Handan Acar Yıldız, Sapsarı Bir Öykü

Avcılar, içlerinde yaşamlarını sağlayacak hiçbir anı kalmasın diye defalarca vururlar süngeri teknenin zeminine. Sonra hafif havaya kaldırıp diğerlerine hiza tutarak rengini kıyaslarlar. Hâlâ rengi farklıysa, içinde taşıdığı anılar var demektir. Ölmemiş demektir. Tekrar vurulur tabana. Biriktirdiği tüm çığlığı sarıldığı kayadan koparılırken attığı için artık bağırmaya gücü de yoktur süngerin.
Adımız başka olmalıydı, diye düşündü iskeledeki süngerlere bakarken. Güneş renklerini değiştirmek için son ışıklarını salıyordu üstlerine. Onun da saçları güneş vurdukça sararırdı. Süngerler gibi…

‘Hem âşık hem avcı olmamalıydı adımız. Süngere bu kadar âşıkken adımız avcı olmamalıydı…’

Güvertedeki süngerlerden birini eline aldı. Büyük ve ilginç şekilli bir süngerdi. İskeleye atladı. Eve yürüdü. Arada elindeki süngere bakıyordu. Nasıl bir serüven izleyecekti kim bilir? Burnuna götürdü, kokusunu içine çekti. Karaya ayak basmak için iki nedeni vardı. İki kadın… Annesi ve sevgilisi. Onlar olmasa, kara denilen ve yürürken sallanma ihtimalini insana tanımayan bu zemine ayak basmazdı. Bahçe kapısını açtı. Mis gibi börülce kokuyordu. Keskin kokan her şeyi neden bu kadar sevdiğini bazen merak ederdi. Yosun, deniz, sünger, börülce…
‘Anne, hangisini seçeyim?’

‘Önce börülce ye tabii ki evladım, pilavı ardından yersin. İstesen karıştırarak ye!’
‘Of anne of! Sen börülce pilav diyorsun. Hiçbir şeyi karıştırma şansım yok! İç içe geçmiş iki sevgiyi ayırmak zorundayım sadece. Seçmediğim, içimde büyüyecek. Hangisi içimde büyüdüğünde daha az acı çekerim?’

Odasına geçti. Tekneden getirdiği süngeri masanın üzerine koydu. Süngerin girinti çıkıntılarında gözlerini dolaştırırken tutkusunun nedenini düşündü. Sebebin sahipten gizlendiği bir tutkuydu bu. Çok güçlüydü.  Görünmez olduğu için yok edilmesi imkânsızdı. Her geçen gün daha derinine işliyordu. Onu yenmeye çalışmak, elinde keskin bir kılıç tutuyorken gözlerinin bağlı olması gibiydi. Kılıcı salladıkça tutkusunu değil de kendini yaralama ihtimali vardı.

Süngerin delikleri büyüdü büyüdü ve onu içine aldı. Gözlerini kapadı. Şimdi bir süngerin içindeydi. Duvarlarına dokundukça onun taşıdığı özellikler daha da anlam kazanıyordu. Karanlıktı süngerin içi. Etrafı göremiyor ama elleriyle yüzeyine dokunuyordu. Öldüklerinde aynı renge dönüşürdü süngerler. Tıpkı insanlar gibi. Avcılar tarafından toplandıklarında kontrol için yan yana dizilirlerdi. Hiçbir canlıdan beklenmeyecek kadar aynılık beklenirdi onlardan. Aynı renge dönüşmeleri öldüklerinin ispatıydı. Rengi farklı olan varsa, bu onun hayat işaretiydi. Rengini koruması, hayatının kanıtıydı süngerin. İşte o zaman alıp yere çalardı onu avcı. Tutunduğu kayadan kopmadan önce içine biriktirdiği son âhı da teknenin güvertesine kustuğunda ölürdü sünger. Ona âşık olduğunu iddia eden avcısının son yere çalışıyla kaybederdi âhını. İlk ölümünden sonra cansız haliyle ikinci ölümü beklerdi.

Gözlerini açtı. Yine süngerin dışındaydı. Onu tekrar içine alır diye bakmaya korkuyordu. Bir süre gözlerini yere indirdi. Fakat istem dışı kaldırarak yine izlemeye başladı süngeri.

‘Adımız hem âşık hem de avcı olmamalıydı’ diye mırıldandı. Süngeri öldüğünü anlayıncaya kadar zemine çalarlardı teknede. Kolu ve bacağı olmayan bu canlıyı… Tekrar tekrar.  Suçluluk duydu bunu hatırlayınca. Öldüğünde rengi gibi kokusundan da vazgeçerdi sünger. Öldükçe kokusu uçar, yeni bir kokuya bürünürdü. Süngerin bedeni kötü kokardı da cesedi kokmazdı. Belki de cesedi kötü kokmayan tek canlıydı onlar. Yeni kokusuna vurgundu süngerin. Onu dönüştürdükten sonraki kokusuna. Bu nedenle adı hem âşık hem de avcıydı. Dönüştürdükten sonra sevebildiği için…

Şimdi iki aşktan birini seçmek zorundaydı. Süngerin iki kez ölebilen tek canlı olduğunu hatırladı. İçine çektiklerini taşıyarak yaşayıp tüm taşıdıklarını kusarken ölüyordu. Kafası sersem gibiydi. Tekrar tekrar tekneye vurulmuş bir sünger kadar sarhoş hissediyordu kendini. Zihni anılarını kusuyordu. Sözlerini… Tek hücreli varlıklar ölüme direnemezler. Peki, ölüme direnebilmek iyi bir şey miydi? Çırpınacak kolları bacakları yoktu süngerin. Çırpınamazdı. Kolları ve bacakları olduğu için çırpınabilen insandan daha mı az acı çekerdi ölürken? Her canlı öldükten sonra kararırken süngerler öldükten sonra beyazlaşıyordu. Tüm canlıları, içinde biriktirdikleri öldürürken, süngeri, içinde biriktirdiklerini kaybetmek öldürüyordu. İlk ölüme sessizce boyun eğmelerinin intikamını ikinci kez ölerek mi alırlardı? Ya o? İki aşktan birini seçtiğinde kaç kere ölecekti? Uyuya kaldı. Bütün gece rüyasında bir süngerin çığlığını duydu.

Tekne açılırken ufuktaki kızıllık beyaza dönüşüyordu. Üzerindeki yün kazak varlığını hissettirmeye başlamıştı. Dalış sırası gelene kadar yün kazakla otururlardı güvertede. Yaz sıcağında hem de. Dalış öncesi su içilmez yemek yenilmezdi. Yemekten içmekten kesen bir aşktı onlarınki. Çok susuz kaldıklarında bir iki yudumdan fazlasını içmezlerdi. Sıcaklık otuz dereceden fazlaydı ve yün kazağı derisini iyice kızıştırıyordu. Suda 40 metrenin altına inince sadece mevsim değil, kıta da değişirdi dünyasında. Dişleri takırdatan, tir tir titreten o soğuk… O soğuğun öncesinde iyice ısınmaya çalışırlardı.

‘Kazağını ters giymişsin’ dedi arkadaşı.

Kazağını çıkardı. Çevirip tekrar giydi. Arkadaşları gürültülü bir kahkaha koparttılar.

‘Oğlum, yine ters giydin! Ha bu seferki çift dikiş ters oldu!’

Bir yandan akşamdan beri ölçüp biçtiği sözler bir yandan güneş kızdırınca arkadaşlarından dalmak için öncelik istedi. Suyun serinliği ve üşümek belki düşüncelerini dağıtır, bu ağır yorgunluktan onu kurtarırdı. Dalgıç kıyafetini giydi. Suya kendini bıraktı. Önce kızgın güneşten ayrılmanın serinliği sardı bedenini. Hep böyle olurdu. Bu serinlik çok kısa bir süre sonra üşümeye dönüşürdü. Kırk metreden aşağı indiğinde ise dişleri birbirine vururdu. Çok aşağı inmek zorunda kalmadan sünger dolu bir kayaya rastladı. Yaklaştı. En büyük süngeri iki yanından kavradı. Çekmeye başladı.

Bir şey dokunmuştu ona. Tutmuştu. Neydi bu? Her şeyden habersiz sünger, kendisine dokunan eli şefkat eli zannetmişti. Bu dokunuşun onu ölüme sürükleyeceğini bilemezdi. Denizin ve mavinin serinliğinden alıp güneşin alnına atacaktı. Kurutacak, susatacaktı. O kadar susatacak ki, sonraki yaşamında sudan çıkmasa da suya kanamayacaktı. Tuzdan ayıracaktı. Sonra tattan. Köpüklü sularda tuz kokusuna hasret kalacaktı. Deterjan köpüğüyle denizköpüğü arasındaki farkı en iyi bilen o olacaktı. Sahte bir baloncukla hakiki ve coşkun bir köpürme arasındaki farkı da en iyi sünger bilecekti. Bazısı bir yastığın veya koltuğun içinde ebediyete kadar karanlığa gömülürdü ki o karanlıkta maviden iz yoktu. O karanlıkta nem ve rutubet vardı. Yeni yaşamında ikinci kez öleceğini de bilemezdi sünger.

Ona dokunan el onu çekiştirmeye başladı. O zaman diğer süngerlerin çığlığı geldi aklına. Nedenini bilmediği ama acı bir sonun habercisi olan çığlık. Tüm yaratılmışlar, çığlığı da acıyı da içgüdüsel olarak bilirlerdi. Öğrenmeden bilirlerdi. Eyvah dedi, sıra şimdi bende. Sesim çok çıkmasa bari. Utanmıştı. Diğer süngerlerin onu duymasından da ona acımalarından da utanmıştı. Şimdi onu tutup koparacak olan bu her ne ise, o da duyacak mıydı bu çığlığı. Allah’ım, bari koparıcım sesimi işitmese, dedi. Bu zevki bari ona tattırmasan! Çekiyordu şimdi onu iki yanından. Önünden yüzerek geçen balıklar gibi yüzgeçleri yoktu onun. Çırpınacak tek bir uzvu yoktu. Ayrılıyordu. Bulunduğu yere en bağlı olduğu nokta direniyordu. Onunla gelmeyecekti en derindeki parçası. O zaman derin bir nefes aldı. Denizi, yurdunu, varlığı, hayatı içine çekti. İçine çekti ve tuttu. Gözenekleri büzüştü. Her şeyin bittiği an mıydı?

Sünger kopmak üzereydi ki, nefes aldığında borudan hava gelmediğini fark etti. Koparmak üzere olduğu süngeri bıraktı.

Sonra bıraktı onu tutan el. Hızla bıraktığını, savruluşundan anladı. Bu an, avcısı gibi süngerin de kadere en fazla inandığı andı. Avcı ve sünger kadere aynı güçle aynı anda inanmışlardı. Asılı kalmıştı ama koparılmamıştı. Sevindi sünger. Gözenekleri tekrar açıldı. Yaşadığına sevindi. Yerinden koparıldığında öleceği yanılgısını taşıyordu. Hâlbuki özlemenin ne olduğunu öğrenmeden ölmek nimet olurdu. Her şeyi içinde biriktiren bütün canlılar gibi özlemeyi öğrenerek ölmeye mahkûmdu sünger.

Felaketi ilk anda şaka gibi algılayan yanı vardır herkesin. Gerçeğe direnen yanı… ‘Benim başıma gelmez’ diye düşündüğü yanı. Bütün aşamaları geçti. Gerçeğin şakası yoktu. Başlık ve elbiselerinden hızla kurtuldu. Bu nefesle yukarı çıkması için mucize gerekiyordu. Belaya inanıp inanmamaya karar verirken yeterince vakit kaybetmişti. Mucizeye inanmayı bekleyecek vakti yoktu. Zamanın en küçük dilimine bile ihtiyacı vardı. Şimşek gibi yukarı attı kendini. Vurgun yememek için dua ediyordu. Hızla yukarı çıkmak vurgunun davetçisiydi. Hiç bu kadar kadere inanmamıştı. Tüm hayatı gözlerinin önünden geçti. Sevdikleri… Babasının öldüğü gün… Ölseydi gözü arkada gidecekti. Hiçbir şey yaşamamıştı daha. Çok erkendi ölüm için. Allah’a inancı sonsuzdu. Hesap vermekten korktuğundan değil, ne sevdiklerini ne de hayatı terk etmek istemediğinden direndi. Bir şey paçasından aşağı çekiyordu. Ölüm olmalıydı bu. Kollarıyla yukarı doğru kulaçlar atmaya başladı. Korktukça ciğerlerine hava, kol ve bacaklarına güç doldu. Bir ara aşağı baktı. Koyu mavi karanlığa baktı. Arkasında kalmıştı ölüm.

Başını sudan çıkardığında inanamıyordu olanlara. O mesafeyi kendi nefesiyle yüzmesine mi vurgun yememiş olmasına mı şaşmalı bilemedi. Derin bir nefes aldı. Başını güneşe doğru kaldırdı. Karaya çıkmamıştı ama tekneye çıktığında karaya çıkan insanların güveni vardı içinde. Onun kadar çok süngeri kimse toplamasın diye her zaman arkasındaki kişiyi, en yakın arkadaşı bile olsa yanıltırdı. Şimdi öyle anlamsız geliyordu ki bu küçük hırsı. Aşağıda bir hazine buldum ama hava kesildi, dedi.

Yaşama sevinci yerini asılı kalma yorgunluğuna bırakmıştı. Kökünü aşağı çekiyordu. Asılı kalmaktan o kadar yoruldu ki, enerjisi o kadar tükendi ki kopmak istedi. Asılmaktansa kopmak… İşte böylece ikinci bir ah birikti süngerin içinde. Bir gölge yine yaklaştı. Onu tuttu. Ufak bir çabayla kopardı. Parçası kayada kalmıştı. Sünger bir daha buraya dönemeyeceğini biliyordu. Ölmeyi bekledi ama ölmedi. Avcının elindeydi ama ölmemişti. Avcının filesinde yerini alırken sadece yurdunu değil ölümü de özleyecekti.

Kıpırdamadan oturuyordu teknede. Hiç konuşmuyordu. Vurgun yese bu kadar olurdu. Hatta bir ara arkadaşları halinden şüphelenmişler basınç odasına almak istemişlerdi. Arkadaşlarına ‘Sabah kazağımı ters giymiştim. Çıkartıp tekrar ters giymiştim’ dedi. Bilincini, şaşkınlığıyla ispatlamıştı böylece.

Hafızası yerindeydi. Hatta yenilenmişti. Aynı ömrü birkaç dakikada ikinci kez yaşadığından kendini yorgun ve yaşlı hissediyordu. En fazla, unuttuğunu sandığı anlar geçmişti gözlerinin önünden. Bunun yorgunluğuydu onunki. Kararını şimdi daha kolay vermişti. Süngeri bırakacaktı. O süngeri bıraksa bile sünger onu bırakacak mıydı?

Çok aydınlık bir yere çıktılar sonra. Islak ve kuru arasındaki farkı hemen kavradı sünger. Kupkuru bir yere çıkmışlardı. İçinden bir şeyler çekiliyor, büzüşüyordu. Hala ölmemişti, ne garip! Canlılar içlerinden bir şey çekilirken öleceklerini zannederler, ki bu çok büyük bir yanılgıdır. O da bu yanılgıyla çıkmıştı tekneye. Güneş üzerine vurdukça sıkılaştı, kapladığı alan küçüldü ama anıları hâlâ içindeydi ve ölemezdi. Tekrar dokundu ona bir el. Havaya kaldırıp yere vurdu. Denize özlemini, kaya üzerinde kalan o en küçük  parçasına özlemini kustu sünger. Biraz daha yaklaştı ölüme. Sonra bir el onu yerden aldı, havaya kaldırdı ve tekrar yere vurdu… Tekneye son kez vurulduğunda kustuğu ah, kayadan koparılırken içine çektiği ve yalnız diğer süngerlerin duyabildiği ahtı.

Dönmemek üzere tekneden iskeleye atlayacakken, bir ayağı teknede bir ayağı havadayken geriye baktı. Güneş, sarının güzelliğinin kendisiyle yarıştığı süngerlerin üzerine vurmuştu. Döndü. Süngerlerin içine attı kendini. ‘Süngerciye kız vermem’ demişti adam. Süngerleri kucaklıyor, kokluyordu. Süngerle birlikte denize ve sonsuzluğa da veda etmek zorundaydı. Birkaç saat önce ölümle burun burunayken gözünün önüne ilk gelen o olmasaydı süngeri tercih ederdi. Tercihini yapmıştı ama geride bırakmak da hiç kolay değildi. Ağladığını fark etmeyip şarkı söylediğini zannediyordu. Daha yüksek sesle söyledi şarkısını.

Daha yüksek daha yüksek sesle.

İskeleye doğru yokuş aşağı koşuyordu kız. Güzel bir haber vermek için. Yaklaşınca durdu. Onu öyle süngerlere sarılmış, kokularını içine çekerken görünce kızın göğsünün tam ortasında, avucunun içinde binlerce küçük ok bulunan ve onları sımsıkı tutan bir yumruk oluştu. Bir süre öylece seyretti adamı. Sonra göğsündeki o yumruk açıldı ve binlerce küçük ok organlarına saplandı. Kıskançlık denilen duygu, binlerce okun aynı anda içimizdeki binlerce hücre çekirdeğini parçalamasıydı. İçindeki en küçük noktada bile zehirli bir yanma hissetti kız. Hayatında kıskançlık duygusunu bu kadar güçlü hissettiğini hiç hatırlamıyordu. Nasıl yapardı bunu? Başka bir şeyi nasıl bu kadar severdi? Adamın süngerlerle seviştiğini görünce irkildi. Onun sadece sonsuz ve sınırsız olana âşık kalabileceğini fark etti. O zaman masmavi gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Ulaşılmayana, ulaşamayacaklarına âşıktı adam. Ve hep öyle kalacaktı. Kız bir gün sevilmemekten korktu. Bir gün alışkanlığa dönüşmekten korktu. Genç adamın dünyasında ancak gittiğinde kalıcı olabilirdi. Kaldığında ise gidiciydi. Hiçbir şey söylemeden geri döndü.

Yokuşu çıkarken, aralarında geçen bir konuşma aklına geldi:

‘Süngerleri mi kıskanıyorsun?’

‘Evet, bir canlıya duyulan aşk gün gelir biter ama bir ölüye duyulan aşk hiç bitmez.’

‘Sünger de canlı’

‘Ama sen onların ölü halini seviyorsun. Ölümlüğü bitmiş hâlini seviyorsun.’

‘Boşuna kıskanıyorsun süngeri. Sünger benim hiç günahım olmadı. Sense benim hem günahım hem sevabımsın’

‘O ne demek?’

‘Dedem eski kitaplardan bir hikâye anlatırdı. Bir âbit varmış. O kadar kusursuzmuş ki, sonunda Allah’la arasındaki en büyük engel kusursuzluğu olmuş. Tövbe derin bir boşluk gibi, Yaratıcı ile arasına girmiş. Bir rüyanın ardından sapıtmış. Öyle sapmış ki, yakınları onun bulunduğu şehri terk etmek zorunda kalmışlar. Sonra hatasını anlamış. Tövbe kapısında yalvarmış. Öyle yalvarmış öyle pişman olmuş ki, eskisinden de yüksek makama erişmiş. Sen benim hem sevabım hem günahımsın. Yalnız sevabım olsaydın bu kadar kıymetli olmazdın. Süngerse hiç benim günahım olmadı. O nedenle onu senden fazla sevemem.’

Birinci elin tutup bıraktığı, ikinci elin kopardığı süngerin içinde iki âh birikmişti. Biri koparılacağını sandığında biri gerçekten koparıldığında… Bu yüzden avcı tarafından teknenin zeminine diğer süngerlerin hepsinden bir kere daha fazla çarpıldı. Son kez vurulduğu sırada kız adama arkasını dönmüştü. Adam, neden geri döndüğünü anlamadan arkasından baktı kızın. Parçası kayada kalmış sünger gibi hissetti kendini. Kim bilir belki de asılı kalmanın ne demek olduğunu bilen bir süngerin âhı tutmuştu adamı.

Handan Acar Yıldız
İZDİHAM

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın