George Orwell, 1984

1984.

Geçidin sonunda bir yerlerden, zafer kahvesininkine benzemeyen gerçek bir kahve kokusu ortalığa yayılmaktaydı.

Winston elinde olmaksızın durakladı. Bir iki saniye için yeniden çocukluğunun yarı unutulmuş dünyasına dönmüştü. Birden bir kapı çarptı ve sanki bir sesmiş gibi kahve kokusu ansızın kesiliverdi.

Birkaç kilometre yol yürümüştü, varisi ağrıyordu. Son üç hafta boyunca Derken Merkezinde geçirmiş olduğu ikinci akşamdı bu. Pek akıllıca bir davranış değildi yaptığı, çünkü merkeze olan devamlılığınız titizlikle denetlenirdi. Temel ilke, bir Parti üyesinin hiçbir boş vakti kalmamasıydı, yatakta olmadığı zamanlarda yalnız kalmamalıydı.

Çalışmadığı, yemek yemediği ve uyumadığı zamanlarda genel bir uğraşa katılmalıydı; yalnızlıktan hoşlanmadığınızı belirten en ufak bir şey yapmak, kendi başına bir yürüyüşe bile çıkmak, tehlikeli olabilirdi. Yenikonuşta bunun için de bir sözcük vardı: Özyaşam, bireysellik ve ayrıksılık anlamına geliyordu. Bu akşam, Bakanlıktan ayrıldıktan sonra, nisan havasının yumuşaklığı onu kışkırtmıştı. Gökyüzü o yıl görmediği derecede maviydi. Merkezde uzun yorucu bir akşam; can sıkıcı oyunlar, konuşmalar, cinle uyarılan zorlama söyleşiler, birden katlanılmaz görünmüştü gözüne. Otobüs durağına yaklaştığı sırada, ani bir kararla dönmüş, Londra’nın önce güneyindeki, sonra doğusundaki, sonra kuzeyindeki labirentlere dalmış, bilinmedik caddelerde kaybolmuş, hangi yöne gittiğine aldırmaksızın yürümüştü.

‘Eğer bir umut varsa’ diye yazmıştı, günlüğünü ‘proleterlerdedir’. Gizemli bir gerçeğin ve apaçık saçmalığın anlatımı olan bu cümle sürekli kafasındaydı. Bir zamanlar St. Pancras İstasyonunun bulunduğu kesimin doğusunda ve kuzeyinde uzanan soluk, boz renkli bir gecekondu semtinde bulunuyordu. İki yanda, sıçan deliklerine benzer kapıların doğrudan kaldırıma açıldığı küçük, iki katlı evlerin sıralandığı arnavutkaldırımı döşeli bir sokakta yürümekteydi. Yer yer kirli su birikintileri vardı. karanlık kapı ağızlarında ve yanlarındaki aralıklarda insanlar kaynaşıyordu: Dudakları kabaca boyanmış gelişkin kızlar, onları kovalayan delikanlılar, on yıl sonra kızların nasıl olacaklarının göstergesi olan şişman, paytak paytak yürüyen kadınlar, ayaklarını sürüyerek ilerleyen, iki büklüm, yaşlı yaratıklar, kirli su birikintilerinde oynayan, annelerinin bağırmalarıyla kaçışan, sallapati yalınayak çocuklar… Sokağa bakan pencerelerin belki dörtte biri kırıktı ve mukavvalarla kaplanmıştı. İnsanların çoğunun Winston’a aldırdığı yoktu; bazıları çekingen bir merakla süzüyordu onu. Bir kapının önünde kırmızı kollarını önlüklerinin üstünde kavuşturmuş, iri gövdeli iki kadın konuşmaktaydı. Winston onlara doğru yaklaşırken kulağına bazı sözler çalındı:

“Evet’ dedim ona, ‘söylemesi kolay, ama sen benim yerimde olsan, sen de benim yaptığımı yapardın! Eleştirmesi kolay,’ dedim. ‘Gelgelelim, benim başımdaki dertler sende olsaydı,’ dedim.” Ötekisi “Haaa…’ dedi, ‘öyle kardeş. Pek doğru, pek doğru!’”

cırtlak sesleri ansızın kesiliverdi. Winston yanlarından geçerken kadınlar onu düşman bakışlarla süzdüler. Daha doğrusu düşmanlık değildi bakışlarındaki, alışılmamış bir hayvan geçerken insanın duyacağı, bir anlık tedirginlikti. Partinin mavi tulumlarına, böyle bir sokakta pek sık rastlanmazdı. Belirli bir işiniz olmadıkça, bu tür yerlerde görülmek pek akıllıca bir davranış değildi. Eğer nöbetçilere rastgelirseniz, sizi durdurabilirlerdi. ‘Kağıtlarınızı görebilir miyiz, yoldaş? Burada ne yapıyorsunuz? İşten ne zaman çıktını? Evinize hep bu yoldan mı gidersiniz?’ gibi bir yığın soru. Eve dolambaçlı yoldan gidilemeyecek diye bir kural yoktu, ama bu davranış, Düşünce Polisinin şimşeklerini üzerinize çekmeye yeterdi.

Birden sokak karıştı. Her yandan uyarı sesleri geliyordu. İnsanlar, tavşanlar gibi kapı ağızlarından içeri kaçıyorlardı. Winston’ın biraz önünde genç bir kadın, kapıdan fırlayarak sokakta su birikintisi içinde oynamakta olan çocuğu kaptı, önlüğüne sardı ve yine içeri kaçtı. Bu sırada akordeona benzer siyah giysiler içerisindeki bir adam yan sokaklardan birinden çıkıp Winston’a doğru koştu, heyecanla gökyüzünü göstererek bağırdı: “Gemi! Dikkat ahbap. Tam tepemizde! Çabuk yat!”

‘Gemi’, nedendir bilinmez, proleterlerin roketlere verdiği addı. Winston, hemen kendini yere attı. Proleterler bu tür uyarılarda bulundukları zaman, çoğunlukla haklı olurlardı. Roketler sesten hızlı gittikleri halde, bir roketin gelmekte olduğunu bir tür içgüdüyle birkaç saniye önceden sezebiliyorlardı. Winston ellerini başının üzerinde kavuşturdu. Asfaltı sarsan bir gürültü duyuldu, sırtına hafif bir şeyler yağdı. Ayağa kalktığında, bunların yakınındaki pencereden düşmüş olan cam kırıkları olduğunu gördü.

Yürümeyi sürdürdü. Bomba caddenin iki yüz metre ötesindeki bir dizi evi yerle bir etmişti. Siyah bir duman bulut havanın içinde bir kalabalık oluşturmaya başlamıştı bile. İleride, üzerinde kırmızı bir leke bulunan küçük bir sıva yığını kaldırımı örtmekteydi. İyice yaklaştığı zaman, lekenin bileğinden kopmuş bir el olduğunu fark etti. Kanlı bilek dışında, el, alçıdan dökülmüş gibi bembeyazdı.

Eli tekmeyle hendeğe yuvarladı ve sonra kalabalığa karışmamak için, sağdaki bir yan sokağa saptı. Üç dört dakika içinde, bombanın etkilediği alandan çıkmıştı. Öbür caddelerdeki sefil kalabalık sanki hiçbir şey olmamış gibi günlük yaşantısını sürdürmekteydi. Saat sekiz sularıydı ve proleterlerin içki dükkanları (onlara meyhane diyorlardı) şimdiden tıklım tıklım dolmuştu. Sürekli açılıp kapanan pis kapılardan dışarı bir sidik, talaş ve ekşi bira kokusu yayılmaktaydı. Bir bina çıkıntısının oluşturduğu köşede, üç adam birbirine sokulmuştu. Ortadakinin elindeki katlanmış bir gazeteyi ötekiler onun omuzlarının üzerinden inceliyorlardı. İyice yaklaşıp yüzlerindeki anlatımı görmeden bile, Winston, davranışlarından, ne derece dalmış olduklarını anlamıştı. Çok ciddi bir haber okudukları belliydi. Aralarında birkaç adım kalmıştı ki düğme dağıldı. İki saat tartışmaya başladılar. Winston bir ara, dövüşeceklerini sandı.

“Çeneni kapatıp biraz dinle beni. Sana söyleyip duruyorum, on dört aydır sonu yedi ile biten hiçbir numara kazanamadı.”

“Elbette ki kazandı.”

“Hayır, kazanamadı!.. İki yıldır evde bütün sonuçları biriktiriyorum. Hepsini düzenli sayıyorum. Onun için dinle beni, yediyle biten hiçbir şey kazanamadı!”

“Yedi kazandı. Sana o kahrolası sayıyı bile söyleyebilirim. Dört sıfır yediyle bitiyordu. Şubat ayıydı, şubat ayının ikinci haftası.”

“Şubat senin anandır. Sana hepsi bende yazılı diyorum. Sana söylüyorum, hiçbir numara…”

“Sesinizi kesin artık,” dedi üçüncü adam.

Piyangodan söz ediyorlardı. Winston otuz metre ilerledikten sonra dönüp baktı. Tartışmaları sürüyordu, yüzleri coşkudan kızarmıştı. Piyango, her hafta dağıttığı muhteşem ikramiyelerle, proleterlerin ciddi ilgisini çeken tek sosyal olaydı. Milyonlarca proleter için, piyango, tek olmasa bile, temel yaşam nedeniydi. O söz konusu oludu zaman, okuyup yazmasını bile zor beceren insanlar, zor hesaplar yapabiliyor, inanılmaz bir bellek gücü gösterebiliyorlardı. Yalnız piyangoda kazanmayı sağlama yolları göstererek, tahminler satarak geçimlerini sağlayan bir yığın adam vardı. Bolluk Bakanlığının hazırladığı bu piyangoyla Winston’ın hiçbir ilgisi yoktu, ama Partideki herkes gibi o da, ikramiyelerin genellikle düşsel olduğunun bilincindeydi. Büyük ikramiyeleri kazananlar düşsel kişilerdi, ancak küçük tutardakiler gerçek kişilere ödeniyordu. Okyanusyanın bölgeler arasındaki iletişim aksaklıkları nedeniyle bunu gerçekleştirmek hiç de zor değildi.

Ama umut varsa proleterlerdeydi. Buna dayanmak zorundaydı. Sözcüklere döküldüğünde akla yatkındı, ama sokakta yanınızdan geçen insanlara bakınca bunun ancak bir inanç sorunu olduğunu anlıyordunuz. Döndüğü sokak, yokuş aşağı iniyordu. Bu çevreden daha önce geçtiği ve ileride büyük bir caddeyle karşılaşacağı duygusuna kapıldı. İleride bir yerlerden bağırış sesleri geliyordu. Sokak keskin bir dönemeç çizdi, birkaç satıcının pörsümüş sebzeler sattığı çukur bir aralığa inen bir merdivenle son buldu. Winston o zaman nerede bulunduğunu kavradı. Bu aralık, gerçekten de anacaddeye çıkıyordu, ilk dönemeçten sonra, beş dakika bile yürümeden, şimdi günlük olarak kullandığı defteri almış olduğu ıvır zıvır dükkânına geliniyordu. Kalem ucunu ve mürekkebi aldığı kırtasiyeci de hemen yakınındaydı.

Merdivenin başında biraz durakladı. Tam karşıda tozla kaplı camları buzlanmış gibi duran pis bir meyhane vardı. Beyaz bıyıkları çalı gibi dimdik, çok yaşlı, ama çevik bir adam kapıyı iterek içeri girdi. Winston, durmuş bakarken, birden en az sekseninde olan bu adamın Devrim sırasında ortayaşlı olması gerektiğini düşündü. O ve onun gibiler, yitmiş, eski kapitalist dünyayla olan son bağlardı. Partinin kendi içinde de, görüşleri Devrimden önce gelişmiş kişiler kalmamıştı. Eski kuşaklar ellili ve altmışlı yılların büyük temizliklerinde ortadan kaldırılmışlar, hayatta kalabilenler de, düşünce dünyalarına bir sünger çekmek zorunda bırakılmışlardı. Şimdi yaşamakta olanlar arasından, yüzyılın başlarındaki koşullar hakkında doğru bilgi verebilecek tek kişi varsa o da ancak proleterler arasından olabilirdi. Birden tarih kitabından günlüğüne geçirdiği bölümü hatırladı ve içini çılgınca bir istek kapladı. Meyhaneye girerek o yaşlı adamla söyleşecek, onu sorgulayacaktı. Ona, ‘Bana çocukluk hayatından söz et. O zamanlar hayat nasıldı? Durum şimdikinden de iyi miydi yoksa kötü müydü? diye soracaktı.

Acele etmemeliydi, yoksa korkmaya başlayabilirdi. Merdivenlerden indi, dar sokağı geçti. Delilikti bu yaptığı aslında. Her zamanki gibi, proleterlerle konuşulmayacağı, onların meyhanelerine girilmeyeceği konusunda bir yasa yoktu, ama bu davranış gözden kaçmayacak denli olağandışıydı. Eğer nöbetçiler kendisini görürse, fenalık geçirdiğini söyleyebilirdi, ama kendisine inanmayacakları kesindi. Kapıyı itti, yüzüne iğrenç bir ekşi bira kokusu çarptı. O girer girmez seslerin şiddeti yarıya indi. Herkesin, mavi tulumunu süzdüğünün farkındaydı. Odanın öbür ucunda sürmekte olan ‘ok’ oyununa belki otuz saniye kadar ara verildi. İzlediği yaşlı adam, iri kıyım, şişko, kolları kütük gibi olan genç barmenle tartışmaktaydı. Birkaç kişi de, bardakları ellerinde toplanmışlar, bu sahneyi izliyorlardı.

“Sana adam gibi sorduk, değil mi?” dedi yaşlı adam omuzlarını dikleştirerek, “Bana bir payntlık bardağın olmadığını söylüyorsun, öyle mi?”

Barmen tezgâha dayanarak öne doğru eğildi ve “Paynt da ne demekmiş?” dedi.

“Vay cahil! Bir de kendini barmen zannediyor. Payntın ne demek olduğunu bile bilmiyor! Paynt bir çeyreğin yarısıdır ve bir galonda dört çeyrek vardır. Sana A, B, C’yi de öğretmem gerekecek.”

“Hiç duymadım böyle bir şey,” dedi barmen kısaca, “Litre, litredir. Burada verdiğimiz bardaklar işte önündeki rafta duruyorlar.”

“Ben paynt isterim,” diye tutturdu yaşlı adam. “İsteseydin bana bir payntlık bir bira çekiverirdin. Ben gençken bu aptal litreler kullanılmazdı.”

“Sen gençken, bizler ağaçların tepelerinde yaşıyorduk.” dedi barmen öbür müşterilere bakarak.

Kopan kahkahalarla, Winston’ın yarattığı rahatsızlık kaybolmuş gibiydi. Yaşlı adamın beyaz yüzü kıpkırmızı kesildi. Kendi kendine söylenerek geri döndü ve Winston’a çarptı. Winston, hafifçe kolundan yakaladı.

“Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” diye sordu.

“Siz bir centilmensiniz,” dedi öteki, omuzlarını yeniden dikleştirerek. Winston’ın mavi tulumunu fark etmemiş görünüyordu. “Bir paynt!” diye öfkeyle bağırdı barmene doğru. “Bir paynt bira!”

Barmen tezgâhın altında bir kovada yıkadığı iki bardağa yarımşar litre koyu kahverengi bira doldurdu. Bira proleter meyhanelerindeki tek içkiydi. Proleterlerin cin içmemeleri gerekiyordu, ama cin bulmak onlar için sorun değildi. Ok oyunu eski coşkusuyla sürmeye, barda oturan bir küme adam piyango hakkında konuşmaya başladı. Winston’ın varlığı bir an için unutulmuştu. Pencerenin altında, kimse duymadan yaşlı adamla söyleşebileceği bir masa vardı. tehlikeli bir yerdi, ama hiç olmazsa içeride tele ekran yoktu, içeri girmeden önce buna dikkat etmişti zaten.

“İsteseydi bana bir paynt çekebilirdi,” dedi yaşlı adam masaya yerleşirken! “Yarım litre yetmiyor bana. Bir litre de çok fazla geliyor, böbreklerime dokunuyor, fiyat farkı da cabası.”

“Gençliğinizden bu yana her şey çok değişmiş olmalı,” dedi, Winston adamı konuşturmak için.

İhtiyar adam solgun mavi gözleri ok tablasından bara, bardan tuvalete çevrildi, sanki değişiklik olması gereken yer o meyhaneymiş gibi…

“Biralar daha iyiydi,” dedi sonunda. “Üstelik daha ucuzdu! Ben gençken beyaz biranın bir payntı dört peniydi. Ama savaştan önceydi elbet bu dediklerim.”

“Hangi savaştan önce?” diye sordu Winston.

“Büyük savaştan,” dedi adam belli belirsiz. Bardağını kaldırdı, tekrar omuzlarını dikleştirdi, “Sağlığına!” dedi.

Zayıf gırtlağı insanı şaşırtan bir hızla aşağı yukarı hareket etti ve bira bitiverdi. Winston bara giderek, iki yarımşar litrelikle geri döndü. Yaşlı adam tam litreliğe karşı önyargısını unutmuşa benziyordu.

George Orwell

İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: