Güray Süngü, Kasaba

Köyün girişinde atlı bir araba vardı ama arabanın atı yoktu. Muhtar atı kesmiş, köy ahalisine pay etmiş, payını alanlar payını evlerine götürmüş, payını evine götürenlerin karıları payı pişirmiş, payı alıp eve götüren adam, payı pişiren karısı ve payı eve götürenle pişirenin çocukları payı yemişti.

Dört gün böyle idare ettiler.

Dört gün de böyle idare edenlerden bir tanesi kara kaşlı, kara gözlü bir kız çocuğuydu. Daha adı konmamıştı. Yedi Yaşındaydı. Daha adı konmadan yedi yaşına gelmişti çünkü köyde çocuklara on yaşında isim konurdu. Çünkü çocuklar on yaşına geldiğinde kimlerden olacaklarına karar verirlerdi. Ağaç mı olacaklardı ama ağacı bilmeden, yoksa taş mı olacaklardı taşı bilerek, on yaşına geldiklerinde karar verirlerdi. Hepsi taş olurdu, taşlardan olurdu ve ona göre isim alırdı ama bazıları ağaç olurdu, ağaçlardan olurdu ve ona göre isim alırdı. Sekiz ata soyu boyunca ağaç olan, ağaçlardan olan çıkmamıştı. Buna rağmen beklenirdi isim konması için.

Adı konmamış kara kaşlı kara gözlü çocuk köyün içinde dolaşıyordu. Köy sessizliğin içinde boğuluyordu. Köy sessizliğin içinde boğulurken ses çıkmıyordu. Köyün, sessizliğin içinde boğulurken çıkartmadığı ses insanları boğuyordu. İnsanlar da sessizliğin içinde boğulurken ses çıkartmıyorardı. Bebekler içlerine doğru ağlıyorlardı misal. İnsanlar içlerine doğru konuşuyordu. Bir kerede en fazla bir kelime ediyorlardı, onu da içlerine doğru ediyorlardı. Bu sebeple köy ahalisinin kulakları sağırdı. Hepsi sağır olduğu için birbiriyle anlaşabiliyorlardı. Kimse birbirinin ne dediğini anlamasa da anlaşıyorlardı. Artık rüzgârın ağaç dallarını okşarken, ağaç yapraklarını titretirken çıkardığı sesi bile duymuyorlardı. Öte yandan artık rüzgar da esmiyordu. Öte yandan ağaçların gövdeleri yanmış, dalları kırılmıştı. Dalları kırılan ağaçlar cansız ve kara direkler gibi göğe uzanıyorlardı ve yaprak diye bir şeyin varlığı bile unutulmuştu. Ama kara kaşlı kara gözlü kız hayatında hiç yaprak görmediği halde yaprak nedir biliyordu. Nasıl bildiğini bilmiyordu ama biliyordu. ağaç dalı neye benzer biliyordu. Ağaç nedir bilmiyordu ama ağaç diye bir şeyin varlığını biliyordu, o halde ağaç diye bir şey vardı ve biliyordu. Kara kaşlı kara gözlü kız büyüyünce ağaç olacaktı. Ağaçlardan olacaktı. Büyüdüğünde gövdesi yanacak, dalları kırılacaktı, biliyordu ama buna rağmen ağaç olacaktı. Zaten buna rağmen ağaç olunurdu, ağaçlardan olunurdu, olunacaksa.

Ben o sırada kara ve kavruk bedenimle olan biteni izlemekteydim. Ben kara ve kavruk bedenimle her şeyi sadece izliyor olmaktan bıkmıştım ama izlemekteydim. Kara kaşlı kara gözlü kız dolaşırken benim önüme kadar geldi. Daha önce çok kez geçmişti önümden arkamdan ama bu sefer durdu. Bu sefer bana yaslandı. Bana yaslanınca ben yeşermeye meylettim çünkü kara ve kavruk bedenime kimse yaslanmazdı artık. Sekiz ata soyu boyunca kimse yaslanmamıştı gövdeme. Kara kaşlı kara gözlü kız gövdeme yaslanınca ben yeşermeye meylettim. Ama bir zamanlar ağaç da olsam, ağaçlardan da olsam, sekiz ata soyu boyunca kara kavruk olduğumdan yeşermeyi unutmuştum. Kaldım. Yeşeremedim. Çiçek açamadım. Ama çok çabaladım. Çok çabaladığımı fark etti kara kaşlı kara gözlü kız ki, döndü, başını kaldırdı, kara gözlerini kömür gözlerime dikti. Bana baktı. Ona söyledim. Ona söyledim ve o, sağır kulaklarıyla beni duydu anladı. kara saçlı güzel başını salladı.

Üç yıl daha geçti. Karalar kapkara oldu, köyün genç delikanlıları kızları erkekleri taş oldu, taşlardan oldu.Ama kara kaşlı kara gözlü kız yeşerdi, ağaç oldu ağaçlardan oldu. Gövdesi dallandı budaklandı, dalları çiçek açtı. Taş olan ve taşlardan olanlar ona korkuyla baktı. Kara kaşlı kara gözlü kızın kaşlarının gözlerinin yeşile dönüşüne korkuyla baktı. Taş elleri, taş kafaları, taş yürekleriyle yeşil gözlü kıza korkuyla baktı.

Onu yaktılar.

Yanıma diktiler.

Kara kavruk bedenimin yanına diktiler.

Dedim ona yanımdaki kara kavruk gövdesine merhamet etmeden bakarak; demiştim sana dedim. Dedi bana, kara kavruk bedenime merhametle bakarak, demiştin bana dedi. Zaten buna rağmen ağaç olunurdu, ağaçlardan olunurdu, bunu demedi.

 

Güray SÜNGÜ
İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın