Günümüzde ellerimizi neden kullanıyoruz ve bu neden önemli?

İki yeni kitap, bugünün devlet politikalarının ilgi çekici yönlerini ortaya çıkarıyor. Darien Leader’ın ”Hands”(Eller)’i ve Fay Bound Alberti’nin “This Mortal Coil “(Bu Ölümlü Beden)’i.

Max Bygraves, ünlü şarkısında, ‘Sevdiğiniz birini tutmak için ellere ihtiyacınız var’ diyordu. Fakat aynı zamanda, bugün hala buralarda olsaydı şunları da eklerdi; dokunun, yazın ve ilerleyin. Bir mağara duvarındaki ilk el izinden, Leonardo da Vinci’nin zarif çalışmalarına, MC Escher’in[1] iki elin birbirini çizdiği aldatıcı bilmecesine, onların (ellerin) sayısı insanoğlunun zihnini daima meşgul etti. Gerek alet kullanırken, gerekse kalem tutarken veya telefon ‘araklarken’, ellerimiz bizleri diğer hayvanlardan ayırıyor gibi gözüküyor.

Psikanalist Darien Leader, daha da ileri gidiyor. Akıcı diliyle öne çıkan yeni kitabında, bizleri özde mükemmel insanlar yapan şeyin ellerimiz olduğunu savunuyor. Nitekim ellerimizi meşgul etmek gibi dayanılmaz bir içgüdümüz var – bebeklik dönemindeki ayrılma kaygısı. Bu, bizim başkalarına bağlanmamıza ve kendimiz olmamıza olanak sağlıyor.

Geçmişte, akademisyenler, ruhun kalpte mi beyinde mi kanda mı olduğunu tartışıyorlardı. Günümüzde yazarlar, vücudun hangi bölümünün insanın kimliğinde belirleyici olduğunu tartışıyorlar: Tabir-i caizse, modern ruhun konumunu. Leader’a göre, bu, eller. Kitabında vücut hakkındaki tutumların zaman içinde nasıl değiştiğini inceleyen Fay Bound Alberti’ye göreyse, beyin, kalp ve hatta sindirim sistemi, birincil pozisyon için yarışıyorlar. Modern tıp, vücudu, biyokimyasal bir makine olarak görüyor; fakat insanlığımızın bedenimizdeki esasına dair arayış, her zamanki gibi hayati görünüyor.

Leader’ın açıklaması başlangıçta biraz basmakalıp görünüyorsa da, ince kitabı, mükemmel şekilde dengelenmiş bir tartışma sunuyor. Çocuk gelişimine dair karmaşık fikirleri, popüler kültür ve tarihin prizmaları aracılığıyla, hafif dokunuşlar ve keskin bir zekâ ile aktarıyor. Bebekliğimizde, ellerimizi dünyayı keşfetmek için kullanırız. Öncelikle, yeni objeleri ağzımıza götürerek sonra da istediğimizi almak için el-göz koordinasyonu geliştirerek. Bebekler beslenirken, ulaşabildikleri şeyleri kavrar veya onlara vururlar. Bu, annelerinin göğsü, biberon veya giysi olabilir. Çocuk yavaş yavaş, bu kavrama hareketi güdüsünü, özel bir bez veya sevimli bir oyuncakla giderebilir –çocuk gelişimi açısından “geçiş nesnesi”– ve bunun “ne o, ne de ben” şeklinde tanımlanabilecek bir nesneye aktarımı, anne ya da birincil bakıcı ile arasındaki duygusal ayrılığa yardımcı olur.

Leader, yetişkinler olarak bizlerin de, huzursuz parmaklarımızı, bir cep telefonuna dokunarak veya tesbih çekerek meşgul etmeye yöneldiğimizi savunuyor. Ona göre, bu dayanakları, kendimiz olduğumuz o çok önemli anı tekrarlamak için birer güvenlik battaniyesi olarak kullanıyoruz. Dünya Bankası verilerine göre, dünya nüfusunun dörtte üçünün cep telefonlarına erişimi var. Fakat Leader, dünya nüfusunun üçte ikisinin endişe ya da dua tesbihleri kullandığını gösteren daha şaşırtıcı bir istatistik sağlıyor. Ve bu arada, birçokları da cep telefonlarına yönelen bu aşırı ilginin, Leader’ın da tedavi edici olduğunu düşündüğü sosyal ilişkilere – ki, ona göre bunlar, aynı anda başkaları ile iletişime geçmemize ve aramıza mesafe koymamıza olanak veriyor-  zarar verdiğini söylüyor. Görünen o ki, bu yolla akıllı telefonlar, bedensel gerginliklerin “aracı ve damarı” haline geldi.

Bitmek tükenmek bilmeyen kımıldanmamızı dindirmek için oluşturduğumuz pazarlar, çıkış noktaları, yeni bir olgu değil. Dua etmek gibi dini ritüeller, “Şeytan boş gezene dadanır/eli boş olanı bulur”  çıkarımındaki durumları önlemeye yaradı. Ve görgü kuralları ile ilgili kitaplar uygun sosyal davranışları tavsiye etti. Çok geçmeden, toplum, parmakları meşgul etmek için bir objeler bolluğu geliştirdi – yelpazeler, eldivenler, bastonlar, mendiller- bu durumda, cep icat olunmalıydı. Adam Smith, çağdaşlarının ceplerinin küçük “kolaylıklarla” doldurulmuş olduğundan yakınmıştı. Pipolar, enfiye kutuları ve sigaralar, hepsi, kayıp çocukluk zevklerini yeniden ve mükemmel bir şekilde oluşturarak, eller için olduğu kadar ağızlar için de daha fazla meşguliyet sağladı. Kral I. James, “bir erkek, şimdi, arkadaşını içtenlikle karşılayamaz, fakat onun yerine, tütünle aralıksız el eleler,”  diyerek hayıflanmıştı.

İş Kanunu, çalışma saatlerini azaltınca, parmaklar için yeni aktiviteler bulunmalıydı. Askerler ve denizciler, örgü örmeye ve dikiş dikmeye teşvik edildiler. Modern zamanlarda, montaj bantlarında tekrar tekrar yapılan sıkıcı aktiviteler, fazlaca boş zamanı olan eli boş insanlar için zihin dinlendirici bir terapi; boyama kitapları olarak yenilendi. Leader’a göre, mastürbasyon bile, zevk kaynağı olmasının yanı sıra, huzursuzluğa yönelik bir çıkış noktası olarak görülebilir.

Leader aynı zamanda, filmlerdeki asılı durma, sarkma, sallanma sahnelerinin – bir kişinin diğerini sıkıca tuttuğu ya da bıraktığı- primat bebeklerin ağaçlarda sallanırken, hayatta kalmak için annelerine sarıldıkları evreyi etkileyici şekilde tekrarladığını ileri sürüyor. Bu kenetlenme eylemi bir refleks, fakat salıvermek de öğrenilmeli. Yazar, filmlerdeki bir diğer yaygın senaryonun, birbirleriyle geçinemeyen, ya da çatışma halindeki iki insanın, genellikle yetişkinlerin, birbirlerine kelepçelendiği ya da bağlandığı hikayeler olduğunu, bu öykülerin, çocuğun ayrılma ve hiçbir zaman salıverilmemeye dair ikili korkusunu yansıttığını savunuyor.

Leader, insan vücudunun içine işlemiş böylesi duyguları incelerken, bir tarihçi olan Bound Alberti, bedene karşı tavırlarımızın nasıl sürekli bir değişim içinde olduğunu araştırıyor. Londra Queen Mary Üniversitesi duygu tarihi merkezi kurucularından biri olarak, vücudu, medikal ve kültürel fikirlerin nasıl evrildiğini göstermek için temel bölümlere ayırıyor: Göğüsler, kalp, üreme organları, beyin, sindirim sistemi.

Bu değişimleri feminist bir bakış açısıyla inceleyen Alberti, örneğin “küçük, sıkı ve yuvarlak” göğüsleri, 1950’lerin (Hollywood’dan esinlenen) balık etli, geniş kalçalı imajıyla karşılaştırıyor. Sayısız kadın, aniden vücut yapılarının selüloit görüntü için uygun olmadığını anladığında, tıp ve (göğüs implantları, suni döllenme ve çok karlı kozmetik cerrahi sanayisi), -bunun yanında- implantların acıya ve başka problemlere neden olduğuna dair çeşitli davalar da yardımlarına koştu. Aynı şekilde, 20.yy başlarında kadın dergileri, kılsız kadın vücudunu idealize etmeye ve bikini bölgesindeki istenmeyen kıllardan kurtulma modasına ön ayak olmaya başladı.

“Vücudu, yeniden yapılandırmak için incelemek”, Bound Alberti, salgısal tıbbı -bedensel salgıların dengede tutulması gerektiği teorisi, batı dünyasında 19.yy’a kadar etkiliydi- kucaklayan bütünsel değerlerin canlanması için ateşli bir savunma yapıyor. Ona göre, bu akımı takip eden tıp ihtisaslarının gelişimi, sağlık hizmetlerinin kişisellikten uzaklaşmasına neden olmuş. Bu nedenle de, doktorlar hastalarını artık bireylerden ziyade, ayrı vücut parçaları olarak görüyorlar. Şüphesiz ki, bu doğru. Gerçi, bunun nedeni daha çok, doktorların bugün hepimizin yararına gelişmeler üretmeleri, belirli hastalıkları vücudun belirli bölgelerinde tespit etmeleri. Bazıları, bütünleyici terapistlerce sunulan “bütüncül” yaklaşımı (Holistik tıp) tercih ediyor olsa da, çoğumuz hala, eğer akciğerimiz üzerinde bir gölge veya mememizde bir yumru var mı bilmek istiyoruz.
Yine de, Bound Alberti’nin kitabı, görüşlerini sağlamlaştıran ve tıbbi ilerlemeleri örnekleyen -özellikle de, kendi kızının skolyoz ameliyatıyla ilgili bölüm, (III.Richard’la aynı tip omurga eğriliğinden mustaripmiş)- canlı insan öyküleriyle dolu. Bizlere hala hitap edebilen tarihsel vakalardan alıntı yapıyor. Örneğin, 1848’de 90cm’lik metal bir çubuğun kafasına çarptığı ve kişiliğini değiştirdiği Amerikalı inşaat ustası Phineas P. Gage’in ya da 19.yy’da Michigan’da midesinde hiç geçmeyen bir silah yarası olan ve böylece, doktorlara, tam anlamıyla midesinde bir pencere sağlayan kürk tüccarı Alexis St. Martin’in hikâyesine.

Bu dokunaklı ve düşündürücü kitaplar, bizlere, vücutlarımızı anlamakla kendimizi anlamanın aynı bütünün parçaları olduğunu gösteriyor.

[1] Maurits Cornelis Escher; Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı.

 

 

 

Yazar: Wendy Moore
Çeviri: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: newstatesman 

İZDİHAM

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: