Güven Adıgüzel ve Beş Minare

New York’ta Beş Minare, Yönetmen Mahsun Kırmızıgül’ün 3. filmi. Öncelikle şunu söylemek isterim; Mahsun’la bir alıp veremediğim yok, yaptığı işlere karşı asla önyargılı değilimdir. Bir yola baş koymuş, hayal etmiş, kendini geliştirmeye çalışmış her insana saygım var. (İlerleyen günlerde ‘sert bir Mahsun Kırmızıgül incelemesi’ okuyacaksınız, hazırlıklı olun.)  Zaten genel manasıyla adamın hayatı tam bir başarı hikâyesi. ‘Âlem buysa kral benem’den nerelere geldik, baksanıza. Konuyu dağıtmayalım, zaten bu atraksiyonlar başka bir yazının konusu…

New York’ta Beş Minare Mahsun Kardeş’in 11 yıldan beri hayali olan bir projeymiş ki buna çok üzüldüğümü belirtmek isterim. ‘Beyaz Melek’ ‘Güneşi Gördüm’ ve ardından Yönetmen Serdar Akar’ın bile toparlayamadığı ‘Gecenin Kanatları’ filmlerini Mahsun Kırmızıgül sineması olarak adlandırılmaya çalışılan ekolün ilk örnekleri olarak sayabiliriz. New York’ta Beş Minare filmi üzerinden değerlendirmemizi yapacak olursak; filmin 11 milyon dolarlık bir bütçeye sahip olduğunu öğrendiğimde, rimelleri akmak üzere olan bu sahte PR’nin yapılması zorunluluğunu anlamaya çalıştım. Bir fragman pompalaması var ki evlere şenlik, yok müthişmiş, yok sinema okullarında ders olarak okutuluyormuş da, kimse sormuyor tabi hangi okullarmış bunlar diye, tabi öyle bir okul falan yok, pompa var sadece. Ardından diğer kolpalar sarıyor dört-bir yanımızı; film 120 ülkede birden vizyona girecekmiş, müthiş haber neredeyse tüm dünya ama ‘Avatar’ın bile 93 ülkede vizyona girdiğini hatırlıyoruz, sonra gerçek anlaşılıyor ki 3-5 gurbetçi ülke o kadar. Pompaya devam… Tamam, bir para yatırılmış ama bu PR’nin makyajı neden bu kadar kirli arkadaş? Ayrıca sinema okullarında -olmamış bir filmin pazarlanabilmesi teknikleri- minvalinde bir ders başlığı olarak fragmandan istifade edilebilir. Fragmanda gördüğünüz bazı şeyler o kadar zaten. Filmde daha ötesi yok.

Aslında Mahsun’un yine cesur bir konu seçtiğini söyleyebiliriz; İslami Terör, bu söylem böyle bir mesele için çok doğru bir ifade tarzı değil ama batılı algının adlandırışı ve kriminal isimlendirme üzerinden çözümleme yapacağımız için bu ifadeyi kullanıyorum. Yoksa terörün İslami’si olmaz, terör olduğu yerde İslam yoktur…  Şimdi filmde bazı geçişler var, Takva filminden hatırlayacağımız görüntüler eşliğinde zikreden bir cemaat, ülkü ocakları yemin töreni, (buraya bir parantez açmak zorundayım; kardeşim öyle eski tüfek bıyığı görünümlü ülkücü bıyığı olur mu? İyi misiniz siz, ülkücü geleneğe göre biraz fazla kalın değil mi o bıyıklar) Pomem (üni. mezunu polis) yemin töreni, ( içtima teamüllerine göre müdür rahatta dinleyin dememişse rahatta dinlenilmez, bunlar küçük ayrıntılar diyebilirsiniz ama zaten 1 dk. süren sahneler için bariz hatalardır) hücre evi baskınları,( -özel tim baskını ve 6 şehit- büyük iş gerçekten) cemaatin, ülkücülerden Filistin davası için para istemesi ve ülkücülerin de cemaatten zaman istemesi…  Eee sonra? Diyeceksiniz ama sonrası yok, bu kadar. Bu olaylar yalnızca şöyle bir gösteriliyor o kadar, ee siz de boş oturmayın seyirciler bir yere monte edin bunları. Her şeyi yönetmenden beklemeyin canım. Ama hakkını yemeyelim İslami Teröre hücre baskını yapıldığı sırada Obama’nın açık kalmış televizyondan Müslümanlara sesleniyor oluşu güzeldi. İşte Mahsun kardeş şu mesaj meselesini şöyle üzerimize yağdırmadan gözümüze sokmadan nasıl verebilirsin’in cevabı burada. Top yuvarlaktır.

İki acar polisimiz ki zaten birinin adı da Acar.(m.sandal) Diğeri ise Fırat(mahsun) Bu genç arkadaşlar Birleşik Devletlere giderek FBI’nın paket yaptığı ‘Hacı Gümüş’ adlı cemaat liderini teslim alacaklardır. Temiz görev. Zaten Acar daha önce rüyalar ülkesine geldiği için onun akıcı lisanı sayesinde hiç zorluk yaşamayacaklar. Yalnız ben buradaki polis jargonuna fena takıldım, izlenimlerimi paylaşmak isterim; Şimdi bu arkadaşların rütbesi nedir, belli değil. Amirim diye bir hitap tarzı yoktur akademili polisler arasında, abi hitabı tercih edilir genellikle. Hadi diyelim Amirim diyebilecek bir pozisyon var ortada, e o zaman sonrasında aynı adama ‘Fırat’ diye ismiyle hitabı da biraz tuhaf değil mi?  Neyse konumuz İslami Terör ya, zaten filmin açılış sahnesinde kanlı bir hücre baskınıyla esirlerin domuz bağından anlaşılacağı üzere bir ‘Hizbullah’ operasyonu seyrediyoruz. Ama tam bir kantır-sıtrayt tadında bir operasyon. Kara çarşafların sıyrılarak altından otomatik silahların çıkarılması gibi fantastik öğeler de atlanmamış elbette. Tük işi ekşın. Sevdim.

Devam edelim, iki acar polisimiz macera dolu Amerika’da FBI’dan habersiz neler yapıyorlar neler, yani Allah sizi inandırsın suçlular cenneti Harlem’e kadar düşüyorlar, sonra bizim Acar iri bir siyahı dövüyor falan evlere şenlik. Bu arada CIA hiç yok filmde demek ki Ortadoğu’da fazla mesaideler. Hazır yeri gelmişken oyunculuklara değinecek olursak; Mahsun Kırmızıgül’ün oyuculuğu tahammül edilemeyecek kadar berbat. Tek tondan bilinen o bozuk akustiği ile kendi kendine dublaj yapmış havası verdiği ses rengi, gitgide Abdülhey’e benzeyen anlaşılmaz bir yüz ifadesi, boyun hafif sola eğik, inandırıcılıktan uzak sinirlenme ve ses yükseltme tribleri. Olmuyor arkadaş kötü, çok kötü.  3 filminin başrol oyuncusu da kendisi, yönetmenden torpili olduğu çok açık. Özellikle Haluk Bilginer ile karşılıklı oynadığı sahnelerde resmen döküldü. Haluk Bilginer için diyecek bir söz yok, Şener Şen’i ha geçti, ha geçecek. Mustafa Sandal’a gelince, yalnızca şarkı söylese de olurmuş aslında. Laf-ı uzatmayalım Hacı Gümüş’ün Malkım X’i andıran yakın dostu Marcus Hacı’nın haksız yere tutuklandığını düşündüğünden Amerikan filmlerini aratmayacak bir operasyonla Hacı Gümüş’ü -FBI-Acar Polisler- A.Ş’nin elinden kurtarır. Bu arada Hacı Gümüş karakterinin Fethullah Gülen’le bir ilgisi yok,  dünyaya bakışı anlamında bir takım ortaklıkları söz konusu ama. Burada Ali Sürmeli’nin özellikle vaaz performansıyla Fethullah Gülen’i daha çok anımsattığının altını çizelim.

Karmakarışık bir senaryo, biraz gösterip hemen geri çekilen sahneler, ucu açık kalmış bir dolu konu, havada kalan tonla soru, diyalogsal kopukluklar… Filmin senaryosu; ne söyleyeceğini bilmeyip ağzına geleni söyleyerek ordan oraya koşturan bir deli gibi adeta. Film tamam bu kez bir yere gidecek derken başka bir olay ve onun da bir sonu yok… Fırat’ın(mahsun) Hacı Gümüş’ü yakalamak için gizli bir gündemi olduğu çok açık filmin genel olay örgüsü bunu bize daha ilk anda deşifre ediyor ama gerekçesi anlamsız ve tutarsız. Fırat babasını öldüren adamdan intikam almak için 37 yıl bekliyor ve onu uluslararası terör örgütü lideri ilan ediyor. Ne kadar dandik bir istihbarat teşkilatıdır bu arkadaş, bir polis kafasına göre olayı kurguluyor, adamı uluslararası bir terör şebekesi lideri ilan ediyor, bizimkiler de tamam deyip İnterpol aracılığıyla FBI’ye bildiriyorlar durumu, sonra olayın adamın kişisel fantezisi olduğu ortaya çıkıyor. İntikam almak için mi polis olmuş nedir, oldukça fantastik işler ve hiç organize işler de değil üstelik. Peki, Fırat’ın soyadını değiştirdiğinin bir anda ortaya çıkmasına ne diyeceğiz? Müdür’ün odasına giren amirlerin -efendim böyle bir olay var, Fırat babasının intikamını almak için soyadını değiştirmiş, tayin dosyalarına bakınca fark ettik birden- demeleri… Ulan ne tayin dosyası, manyak mısınız siz?

Filmin sonuna doğru yaklaştıkça Mahsun Kırmızıgül’ün o meşhur kavuşturma sekanslarından birine doğru ilerlediğimin de farkındaydım. Güneşi Gördüm filminde de bacağı kopmuş çocuğun annesine koştuğu sahneyi hatırladım, ağır çekimde altta acılı bir müzik eşliğinde-(Prag Senfoni orkestrası) birbirlerine koşuyorlardı ana-oğul. Vurucu bir sahne yapmak istemek işte hepsi bu. Bakıyorsunuz bu müthiş hikâye-senaryo Bitlis’de ki bir kan davasına bağlanıyor birden. Hacı birden yerde, kan-çığlık ve alttan acılı müzik. Olmadı filmi burdan kurtarırız hacı durumları.  E yani İslam-terör, sevgi-kardeşlik falan diyecekken, Deccal-Hacı buluşmasıyla bu iş de hallediliyor. Deccal eline kılıç almanın Cihad olduğunu söylüyor, Hacı ise insanları güzelliklere davet etmenin. Bu mesele bu kadar mı yani. Bu olayın arka planı nedir, Müslümanlar ülkelerin geri kalmışlığı, petrol şeyhleri, Ortadoğu planı, 11 Eylül, Hamas, Kukla Arap liderler, Filistin v.s hiç biri yok. Oldum olası hoşlanmadığım dinlerarası diyalog masalı, Hacının Hıristiyan eşinin zumlanan haç kolyesi, iki Müslüman ve bir Hıristiyan’ın aynı anda dua etmesi, hepimiz kardeşiz, hepimiz aynı Allaha inanıyoruz tasavvufi mesajları, terör kötüdür, İslam iyidir genel söylemi. Tamam da 11 milyon dolar nereye gitti o zaman, bakın bizde yapabiliyoruz minvalinde üç-beş araba patlatmak mı bizim sinemasal meselemiz ve sancımız. İslamfobi üzerine kurulmuş bir hikâyenin çapını varın siz ölçün.

Bu kadar kopuk bir senaryo, bu kadar zayıf ve sorunlu bir anlatım görmedim. Film bitiyor, akılda ne kalıyor diyorsanız; hiçbir şey. Kurtlar Vadisi Irak filminde Hasan Mesud’un canlandırdığını Kadir-i Tarikatı şeyhinin Bergüzar Korel’in canlandırdığı Leyla karakterine anlatmış olduğu ‘Canlı Bomba-Çaresizlik-İslam’  konusunda ki Müslüman yaklaşımı, bu filmin 2 saatlik senaryosunun mesajının çok çok üstündedir bence. Yazık harcanan paraya, emeğe. Birileri ’kardeşim sinemaya hevesin, bir şeyler yapmak istemen çok güzel ama şu senaryo işini tek başına halletme, bak canavar gibi kalemlerimiz var güzel ülkemizde bir yardım alsan ölmezsin’ demesi lazım Mahsun’a. Ayrıca lütfen oyunculuk yapmasın, sinemadan fazla anlamam ama -tahammül edilmeyecek seviyede- bir durumu olduğunu sıradan bir seyirci olarak söyleyebilirim. Mahsun’un yönetmenliğini ve sinemayı algılayış biçimini bir türlü sevemedim. Mahsun hala Yeşilçam melodramlarından kalma acılı kavuşturma sahneleri peşinde. Sinema görseldir, Mahsun göstermeyi değil, anlattırmayı seviyor, mesaj kaygısı bir yere kadar anlaşılabilir bir durumdur ama seyirciye bıkkınlık verecek derecede ki bu durumun elle tutulur bir yanı yok. Mesaj manyağı olmak zorundasınız, Mahsun Kırmızıgül sinema ekolü budur, bilmem ilginizi çeker mi?

Son olarak, Mahsun Kırmızıgül önyargısı denizi benim boğulabileceğim bir alan değil. Bu duruma son derece insani yaklaşmaya çalıştım, sonuçta bir emek var ezberini de anlayabiliyorum ama gerçekten bir senaryonun anca bu kadar ayakları yere basmaz, anca bu kadar kopuk ve zayıf olur bir hikâye anlatımı. Belli bir sinema dili yakalamak bir yönetmen için çok zor bir şey, Ahmet Uluçay tek bir filme sineması olmuş bir adamdı. Tek bir filmle diyorum, dikkatinizi çekerim. Onun 11 milyon doları yoktu üstelik ve köyde yaşıyordu, arızalı bir kamerayla dünyasını bize açtığında neden mest olmuştuk? Dibine kadar taşralı idi Ahmet Uluçay ve dibine kadar köylüydü. “Kamera kullanarak bir şeyi anlatmak demek sinema yapmak demek değildir.” demişti bir usta.

Son olarak bu filme gidin veya gitmeyin demenin çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Ama bir filme 10-15 milyon dolar harcayacak imkânların böyle heba edilmesine de üzülüyorum. ‘’Hayat ezan ile namaz arası kadar kısa’’ filmde ki en sevdiğim sözdü. Bir lafım da galaya katılan zatı muhteremlere; Tamam Gala çıkışı yuvarlak beğeni lafları edilir ama şu aşağıda alıntıladığım sözleri bir inceleyin? Ayıp denen bir şey var. Hadi isimlerini vermeyeyim bazı sevgi pıtırcıkları görevlerini yapmışlar da; Fatoş Güney, Orhan Gencebay, Yılmaz Erdoğan size ne oluyor, oldu mu şimdi?

Ben sana Amerika’ya gidemezsin demedim ki Hacı!

 

Fatoş güney (yılmaz güney’in eşi)

muhteşem bir film. türk sinema’sında bir dönemeç. çok da tartışılacağını düşünüyorum. ülkesindeki sorunlardan kaygı duyan birisi mahsun. bu konuda onu takdir ediyorum ve yolu açık olsun diyorum.

 

Serap aksoy (oynuncu)

amerikan filmi seyerder gibi seyrettim. mahsun’un en güzel filmi olmuş.

 

Şükrü avşar (yapımcı ve sinemacı)

amerikan filmleri ile yarışacak kadar güzel çekilmiş. eşkiya tadında çok dokunaklı bir filmdi.

 

Osman sınav(yönetmen)

mahsun çok başarılı bir iş çıkartmış. filmin sonundaki anlatılan hikaye çok iyi gizlenmiş.

 

Yiğit bulut (köşe yazarı, haberci)

film tekniği açıdan dünya çapında bir film olmuş. ben ilk kez yerli bir filmin dünya standratlarına ulaştığını gördüm. mükemmel olmuş.

 

Cemal hünal (oyuncu)

uluslararası bir iş yapmak işi ciddiye alınca çıkıyor bunu ilk mahsun yaptı. çok etkileyici çok cesur bir film olmuş, türk sineması sınıf atlamış.

 

Fatih kısaparmak (sanatçı)

özellikle islamın aydınlık yüzüyle karartılmış yada karartılmaya çalışılan hikaye anlatımı ile çok farklı ve insani bir film.

 

Erkan petekkaya (oyuncu)

mahsun’un başarısını kutluyorum. film yerli çekilen filmlerin çok üstünde, mükemmel bir film olmuş. mahsunun bence en güzel ve en ustalaştığı film olmuş.

 

Ekrem bora (oynucu)

bu film gişeleri patlatır. türk sineması için bir şans.

 

Yılmaz erdoğan (yönetmen oyuncu)

mahsun yine ağlatı bizi.

 

Orhan gencebay (sanatçı)

inançların saflığını, temizliğini vurgulayan bir film. mahsun’un önünü açsınlar.

 

Yavuz bingöl (oyuncu sanatçı)

çok beğendim, çok büyük bir emek var. filmin sonunda çok ağladım.

 

Yüksel aytuğ (köşe yazarı tv eleştirmeni)

türk sinemsının standartlarının üstünde bir film. sosyal mesajı ile takdir edilmesi gereken bir film olmuş.

 

Faruk bayhan (tv yöneticisi)

takdir ediyorum, bu yürekli adamı. çok iyi film.

 

Mustafa erdoğan(genel sanat yönetmeni)

aksiyon sahneleri çok çarpıcı. çok güzel bir film olmuş.

 

Ayten gökçer (oyuncu)

mahsun’dan tam beklediğim bir filmdi. hiç bir kusuru olmayan çok farklı bir film olmuş.

 

Muhsin kızılkaya (yazar)

mahsun çok büyük yönetmen. film çok güzel ve çok etkileyici.

 

Aşkın nur yengi (sanatçı)

film Türk sinemasında çok önemli bir imza olmuş.

 

Ali sunal (oyuncu)

11 yılın özlemiyle yapılmış bir film, hollywood filmlerinden eksiği yok fazlası var mükemmel olmuş.

 

Erkan özerman (best model başkanı)

mahsun kırmızıgül daima kendini aşıyor, çak başarılı ve uluslararası bir film olmuş.

 

Gülben ergen (sanatçı)

çok takdir edilesi bir başarı, çok emek verilmiş, etkileyici bir film olmuş

 

Güneri Cıvaoğlu(yazar)

mahsun’dan ancak böyle bir film beklenirdi. çok başarılı.

 

Mustafa sarıgül (şişli belediye başkanı)

Türkiye’nin tanıtımına çok katkı sağlayacak, , ayrıca bu filmden hepimizin ders çıkarması gereken film olmuş.

 

Güven Adıgüzel

İZDİHAM

 

 

 

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın