Gökhan Özcan, İnsan’ı insandan kim koruyacak?

Birileri hakkında düşünür, konuşur, bir kanaate, bir yargıya ulaşır ve onları ulu orta ifade ederken adaletin terazisini dosdoğru tutuyor muyuz? Başkalarına bakarken hep içimizdeki savcı görev başında sanki, avukatsa hiç ortalıkta yok. Duruma göre suçlamak, mahkûm etmek, yaftalamak, karalamak, havasını indirmek, fiyakasını bozmak hevesi içimizi boydan boya kaplıyor ama onu bir insan bilerek savunmak, anlamaya çabalamak, temiz tutmaya, lekelemekten korumaya çalışmak, yanında durmak pek gelmiyor aklımıza. Velev ki söz konusu kişiler, akla gelen menfi fiilleri bütünüyle işliyor ve bizim kendilerine yakıştırdığımız suç ve sıfatları sonuna kadar hak ediyor olsunlar; her mahkemenin olduğu gibi içimizdeki mahkemenin de bir ‘savunma makamı’ olması gerekmez mi? Onca keskin uçlu, katı, mahkûm edici cümlenin içinde hiç değilse birkaç sesini duyurmaya çalışan ‘belki’ cümlesi, azıcık da olsa hayra yorulacak ihtimal bulunmaz mı? Hangimiz gerek aşikâr, gerek kendini kıyı köşemize ustaca gizleyen zayıflıklardan, hatalardan ve günahlardan beri ve azadeyiz ki!

Her hükmün hakka, hukuka, hakkaniyete ve bütün bunların temeli olan hakikate tastamam uygun düşmesi icap etmez mi? İçimizdeki mahkemede birilerini durmadan asıp keserken nasıl oluyor da bütün ağırlıkları sol kefeye koymakta bu kadar rahat, bu kadar pervasız, bu kadar keyfî davranan insanlar olabiliyoruz. Neredeyse her gün, her saat, her an, her önümüze gelen kişi hakkında kaskatı hükümler verir, ağır yargılarda bulunur, boynuna uluorta yaftalar takıp dururken, neden en azından bir de dönüp hakka, hukuka, hakkaniyete ve elbette hakikate doğru bakma zarureti hissetmiyoruz? Adaleti kendi içinde tesis edemeyen, tesis etmek için çaba göstermeyen, yazık ki bunu aklına dahi getirmeyen bir insan, o dönüp bakmadığımız hakikat nezdinde insan mıdır?

İnsanlar nefis geçimini başka insanları harcayarak temin eder hale geldi. Hepimiz az ya da çok bu kirli döngünün içine giriyor, bu çirkinliğin bir parçası oluyoruz. Hepimiz az ya da çok bu kötülüğe, bu suça, bu günaha batıyor, bulaşıyoruz. Hatta pek çoğumuz o kadar gündelik hale getirdik ki bu karalama faaliyetini hayatımızın rutini bu artık. Bu çürütücü hastalığı yayan mecra ve araçlara körü körüne kapılışımızdan, bağlılığımızdan, bağımlılığımızdan, irademizi neredeyse ele geçiren bu sinsi iptiladan vazgeçemiyoruz, sanki vazgeçecek gibi de değiliz. Her gün sabahtan akşama sözle, yazıyla birilerini harcayıp duruyoruz. Bunu küçük fiskelerle ya da ağır darbelerle yapmış olmamız çok bir şeyi değiştirmiyor. Sonuçta çürüyoruz, bize hiç yakışmayan bir çirkinlik bizi hep beraber kendi rengine boyuyor.

‘İnsan’ı önce kendimize karşı, kendimizden, nefsimizden, şişkin egolarımızdan, örtülü enaniyetimizden, tecessüs düşkünlüğümüzden korumamız ve savunmamız gerekiyor. Yargı bizim mesleğimiz değil… İnsanlar da bizim günlük eğlencemiz değil… Tepelere bir yerlere kurulup, elimizdeki değneklerle hayatları, kişilikleri, davranışları didiklemek bizi kibirli ve kör kılıyor.

Evet, nihai tahlilde bu da yargıda bulunan, yargılayan bir yazı… Yani ortada kaçınılmaz biçimde yine bir mahkeme varmış gibi duruyor. Esasen bir mahkeme kurmak benim işim de değil, haddim de değil; muradım bu vesileyle hepimiz için bir muhasebe ve muhakemeye kapı açmaktır.

 

 

 

 

Gökhan Özcan, Kaynak: Yeni Şafak

İZDİHAM

 

 

 

 

 

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın