Habibe Altundaş, Günlükler

                                                                                                                                                          16.05.2012

                                                                                                                                                          Diyarbakır

                                                                                                                                                              11.58

8 Şubat- 16 Mayıs… Üç aydan fazla. Yazamadım… Aklıma bile gelmedi çoğu zaman. Çoğu zaman nedenini bilemedim, nedenini merak bile etmedim… Çok şey vardı oysa o kadar çok şey vardı ki anlatılmadan geçip gidilmemesi gereken… Ne çok şey. Hepsini sustum. Hepsini derin derin sustum. Susarak yitirdim, susarak buldum, susarak bildim, susarak anladım, susarak kayboldum, susarak aradım… köşe bucak kaçtım kelimelerden. Uğraştım bazen, birkaç kelime bulup bir araya getirmek istedim halimi anlatabilmek için ama olmadı. Zorlamadım… Öylece devam ettim yola… öylece… ne olup bittiğini anlayamadan, anlamaya fırsat olmadan akıp gitti zaman… 8 Şubatta Diyarbakır’da başlayan hikayem gelip 16 Mayısa ulaştı. Kış bahara kavuştu…

Üç hafta sonra okullar kapanıyor… Başlayan her şey öyle ya da böyle bir gün bitiyor. Bitti işte. Neydi, nasıldı, nasıl olacaktı derken aylar gelip geçti…

Ben, kendine bir türlü gelemeyen ben bu şehirden çıkıp başka şehirler gördüm. Mardin, Adıyaman… bazen bir şeyler olup bitiyor ve sen sadece kendini o akışa bırakmakla kalıyorsun. Rüzgarda savrulan yaprak misali, başka türlü olması da mümkündür her zaman, en kolayıdır savrulup gitmek. Öylece durmak, öylece seyretmek olup biteni susarak… Çünkü anlam vermeye çalıştığın birçok şeyin içi boştur, ne yapsan olmaz, anlamlandıramazsın! Anlam peşinde koşarken kendini paralarsın sadece. Aradım önce o anlamı, derinliği aradım ve boş verdim sonra. Kaçtım…

Bazen çok seçenek yoktur önünde, iki  seçenek de yoktur. Bazen tek şeçenek bırakırlar sana,el mahkum boyun eğersin, için fırtınalarla yerden yere vurulurken kendi duvarlarına çarpa çarpa susarsın… acı verir önce sonra sükunetteki huzura dalarsın. Gel-gittir her zaman hayat. Bazendir… bir an matem, bir an matem dolu bir huzur, huzur dolu bir matem… Her şey mümkündür… nereden nereye dedirten bir hayat işte!

Bazen kendimi hep aynı hikayenin içindeymiş gibi hissediyorum. Her şey aynı sadece kişiler farklı… aynı kısır döngü… aynı çıkmazlar, aynı sorunlar, aynı sorular, aynı engeller… Engeller…

‘ Her zaman orta yerde bir mani’

Sevmek imkansız her zaman,hep korkulu,hep kaçak,hep yanlış,hep yalan… Yalnızlık yanımda baki kalan… Masallarım ve kahramanları bende başlayıp sessiz sedasız bende son buluyorlar… ruhları duysa hissetse bile bazen masalımdaki varlıklarını, kahramanlarım bendeki hakikatlerine varamıyorlar hiçbir zaman… bende eriyip tükeniyorlar bende yanıp kül oluyorlar! Huzursuz masallarım, masumiyet hırkası giydirmeye çalıştığım ama masumiyetten bihaber kahramanlarım, yalnızlığıma ortak yalnızlığımda yalnızlar… Benden daha çok benden daha sonsuz yalnızlar…

Olmayanları yazmak da yorar insanı değil mi, olmayacak olanları yaşayıp durmak, bekleyip durmak, arayıp durmak, umut edip durmak… o kadar yorgunum ki.

Anlamsız, çaresiz, üzgün, süzgün J öyle işte, aynen böyle ya da ne bileyim belki de çok başka türlü ama şimdilik böyle.

Güzel şeyler de olmadı değil. Hepsini dibine kadar yaşadım gitti. Gülerken ağladım ama gülemedim ağlarken!…

Olsun… 8/A  sınıfına oturmuş, güneşli bir günde, çocuk sesleri arasında, yalnız çok yalnız, ama olsun bunları yazabiliyorum ya Sana çok şükür, sonsuz şükür ölmemiş can çekişen ruhum hala.

 

 

 

 

Habibe Altundaş

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın