Hande Gündüz, Yeşil Ejderha

Kıyamet koparsa bana haber verin  (beni tanıdınız sanırım).
 

Bu çocuktan korkuyorum. Yine ne oldu? derdi babam. Şuncacık çocuktan korkacak ne var? Öyle diyeceğine, dur da önce bugün olanları bir dinle. Sonra beni odada bir başıma bırakıp başka bir odaya giderlerdi. Böyle, böyle, böyle, diyerek anlatırdı annem. Yaa, derdi babam. Ya… Böyle, böyle, böyle, diye devam ederdi annem. Hımm, deyip susardı babam. Koltukta oturup bacaklarımı sallardım. Cama başımı yaslardım. Kollarımı kavuştururdum. Sonunda babamla annem odadan çıkardı. Babam karşıma otururdu. Şimdi, yasaklıyorum. Bunu, bunu, bunu, bir de böyle tuhaf masallar anlatmayı. Kuzum, yok artık bunlar, bitti. Başımı sallardım. Annem kapıdan çekilince, babam kıpırdaşan kısa bacaklarıma bakıp güler, Bundan sonra yok, ama sen bugün çocuklara anlattığın o masalı bir de bana anlat bakayım, derdi. Gidip yanına oturur, en başından anlatırdım. Masalımdan kuşku duymasın diye de arada bir durup, Bak gerçekten baba, derdim, gerçekten. Ama kitaplar insanları yutmaz ki, derdi babam. Ama resimler konuşmaz ki… Ama kediler savaşmaz ki…

Elimdeki üç boyutlu karton kitabın havuzlu meydanındaydık. Üstümüzde sapsarı, yusyuvarlak bir güneş vardı. Kırmızı-beyaz çizgili şemsiyeler rüzgârda dönüyordu. Geniş camlı kafenin önünde, kaldırımdaki masalardan birinde oturuyorduk. Yanımızdaki masada bir anne-kız, öbürlerinde sevgililer, arkadaşlar, balonlu, dondurmalı çocuklar vardı. Hemen önümüzdeki havuzun serinliği bize kadar geliyordu. Herkes gülümsüyordu. Ama herkes gülümsemez ki, dedi babam. Ne içersiniz? diyerek yaklaştı garson. Babam az şekerli bir Türk kahvesiyle bir limonata ısmarladı. Yan masadaki anne, kızını azarlıyordu. Nasıl aldatırsın sevgilini? Üstüne üstlük çocuğun arkadaşıyla. Anne, oldu bir kere, dedi kız. Ah, tam da birlikte tatile gidecektik. Uçak biletleri alındı, otel rezervasyonları yapıldı. Şimdi benden ayrılmak istiyor. Anne başını çevirdi. Biraz ötemizde, otobüs durağındaki genç kadın saatine bakıyordu.

Sayfayı çevirir çevirmez maviliğin ortasına düştük. Su buz gibiydi. Bir yunus sürüsü dalgalara bata çıka bir uçtan öbür uca ilerliyor, albatroslar bulutların arasından siyah gözlerini kırpıp kanat çırpıyordu. Az ötede mercan kayalıklarının kızıllığı yüzeye vurmuştu. Uçsuz bucaksız denizin ortasında bir gemi, ağzından köpükler çıkan denizle boğuşuyordu. Birden geminin yelkenleri arasından kırmızı bir kumaş havalandı. Uzun uzun yükseldi, gerindi, dalgalar gibi koştu havada. Dört ucunu kaldıracak gücü olmadığından mı bir ucunu suya bırakmıştı? Yoksa denize dokunmayı mı istemişti? Uçtu, uçtu, bir ucu suda. Sayfa hareket edince, yunuslar baş gösterdi lacivert dalgaların arasından. Şaştılar kendi kendine uçan kumaşa. Rüzgâr, dediler, Rüzgâr yapıyor bu işleri. Albatroslar inanmadı yunuslara, Bu işin içinde bir iş var, dediler. Sayfa kapanırken gemi battı, yunuslar derinlere daldı, sular karardı. Ben fazla açılamam dönelim, dedi babam.

Biraz ilerleyince yan masadaki annenin garsonu yanına çağırdığını, Su neden bu kadar pahalı? dediğini duyduk. Sayfayı hareket ettirince elleri kolları aşağı yukarı gidip geliyordu. Neden bu kadar pahalı? Bu paraya bakkaldan beş şişe su alınır. Kızı biraz mahcup, elindeki dergiyi karıştırıyordu. Garson, başını kaldırıp havalara bakındı, Bizim kafede böyle. Ne arzu ederdiniz? Durağa bir otobüs geldi. Otobüsten inen genç adam hızlı adımlarla kadına yürüdü. Saatini tutuyor, gülümseyerek, nasıl olup da geç kaldığını anlatıyordu. Kadın hiçbir şey söylemeden dinledi. Adam ona sarılmak için yaklaşınca iki elini adamın göğsüne dayadı, hızla geriye itti. Adam ileri geri sallandı. Artık ikisi de gülmüyordu. Gördün mü? dedi babam. Kadın hızla sayfanın köşesine yürüdü, adam da arkasından.

Yeni sayfa yumuşak, kaygan ve parlak bir kumaştan yapılmıştı. Ellerimle dolaştım üstünde. Kırmızı gökyüzüyle kırmızı toprağın üzerinde diyar diyar bahçeler seriliydi. Yeşil dallar, üzümleri, karanfilleri, sümbülleri yol yol sarıyordu. Kuşlar güllerin kulaklarına üflüyor, kalp çileklerin kokuları etrafta geziyordu. Sanki bahçede rüzgârlı bir gündü de bütün çiçeklerin yüzleri aynı yana dönüktü, bulutlar aynı yöne uçuyordu. Sanki hepsi gerçekti de biri tutup kısmıştı kumaşın içine bu diyarları. İşte, en ortasında gökyüzünün, arka pençeleriyle kuyruğu güllere değen yeşil bir ejderha vardı. Karnını okşayınca, kanatlarını açıyor, gölgesini bahçelerin üstüne düşürüyordu. Ateşten bir şarkı dolanmıştı diline. Kanatlarını savurdukça etrafa kumaşın bulutlu, eski kokusu yayılıyordu. Sıcak rüzgârıyla dalgalanıyordu saçlarımız. Babam, Çok sıcak oldu. Nerde kaldı bu garson? dedi.

Genç kadın koşar adım yürüyor, köşe başlarında duvarın arkasına saklanarak adamın arkadan gelip gelmediğine bakıyordu. Sayfayı oynatınca, başını duvarın ardından bir eğip bir kaldırıyor, bir eğip bir kaldırıyordu. Geldiğini görünce, yürümeye devam etti. Adamın endişeli bir hali vardı. O sırada sayfanın köşesinden bir otobüs daha geçti. Üstüne bir ağaç kovuğuna saklanmış, avcısını bekleyen tam donanımlı bir tavşanın resmi kaplanmıştı. Aşağıda, anneyle kızı düşünceli, çay bardaklarını karıştırıyordu. Demek senden ayrılmak istiyor, dedi. Kız başını salladı, çayından bir yudum aldı. Anne bacak bacak üstüne atmış, üstteki ayağını hızlı hızlı sallıyordu. Hemen şimdi telefon edip biletini iptal ettireceğini, tatile çıkmaktan vazgeçtiğini, hatta ondan ayrılmak istediğini söylüyorsun. Ama ayrılmak istemiyorum ki, diye itiraz etti kız. Anne üsteledi. Duydun mu dediğimi? Hemen şimdi arıyorsun. Kız elinde telefonla uzaklaştı. Babam bana doğru eğildi, Öff ne çok konuşuyor şu yandaki kadın. Genç kadın sayfanın köşesindeki saat kulesinin altına gelmiş, belli etmeden geriye bakıyordu. Sonra dönüp kayboldu.

Ee, şimdi ne var sırada? dedi babam. Eski bir pazaryeri, pazarlık yapanlar, bağırışlar, çığırışlar, hatta hırsız maymunlar bile vardı. Müşteriler, kumaş tezgâhına serili renk renk kumaşların içinden en alımlısını arıyor, yıllardır açılmamış toplar, el değince mutluluktan yerlere devriliyordu. Bir adam, üç kumaşı bir koluna yatırmış, öbür eliyle kırmızı bir kumaşı çekiyordu topların altından. Sayfayı aşağı yukarı hareket ettirdim. Kumaşı çekti, çekti, ta ki bahçeleri eline gelene, kuşları savrulana, üzümleri yerlere dökülene dek. Sonra yeşil ejderhayı görüp durdu. Bu kaça? dedi. Öteki müşteriler de kumaşlar da durup baktılar kırmızı kumaşa göz ucuyla, dinlediklerini belli etmeden. En hesaplısını seçtin beyim, dedi tezgâhtar. Ne yalan söyleyeyim, rüzgârlı bir gündü, uça uça gelip tezgâhıma kondu. Şaşırdı adam, kumaşı kolundaki öbür kumaşların üstüne yatırıp topları karıştırmaya devam etti. Arada bir, kırmızı kumaşı açıyor, en az öbürleri kadar güzel bir kumaşın nasıl olup da bu kadar uygun bir bedeli olduğuna inanamıyordu. Baktı, baktı ve inanmanın ne kadar zor olduğuna karar verdi. Oysa şöyle yüksek bir bedeli olsa, içi rahat, salınarak çıkacaktı pazar yerinden, en iyi kumaşı aldığına inanarak. O bunları düşünürken üzerinde mor geyikler gezinen mavi bir kumaş açıldı önüne. Çok zevklisiniz, dedi tezgâhtar, bu tezgâhın en pahalısı. Adam hiç düşünmeden, kırmızı kumaşı bıraktı tezgâhın üstüne. Kumaşın üstündeki mor geyikler göz kırptı ejderhaya. Ejderha tezgâhın üstünde yattı, tek başına kalıncaya dek. Ne adama, ne tezgâhtara, ne de mor geyiklere kızgındı. Akşam oldu, pazar toplandı.

Kız, Anne inanamayacaksın, diyerek masaya döndü. Aynen dediğin gibi yaptım. Arayıp tatile onunla gitmekten vazgeçtiğimi, uçak biletimi iptal ettireceğimi söyledim. Bunları duyunca nasıl üzüldü, nasıl üzüldü sana anlatamam. Çok ısrar etti, lütfen gel, tekrar konuşalım, dedi. Ben de, Peki, dedim. Anne, başını sallayarak gülümsedi. Gördün mü? Anne sözü dinle biraz. Anne, iyi ki varsın, dedi kız. Bu sırada, genç adam, sayfanın üst köşesinden göründü. Sevgilisini daha önce hiç sevmediği kadar sevdiğine emindi artık. Kadın durdu. Herkes yine gülümsüyordu.

Son sayfaya gelmiştik. Nerede kaldı kahveyle limonata? dedi babam. Hemen geliyor efendim. Hadi artık kalkalım, dedi anne. Suyu unutma. Boş ver, dedi kız, yol boyunca şişeyi elimizde mi taşıyacağız? Anne sinirlendi. Taşıyacağız tabii, bakkaldan aldığımız su değil ki o. Onca para verdik biz o suya. Biraz sonra garson göründü, kahve ve limonatayla. Tepsidekileri masaya yerleştirirken birden durdu. Şuraya bakın, dedi, parmağıyla yukarıyı göstererek, Şu işe bakın, böyle şeyler sadece masallarda olur sanırız. Başlarımızı kaldırdık. Uzun kuyruklu yeşil bir ejderha, üstümüzde süzülüyor, pençeleri arasında tuttuğu makineyle fotoğrafımızı çekiyordu. Herkes hayretle yukarı baktı. Çocuklar el salladılar. Gördünüz mü? Bir pençesinde de limonata var. Yok canım, dedi babam, daha neler.

 

 

 

Hande Gürbüz, sabitfikir

İZDİHAM

 

 

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: