Güven Adıgüzel, Demokrasi Aşıkları Derneği

Hakikat  
usandırmaz.
Bediüzzaman
      Merdivenlerden hızlıca aşağıya indim, gün henüz aydınlanmıştı. Kararsız adımlarım beni paralel bir evrene yani mahallemizin belediye meydan savaşlarının yaşandığı o yarınsız sokaklarına doğru çıkarmıştı bile. Sonuçta insan doğar ve ölürdü, pişman değildim. Yine olsa, yine inerdim gün aşırı kendi kişisel olimpiyatlarımı düzenlediğim o ağır-aksak merdivenlerden. İbn-i Arabi’nin hareket felsefesini daha çocuk denilecek bir yaşta benimsemiştim. Babam hep öyle anlatırdı. Sonra, Körfez savaşı çıktı…
     Kaçıncısıydı hatırlamıyorum ama? 
     Merdivenlerden aşağıya indim, terk edilen ikindi namazı sünnetleri, Türkiye’nin dış borcunu geçen -icralık olmaya en az dört dalda aday- borç senetleri, Tiramisu’yu belli bir yaşa kadar Japon yazar zanneden şairlerin güzelliği, annemin terlik atarken gözümde bir roman kahramanına dönüşmesi… aklımda bunlar dönüp dururken, dünyaya soru sormaya gelmiş bir filozof dikkatiyle bana bakan Rüstem abi’yle karşılaşmıştık bile.
    Rüstem abi, komşu bakkalın erken kapatmasını bile gizli servislerin oyununa bağlamasıyla dikkat çeken bir adamdı ve gözlükleri vardı, evet hep Camel içerdi. Camel’in kafa yaptığını anaokuluna giderken fark etmiş bilinçli bir tüketici olduğum için ilk bakışta dikkatimi çekmişti bu tütünlü ayrıntı. Camel paketinin üzerindeki devenin adı da Old Joe idi yanlış hatırlamıyorsam. Bir zamanlar çok şirin bir deve olduğu için çocuklara sigarayı sevdirebilme ihtimaline karşı yasaklanmıştı hatta. ‘Yok artık deve’ demiştim bu yasağı ilk duyduğumda, hiç unutmuyorum.
   Camel’i daha fazla kafa yapsın diye filtresini döküp içen bir abi vardı o zamanlar bizim mahallede, çok janti giyinirdi, karizma şelalesi gibi dolaşıp dururdu tüm gün mahallede. Karşı apartmanda oturan huysuz bir yaşlı amca, doğuştan üzerine sinmiş o emekli albay gerginliğiyle sürekli ‘içmeyin şu Amerikan sigaralarını evladım’ deyip dururdu. Tiramisu’nun Japon bir yazar olduğuna inandığım kadar, Camel’in Japon sigarası olabileceğine inanmazdım yine de, bu da Amerika’nın bir oyunu olsa gerek. Ya Old Joe bir deve değilse?
    Merdivenlerden yavaşça aşağıya indim. Yine o bilindik hikaye işte, bir kıza aşık olmuştum, gençtim, dünya değiştirilebilir iddiasındaydım ve henüz sigortalı bir işe girmemiştim. Aşık adam dünyaya son şeklini verir gibi yaşar derler, ben de özenle ve bir bankamatik ciddiyetiyle pikeler atıyordum yeryüzünün etrafında. Durumum fena değildi aslında, zaten tamirciye verilme tehditlerine de kahramanca direniyordum. Babam ceketini satma konusunda ısrarlıydı. ‘Okusun bu çocuk’ diyordu, okusun derken -devlete inansın- demek istiyordu belki  de ama muhtemelen ortalama bir yurttaş gibi bilinçaltının farkında değildi, zaten okul devlet içindi, öğrencilik de öyle. Platon’un kulakları çınlasın. Bir de şu var ki; biz Orhan Gencebay ile tanıştığımızda pikaplar çoktan tarihe karışmıştı, babam bunu bilmiyordu. Fantastik bir hikâyenin ortasındaydım işte ve Şamil Basayev’i çok seviyordum.
    Ortadoğu’ya yaprak düşerse diye bir korku kapladı içimi, merdivenlerdeydim evet. Nasıl açıklayacaktık ki böyle bir şey olursa? Rüstem abi’ye sormalıydım, o kesin bilirdi. Ya Körfez savaşı çıkarsa? Nasıl çıksın oğlum daha önce birkaç tane çıkmıştı zaten, durup dururken bir tane daha niye çıksın? Kendi kendime konuşarak, beynimin stratejik noktalarını ele geçirmiş olmalıydım, yoksa buna verilecek bir cevabım vardı, öyle hatırlıyorum. Ortadoğu ile ilgili birkaç sağlam cümle ezberlemiştim. Hayır, doktor, hayır demokrasi istemiyorum. Doktor? Allah’ım yine mi Ortadoğu kâbusu, ey emperyalizm geldiysen diktatöre üç kere vur. Bak geldiysen ama, gelmediysen devrimin şakası olmaz biliyorsun. Rüstem abi?
    Merdivenlerden yukarı doğru çıktım. Kuyuların içi yine taş doluydu. Dünyanın -bir çarpı kırk kadar- bir çapı var mıydı bilmiyorum. Bu dünyaya uzlaşmaya değil hır çıkarmaya geldiğim ortadaydı. Her sene ihtiyaç oldukça yeniden sökülen kaldırım taşlarının çaresizliğiyle merdivenlere göz ucuyla tekrar baktım ve babamın eve sürekli geç geldiğini anımsadım. Cat Stevens’ın herhangi bir konserine gitmemiştim, tahminimce Rüstem abi de gitmemişti. Annem patlıcanlı bir yemek yaptığında hep beni hatırlardı, ben ne zaman savaş çıksa Ortadoğu’daki anneleri hatırlıyorum, patlıcanlar da heyecanlandırmıyor artık beni. Savaşın kötü bir şey olduğunu biliyordum, çünkü savaşlarda genellikle insanlar ölüyordu. Emperyalizm’in kahrolması gereken bir şey olduğunu da meydanlarda slogan atan büyüklerimden öğrenmiştim.
   Rüstem abi ‘Mossad peşimde’ diyerek ev telefonunu kapattırmıştı. Dumanla yapılan iletişimin eskisi kadar yaygın ve işlevsel olmaması onu bayağı zorladı. Birkaç hafta gelen giden olmadı. Gelmeyenlere alışkındık… O değil, bir ara şeriat gelecekti ne oldu ona?
    Şu gazeteciler doğru bildiklerini bir yazsalar, o zaman her şey düzelir, diyordu Rüstem abi. Köşe yazarlarından medet umuyordu yani, daha kötüsü bu fikrinde oldukça ısrarlıydı. Köşe yazarlarının ciddiye alındığı bir ülkede yaşadığımızın farkındaydım, ona şöyle bir şey söyledim; bak Rüstem abi, entelektüellere haksızlık etmek istemem ama artık 100 yaşına yaklaşan ve 1965’den beri Amerikan dış politikasını eleştiren adam rolünü başarıyla oynayan Noam Chomsky’nin her konuşmasından sonra Afganistan’a bombalar yağdırıldığı da bir gerçek, içimizdeki İrlandalı Michael Moore film çektikçe küreselleşmenin hızını biraz daha arttırdığı da… Evet büyük gösterinin bir parçası bunlar. Kurgusal bütün’ün her zaman en fiyakalısından kırmızı ve mavi kuvvetleri olur. Rüstem abi, masamın üzerindeki Noam Chomsky kitaplarını daha önce görmüştü, hemen, -eleştiriyorsun ama vazgeçemiyorsun da evlat dedi, evet Noam Chomsky’i hala zevkle okuyorum. Söylediğim o değil, devrimi başlatacak adamın o olmadığını biliyorum yalnızca.
   Merdivenlerden hızlıca aşağıya indim, gözüme bir tabela çarptı, devrimci bir örgütün tavrını andıran bir çarpıcılıkta, kırmızı-siyah renklerde ve büyük puntolarla yazılmıştı; ‘Demokrasi Âşıkları Derneği’ tam bu da nesi diye düşünürken kapıda Rüstem abi’yi gördüm.
     -Ben senin dediklerini çok iyi anladım evlat, gel üye kaydını yapalım.
Güven Adıgüzel, Yoksulluk Şarkıları
İZDİHAM
İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: