşıyor olabilir. Karşılıklı sarf edilmiş bütün laflar, önemsiz haysiyetler, ölümcül itiraflar, önemsiz felaket haberleri, diş gıcırtıları, ilanı aşklar. Otur Clarice. Tavaya bak. Hayli kullanılmış bir tavaysa siyah havuza benziyor olmalı? Yoksa dipsiz bir kuyuya mı? Yansımanı, yüzünün ayrıntılarını orada göremiyorsun, ama gölgen orada, değil mi? Ardındaki ışığın tutuşturduğu saçlarının halesiyle siyah yüzeye vuruyor gölgen.
Biz gelişmiş karbondan ibaretiz Clarice. Sen, tava ve baban hepiniz bir zeminin üzerindesiniz, tava kadar soğuk. Bütün her şey hala orada. Dinle.
Gerçekte nasıl insanlardı, anne ve baban, nasıl yaşadılar. Kalbini kabartan hayallerden değil, elle tutulur hatıralardan söz et. Senin baban neden bölüm şefi değildi, çevresini saran bir maiyetten yoksundu? Sonunda büyüyene kadar yanında olma konusunda başarısız olsa da, annen sana bakmak için neden otellerde temizlik yapmak zorunda kaldı?
Mutfağa dair en canlı hatıran nedir? Hastane değil, mutfak.
Annem babamın şapkasındaki kan lekelerini temizliyordu..
Mutfakta geçen en güzel hatıran nedir?
Babam ucu kırık eski çakısıyla portakallar soyuyor ve bana dilimler uzatıyor…
Senin baban, Clarice, yalnızca bir gece bekçisiydi. Annen ise bir oda hizmetçisi.
Federal polisteki büyük kariyer senin mi, yoksa onların mı düşüydü? Köhne bürokrasiyle iyi geçinmek için baban kaç kere önlerinde eğilmek zorunda kaldı? Kaç kıç öptü? Hayatında hiç onu dalkavukluk yaparken veya kuyruk sallarken gördün mü?
Müfettişlerin hiçbir değer kırıntısı sergiledi mi Clarice?

Annen – baban, peki ya onlar?
Eğer öyleyse, aynı değerlerden mi söz ediyoruz?
Önündeki dürüst demire bak ve söyle bana. Rahmetli aileni hayal kırıklığına uğrattın mı? Kıç yalamanı isterler miydi? Ne kadar istersen o kadar güçlü olabilirsin.

Sen bir savaşçısın.
En kararlı element Clarce, peridot cetvelinin ortasında, aşağı yukarı demirle gümüşün arasındadır.
Demir ile gümüş arasında, sanırım bu sana yakışır.

Tatlım (kaymaklı ayva tatlım yani). Kendine iyi bak. Sana çok söyleyeceğim şey var, sana sonsuza değin konuşmak istiyorum. İkilik halinden seninle birlik haline yürümek, ah, bunun olasılığı beni heyecandan tir tir titretiyor. Sen, bir tek sen, kendi gövdemden ayrı olarak duyumsayabildiğim sevgili bir konaksın. Sen, bir tek sen, hürmetime mazharsın. Sen, bir tek sen, dokunduğumda ufalanıp gitmiyorsun. Sen, sevgilim, tek gerçek şeysin.

Hizmetkârın,
Hannibal Lecter

 

Derleme: Nurdal Durmuş

izdiham


Doktor Hannibal Lecter Thomas Harris’in yazdığı kitap serisindeki kurgusal karakter. Red Dragon kitabıyla ilk kez ortaya çıkan bu kurgusal karakter zeki bir psikiyatrist ve yamyam seri katildir.

İlk film olan Manhunter da Red Dragon kitabından uyarlanmıştır ve filmde Lecter’ı Brian Cox canlandırmıştır. 2002 yılında yine bu kitaptan uyarlanan ikinci bir film uyarlaması daha çekilmiştir. Bu filmde karakteri Anthony Hopkins canlandırmıştır. Kendisi daha önce The Silence of the Lambs ve Hannibal filmlerinde bu karakteri canlandırmıştır. Hopkins, 1991 yılında En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülünü Lecter’ı canlandırdığı The Silence of the Lambs filmiyle almıştır. Hopkins filmde yalnızca 24 dk. görünmüştür.
2003 yılında Hannibal Lecter, (Hopkins tarafından canlandırılan) Amerikan Film Enstitüsü tarafından hazırlanmış olan AFI’s 100 Years…100 Heroes and Villains listesinde sinema tarihindeki en önemli kötü karakter olarak yer almıştır.

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın