Hakan Bıçakcı’nın Karanlık Oda Kitabından Bir Bölüm

Uyuyakalmışım. Omzuma batan parmakların düzenli aralıklarla beynime sıçrattığı kanla kendime geldim. Soğuk bir karanlık. Rahatsız bir koltuk. Ağrıyan bir bel. Tutulmuş bir boyun. Kupkuru bir ağız. Sızlayan bir elmacık kemiği. Boğucu bir hava. Telaşla birleşerek içine uyandırıldığım uyduruk an’ı oluşturuverdi. Parçalar yanlış noktalardan bağlanmıştı. Hatalı kaynayan kemikler gibi. Yanağımı camın soğuk yüzeyinden yırtarcasına ayırdım. İçimin titremesine engel olmak için tişörtümü pantolonumun içine tıkıştırıp hırkamın fermuarını hızla çektim. Fermuarın sesi iki kulağımın arasından minyatür bir yarış otomobili gibi geçti. Tepemde dikilen karaltı hareketlendiğimi görünce dürtmeyi kesti.
“Arkadaş son durağa geldik. Aracı park yerine çekeceğim artık buradan.”
Parmak uçlarının hissi sağ omzumda, camın soğuğu sol yanağımdaydı hâlâ. Yüzüne bakmadan ayağa kalktım. Göz ucuyla koyu mavi gömleğinin bir kısmını görmüştüm sadece. Bürokrasi mavisi. Her yerim tutulmuştu. Özellikle boynum. Sırt çantamı bulamayınca bir an için korkudan kaskatı kesildim. Sonra ayağımın dibinde iki büklüm durduğunu fark edince rahatladım. Tek sapından yakaladığım gibi omzuma geçirdim. Gözlerim yaşararak uzun uzun esnedim. Otobüste olduğuma uyanmıştım ama otobüsün nerede olduğunu bilmiyordum. Yine de inmiş olmam gereken duraktan fazlasıyla uzaklaşmış olduğumu hissediyordum. Çalar saati duymayıp mesai başlangıcından saatler sonra uyanmış bir memur gibi. Kahredici bir dinlenmişlik hissi.
Dışarısı simsiyahtı. Otomatik adımlarla önüne gittiğim orta kapı sımsıkı kapalıydı. Sağa sola yalpalayarak terk edilmiş otobüsün içinde ilerliyordum. Mezar taşları gibi dizilmiş boş koltuklar uykulu gözlerimin önünde sıra sıra uzanıyordu. Yolculuğun sonu. Son durak. “Arkadaş son durağa geldik.” Şoförün karanlık varlığını sırtımda hissediyordum. Bir mezarlık bekçisi, mavi gömlekli bir Azrail, konuşabilen dev bir karga gibi uğursuz sessizliğinin içine gömülmüş, boş koltukların havasızlığıyla baş başa bırakılmayı bekliyordu. Soluk bile almıyordu sanki. İçimde yükselen arkama bakma isteğini bastıran tedirgin adımlarla ilerleyip kendimi ön kapıdan dışarı attım.
Karanlık koridorun içinden tanımsız bir karanlığa çıktım. Otobüs, sımsıkı tutulmuş bir nefes gibi bekliyordu. Hareketsiz. Gergin. Sessiz. Derme çatma otobüs durağında ışık yoktu. Hiçbir yerinde herhangi bir semt ismi yazılı değildi. Durağın, az önce içime doğan uzaklık hissini doğrulayan ilkelliğine bakarak şehrin epey dışına çıkmış olduğumu hafif bir panik eşliğinde ürpererek anladım. Merkezdeki ışıklı, reklam alanlı, haritalı, oturma bölümlü, boyalı, üzerinde semt isimleri belirtilen, birörnek, şık duraklardan yirmi yıl gerideydi karşımdaki baraka. Beni yirmi yıl önceki bir şimdiki zamana bırakan boş otobüs sarsılarak çalıştı, daha da eski bir zamana doğru ağır ağır uzaklaştı. Farkında olmadan tutmuş olduğum nefesimi bıraktım.
Işıksız, çirkin, kimsesiz bir meydandaydım. Bulunduğum yerle aramdaki tek bağlantı olan otobüsün uzaklaşan ışıklarını ürpererek seyrettim. Hırkamın fermuarını boğazıma kadar çektim. Sağ bileğimi sımsıkı tutan plastik Casio’nun düğmesine bastım. Mavi-yeşil aydınlanan kadrandaki korkunç saate baktım. Etrafta kimsenin olmaması hem rahatlatıcı hem de rahatsız ediciydi. Sol yanağımda otobüs camının sert soğukluğu sızlamaya devam ediyordu. Kemiklerim birbirine geçmiş gibiydi. Açlıktan midem ağrıyordu. Gözlerim yanıyordu. Sırtımda tuhaf bir ağrı vardı. Ensem kaskatıydı. Tutulan boynumu bir tur çevirdim. Sıcak yatağıma uzanıp uyuma ihtiyacıyla dolarak ağırlaştım. Yatağımla aramdaki belirsiz, karanlık ve ürkütücü mesafe tüm dehşetiyle içimde yankılandı.
Bir yerde karnımı doyurup eve dönmeliydim. Sağa sola yatmış paslı tabelalara baktım. Yazılar bilmediğim bir dilde gibiydi. Birbirine karışan zifiri karanlık yollar. Evin ne yönde kaldığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Çevrede ne taksi vardı, ne de taksi geçme ihtimali. Hiçbir şey kımıldamıyordu. Anlamsız bir fotoğrafa bakar gibi etrafı seyrettim bir süre. Otobüs gitmişti. Bildiğim dünyayla aramda kalan son bağlantı bu duraktı. Ne yöne adım atacağımı bilemiyordum. İlerde birkaç sokak girişi görünüyordu. Aynı genişlikte. En aydınlık olanı denemeye karar verdim. Karar veren bir insandan çok, içgüdülerine uyan bir hayvan gibi adımlarımı hızlandırdım. Sokağın girişinin iki yanındaki duvarın her yeri karalamalarla doluydu. Harfleri birbirinin içine geçmiş bir sürü duvar yazısı. Karmakarışık. Cümleler, kelimeler, rakamlar, harfler, noktalama işaretleri. Alt alta, üst üste, dip dibe.
Spor ayakkabılarım hiç ses çıkarmadan ilerliyordu. “Şu anda burada değilim sanki” diye düşündüm. “Biri burada olduğumu hayal ediyor sadece. Yüzünü göremediğim biri.” Kendime onun gözleriyle arkadan bakıyor gibiydim. Gittikçe uzaklaşan, uzaklaştıkça küçülen, küçüldükçe silikleşen bir sırt. Harflerden örülü duvara doğru. Hızla dönüp geriye bakmak istedim. Cesaret edemedim. Yürümeye devam ettim. Karanlığa karışmış yazıların arasına gömülerek yavaş yavaş gözden kayboldum.
Hakan Bıçakcı
İZDİHAM
İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: