Güray Süngü ile röportaj yaptık

Yeni romanı “mehmet’i sakatlayan serçe parmağı” geçtiğimiz günlerde yayınlanan Güray Süngü ile arkadaşımız Yunus Meşe konuştu. 

 

Okur yanınızdan başlayalım uygun görürseniz. Hazırlayıp takip ettiğiniz bir okuma programı var mı? Okuyacağınız kitapları nasıl belirlersiniz?

Dönem dönem bir program dahilinde okuduğum oluyor. Bir ara distopyaları okudum. Distopik bir roman vardı kafamda. Ne var ne yoksa okudum. Bir kurgu yaptım. Kenarda yazılmayı bekliyor. Bir ara bilim kurgu okudum. Elime ne geçerse, neye ulaşabilirsem. Oradan da beslenecekti, epeyce eksiktim bu konuda. Bunun dışında gündelik okumalar için bir programım yok. Bir kitap duyuyorsunuz, alıyorsunuz, herkes nasıl okuyorsa öyle yani.

 

Devam eden yazarlık hayatınızda, yazmaya başladığınız ilk günden bu güne olumlu veya olumsuz anlamda kırılma anları yaşadınız mı? Bu anlar yazınıza nasıl etki etti?

Olmadı desem yanlış olur, oldu desem daha yanlış olur. Yazmak hayatın dışında, başarılmak için uğraşılan bir şey değil, hayatın tam da kendisi ise, hayatın bütün doğallığıyla içerdiği bir şeyse yanlış olur. Misal insanlar yürürler ve onlara yürüyüşünüz sırasında kırılma anları oldu mu diyemeyiz. Yavaşlama, hızlanma, ayağın burkulması, taşa takılma vesaire de o yürüyüşe dahildir çünkü. Bir araba gelirse yürümeye son verip ona binerim diyen zaten dengim değil.

 

Günümüz edebiyatında bir dergi ve fanzin bereketi yaşanıyor. Çeşitli dergilerde bulunmuş biri olarak siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Günümüz edebiyat dergiciliğini değerlendirdiğinizde neler söylersiniz?

Dergiciler, dergi çıkarmalı. Başka bir şey yapmamalı. Çok konuşmamalı. Dikkati eserden çekecek her şey sanata edebiyata ihanet. Dikkati esere çekmek için bağırmak da dahil. Eser kendisi bir çığlık değil mi zaten. Görülmüş, görülmemiş, görmezden gelinmiş, yok sayılmış kime ne. Şu ana kadar dünyada kim değerli bir sanat eseri ortaya koymuş da o muhatabına ulaşmamış.

 

 

 

Düş kesiği kitabınızla “Oğuz Atay Roman Ödülü’ne”, “Kış Bahçesi kitabınızla 2011 TYB Roman Ödülü’ne” layık görüldünüz. “Deli Gömleği ve Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi” kitaplarınızdaki öyküler için de “Necip Fazıl Kısakürek Ödülleri’nden”  hikâye dalında ödüle layık görüldünüz. Bu ödüller arasında sizin için en anlamlı olan hangisidir? Edebiyatımızdaki ödül anlayışı sizin için ne ifade ediyor?

Bir yerden sonra sizin hangi ağrıyla yazının başına oturduğunuz değil, ödülleriniz görünüyor. O ödüller o ağrıyı dindirme çabası için ortaya konan şeye verilmişti, bunu siz hiç unutmuyorsunuz ama diğerleri unutuyor, görmüyor. Sorun değil ama çok tuhaf.

 

Son kitabınız  “mehmet’i sakatlayan serçe parmağı”  Dedalus yayınlarından çıktı. Yine bir romanla okur karşısına çıktınız. Kitap, kullanılan ara metinler, el yazması günlük sayfaları ve anlatımıyla dikkat çekiyor.  Post modern anlatının imkânlarından faydalanarak güçlü bir roman oluşturmuşsunuz. Kitabınızın hazırlık ve yayınlanma süreçlerinden bahseder misiniz?

İnsanın kendisiyle sorunları vardır. Onları halletmek için yazıyor denemez elbet. Ama kendisiyle didişen insan o didişme esnasında bir şeyler karalıyor. Hazırlık çabası yok, çünkü ortada bir proje yok. Bir roman fikriydi bu. Günün birinde oturup kurdum. Sonra beklettim. Günün birinde de oturup yazmaya başladım. Sonra yine beklettim. Sonra da ara metinler, günlük parçaları vesaire, öyle olması gerektiği için yerlerine kondu. Yayın için ise epeyce bekledim. Otuzdokuz yaşımı bekledim.

 

Mehmet’i sakatlayan serçe parmağı kitabınızda da genelde tercih ettiğiniz kahraman profilini görüyoruz. Sürekli kaybeden, yenilen bu başarısız kahramanları ısrarlı tercihinizin arkasında neler var?

Kahraman değil karakter tercih ediyorum. Derdim bu olduğu için. Kaybeden ve sürekli yenilen olduklarına da katılmıyorum. İki kişi aynı kapıya doğru yürürken, birisi daha önce o kapıdan geçmek için omuzunu kullanırsa ve diğeri bu düşkünlüğe muhatap olmamak için gönül kırıklığıyla bir saniyeliğine durursa kazanan kapıdan ilk geçendir der insanlar. İnsanlar bilmiyorlar.

 

Bir yazar için en önemli şey kendi sesini oluşturmaktır. Sizin yazılarınızda kendi sesinizi oluşturduğunuzu çok net görebiliyoruz. Üslup oluşturma konusunda genç öykü ve roman yazarlarına neler tavsiye edersiniz?

Yazarken insan havalanır. Tavana çarpıp yere düşmelerini tavsiye ederim, çünkü havalanmayın, yere basın desem gençler dinlemezler. Bana denmişti gençken, dinlememiştim.

 

Bundan sonra kısa sorularla devam edip vaktinizi daha fazla almadan bitirelim istiyorum.

 

Defter mi? klavye mi?

Elbette defter. Ama klavye kullanıyorum.

 

Tükenmez kalem mi? Kurşun kalem mi?

Dolma kalem kullanıyorum. Tükenmez kalem elime almadım yıllardır.

 

Kullanmayı çok sevdiğiniz kelime veya kelimeler?

Görünmez kentlerde Taş yoksa kemer de yok dedirtir Calvino, karakterine. Bize kemeri veren taşlardır, ben taşları ayırmayayım ki kemer çökmesin.

 

Nefret ettiğiniz bir kelime var mı?

Yok.

 

Bir roman kahramanı olma imkânı sunulsaydı siz hangisi olurdunuz?

Sevdiğim romanların karakterleri üzgün insanlar. Ben de üzgünüm. Zaten benziyoruz, birisi olmaya pek de gerek yok.

 

Bir öykü kahramanı olma imkânı sunulsaydı siz hangisi olurdunuz?

Aynı.

 

Son olarak en sevdiğiniz yaşınız/ neden?

Çok var. Otuz, ilk kitabımı yayınladığım yaşım. Yirmi iki, ilk romanımı yazdığım yaşım. Eşimi tanıdığım yaşım. Babamla denize gittiğim yaşım. Ben hayatımı severim. Bütün kırık döküklükleriyle beraber hem de.

 

Yunus Meşe 

İZDİHAM

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın