Friedrich Nietzsche, Tuhaf basitlikler ve sahtelikler yaşıyor insanoğlu

Ne de tuhaf basitlikler ve sahtelikler yaşıyor insanoğlu!

İnsanın bir kez mucizeyi görebilecek gözleri olunca, durmadan şaşırıyor! Nasıl da çevremizdeki her şeyi aydınlık, özgür, kolay ve basit kılıyoruz! Duyumlarımıza, bütün derme çatmalığı, düşüncemize, serseri sıçrama yapma isteğinin ve yanlış çıkarımların girmesi için geçiş izni vermeyi nasıl da biliyoruz! Başından beri, hemen hemen kavranamaz bir özgürlük, düşüncesizlik, temkinsizlik, bir yaşam yürekliliği ve şenliğinden tat almak için – yaşamdan tat almak için, bilgisizliği korumaya nasıl da akıl erdirebiliyoruz? Ve yalnızca bu katı, sert bilgisizlik temelinde şimdiye dek bilgi yükseldi; çok daha güçlü istemenin temeli üstündeki bilgi istemesi, bilmemeyi, bilgisizliği, yanlışı isteme!

Onun karşıtı olarak değil de daha incelmiş biçimi olarak! hatta dil bile, burada, diğer yerlerde olduğu gibi, beceriksizliğinin üstesinden gelemiyor: yalnızca, derecelenmenin, çeşit çeşit aşama inceliklerinin olduğu yerde karşıtlıktan söz ediyor; hatta, şimdi bizim başa çıkılamaz “et ve kanımıza” ait olan, derinlere kök salmış ahlak Tartüfçülüğü, daha iyi bilenlerimizin bile sözlerini saptırır: Orada burada. kavrar da güleriz, en iyi bilimin en iyisinden bizi bu basitleştirilmiş durumda tutmaya çalışmasına; istemeye istemeye yanlışı sevmesine, tümüyle yapay, yolunca yordamınca uyduruk. Düzmece dünyada yaşayan bir varlık olduğu için – yaşamayı sevmesine!

Bu şenlikli girişin ardından ciddi bir söz işitilmek ister: En ciddi olana seslenecek. Felsefeciler ve bilgi dostları, açın gözünüzü! “Hakikat isteği için” acı çekmekten ve hatta kendinizi savunmaktan vazgeçin! Vicdanınızın tüm günahsızlığını, ince yantutmazlığını bozar: sizi karşı çıkışlara ve kırmızı kumaşlara direngen kılar, aptallaştırır, hayvanlaştırır, boğalaştırır: tehlikeyle, iftirayla, zan altında olmakla, sürülmekle ve hatta düşmanlığın daha kötü sonuçlarıyla savaşırken, sanki yeryüzünde hakikatin koruyuculara gereksinimi varmış gibi! ve işte siz, siz en acıklı kılıkların şövalyeleri sevgili avareler, ruhun örümcek ağı örücüleri! Sonunda, yeterince öğrendiğiniz; haklı olup olmamanızın pek de önemi yok, şimdiye dek hiçbir filozof haklı olmadı ki, savcıların ve yargıçların önünde tüm debdebeli tavırlarınızdan, kozlarınızdan daha bir övülesi hakikatçilik, özel sözcüklerinizden, tuttuğunuz öğretilerden sonra (arada bir kendinizden sonra) kondurduğunuz her küçük soru işaretinde bulunabilir! İyisi mi çekilin şöyle bir kenara! Gidin saklayın kendinizi! Maskelerinizi ve incelmişliğinizi takının da yanlış anlaşılın! Ya da biraz korkun! Ve bahçeyi unutmayın, altın çitlerle çevrili bahçeyi! Çevrenizdeki insanlara bir bahçeymiş gibi sahip çıkın – ya da suların üstündeki müzik, günbatımına doğru, günün anımsamalara döndüğü; – iyi bir yalnızlık seçin, özgür, uçarı, kolay yalnızlık. size de böylece bir anlamıyla iyi kalma hakkını versin! ne zehirli, ne hileci, ne kötü yapıyor herkesi; gözler önüne serilmiş güçle yürütülemeyen her uzun savaş! Nasıl da kişisel kılıyor insanı, bir uzun korku, uzun bir süre düşmanı kullanarak, olası bir düşmanı! Bu toplumdan sürülmüşler, bu uzun süre izlenmiş, kötü biçimde saldırıya uğramışlar – ayrıca zorlanmış münzeviler.

Her seçkin insan, güdüsel olarak, kalabalıktan, çokluktan, çoğunluktan kurtulduğu, onlardan ayrık biri olarak, kural “adamlarını” unutabildiği, sığınacağı kalesinin ve gizliğinin peşinde koşar: Büyük ve apayrı anlamıyla bilen biri olarak, daha güçlü bir güdüyle doğrudan doğruya bu kural “adama” çarpacağı bir durumun dışında. İnsanlarla alışverişinde, arada sırada gam ve kasavetin bütün renkleriyle, usancın, duygudaşlığın, iç karartısının, yalnızlığın yeşil ve grisiyle menevişlenmeyen biri, kesinlikle yüksek zevkli, insan olmayan biri, diyelim ki o, bütün yükü ve neşesizliği isteyerek üstlenmiyor; sürekli olarak kaçınıyor bundan, dediğim gibi, sessiz ve gururlu kalesinde gizleniyor; o zaman bir şey kesinleşir: O bilgi için yaratılmamış, bilgi onun alnına yazılmamıştır. Eğer öyle olsaydı, bir gün kendine şunu söylerdi: “Şeytan benim aklımı almış! kural, kural dışı olmaktan daha ilginçtir – yani benden, ben ayrıktan! – ve aşağı inerdi, her şeyden önce, “içeri” girerdi. Ortalama bir insan üstünde uzun ve ciddi araştırma ve bu amaçla birçok maskeleme, kendini yenme içtenlik ve kötü ilişki – her ilişki kötü ilişkidir, eşit olanların ilişkisi dışında-: İşte bu her felsefecinin yaşam tarihinin zorunlu parçasını oluşturuyor; belki de en kabul edilmez, en pis kokulu, en hayal kırıklığına uğratıcı parçası. Eğer şanslıysa, bilginin kısmetli çocuğuna yakıştığınca, görevinden uygun kısaltmalara başlayacak, – Klinikleri demek istiyorum, hani şu hayvanın, “kuralın kendisini tanıyan, böylece de bir ölçüde tinsellik ve heves, kendilerinden ve kendi benzerlerinden söz etmeye götürür onları gözler önünde: – Kimi zaman gübrelerinin arasında olduğu gibi, yuvarlan salar da, Kinizm, bayağı ruhların namusluluğa yaklaştığı tek form, daha yüksek insan, her kaba ya da incelmiş kinizme kulak verip dinlemeli; kutlamalı kendini, utanmaz bir şaklaban ya da bilimsel satır dramı, önünde sesini duyurduğun. Büyüyle tiksintinin birbirine karıştığı durumlar da vardır: yüzyılın en derin en keskin belki de en kirli insanında, Abbe Galianni gibi birinde – Voltaire’den çok daha derindi, sonuç olarak da epey suskundu. Sık sık oluyor, daha önceden belirtildiği gibi, bilimsel bir kafa maymun gövdesi üstüne konduruluyor, incelmiş, sıradan olmayan bir anlayış, aşağılık bir ruhta, hiç de, seyrek olmayan bir olay, özellikle doktorların, ahlak fizyologlarının arasında. Ve çileden çıkmamış, üstelik zararsız biri, insanlardan, iki gereksinmesi olan bir mide ve tek gereksinmesi olan kafa olarak söz ettiğinde, insan yapıp etmelerinin tek ve asıl güdüsünü açlık, şehvet, boşluk olarak görüp, araştırarak görmek istediğinde; kısaca, insandan “kötü” olarak söz ettiğinde, -beter olarak bile değil-, bilgiyi seven, özenle, inceliklerini yakalamaya çalışarak dinlemeli, nerede öfkesiz insan ve daima kendi düşleriyle kendini (ya da kendinin yerine Tanrıyı ya da toplumu) parçalayıp lime lime eden, belki ahlak açısından, gülen birinden ve kendinden hoşnut satirdan daha yüksek bir yerde; bir öteki anlamıyla ise, daha alışılmış, daha kayıtsız daha az öğretici bir durum. kimse öfkeli insan kadar çok yalan söyleyemez.-

Anlaşılması zor: özellikle insan, başka türlü yaşayan ve düşünen insanlar arasında gangasrotagati’yi düşünüp yaşadığında, yani kurmagati’yi ya da en iyisi “kurbağanın yürüyüşüne göre” mandeikagati’yi – Açıkça kendimin “zor anlaşılması” için elimden geleni yapıyorum. – İnsan, bir yorum inceliğindeki iyi niyet için yürekten şükran duymalı, “iyi dostlara gelince de, daima çok tembel olma hakkına sahip olduğuna inanan! Başından beri, yanlış anlaşılmaya yer vermekle, imkan bırakmakla, iyi yapan: İnsan gülebilir de: – Ya da tümüyle kurtulabilir onlardan, bu iyi dostlardan,, – ve güler yine de!

Bir dilden bir başka dile çeviride en zor olan şey, anlatım biçiminin temposudur: Irk karakterinin temelinde ya da fizyoloji diliyle söylersek, “metabolizma”sının ortalama temposunda bilinen namusluca yapılma niyetini taşıyan, asıllarının istemeksizin basitleştirilmeleri olan çevriler var, hemen hemen yanlıştırlar, çünkü yürekli ve sevinçli çevrilemiyor; şeylerde ve sözcüklerdeki tüm tehlikeleri aşıp ortadan kalkmasına yardım ediyor. Almanlar dillerindeki prestoyu pek beceremezler: Buradan denilebilir ki, özgür düşüncenin, özgür ruhlu düşüncenin en keyifli, en atılgan nüanslarından çoğunu. Soytarı ve satir yabancıdır onlara, bedenen ve vicdanen Aristofanes ve Petronius’u çeviremezler. Bütün tantanalı, yapışkan, ağırbaşlı – kaba saba, can sıkıcı, dallı budaklı, zorluklar taşıyan, sert katı anlatım biçimlerini Almanlar zengin çeşitliliğiyle geliştirdi – bağışlayın beni ama, Goethe’nin düzyazısı bile, katılığın ve şıklığın karışımıyla, bu kuralın dışında değil; ait olduğu eski iyi zamanın aynası. Alman zevkinin ifadesi olarak, hala “Alman zevkinin” olduğu zamanın: Bir Rokoko zevki, moribus et artibus. Lessing, farklı bir örnek yarattı, çok şeyi anlamış, çok şeyde ustalaşmış oyuncu kişiliği sayesinde: Bayle’nin çevirmeni olması boşuna değildi. Diderot ve Voltaire’in, dahası Romalı komedyenlerin yanına kaçmaktan hoşlanırdı: – Lessing, tempo olarak da özgürlüğü seviyordu, Almanya’dan kaçmayı. Ama nasıl oldu da, Alman dili, bir Lessing’in dünyasında bile, Principie ‘sinde Floransa’nın ince kuru havasına götürüp, en ciddi olayı, gürültücü allegrissimo olarak ortaya koymadan edemeyen: Göze aldığı şeytanca bir karşıtlık duygusu olmaksızın Macchiavelli’nin temposuna öykündü, – Düşünceler, uzun, zor, sert, çetin, tehlikeli ve dörtnala bir tempo, en iyisi kaprisli şaka. Sonunda, Petronius’un Almanca çevirisine kalkışan, şimdiye dek müzisyenlerin sahip olduğundan daha büyük ölçüde buluşlar da, düşüncelerde, sözcüklerde presto ustası olan: – Hastalıklı kötü dünyanın, “eski dünyanın” bile, bütün bataklığı ona vız gelir; insanın onunkine benzer, fırtına gibi ayaklara, soluğa, hızlı esişe, her şeyi koşturarak sağlıklı kılan, rüzgarın özgürleştirici, alacı gülümsemesine sahipse. Aristofanese gelince, onun yüzü suyu hürmetine, tüm eski Yunanı bağışlayabildiğimiz, nurlandırıcı ve tamamlayıcı ruh; tabii burada, bağışlanacak ve nurlandırılacak şeyin ne olduğunun tüm derinliğiyle kavrandığını varsayıyoruz: – Platon’un gizliliği ve Sfenksi kişiliği üstüne mutlu olarak korunmuş ve petit faiften daha fazla düşündürücü bir şey bilmiyorum: Ölüm döşeğinde yastığının altında ne incil, ne Mısırla, ne Pasogar’la, ne Platonla ilgili bir şey bulundu – yalnızca Aristofanes. Bir Platon bile yaşama nasıl tahammül etti – hayır dediği Yunan yaşamına – bir Aristofanessiz.

En azların işidir bağımsız olmak: – güçlü olanların ayrıcalığıdır. Ve buna kalkışan, buna en fazla hakkı olan, ama zorlanmadan; bu da gösteriyor ki, bir olasılıkla, yalnızca güçlü değil, ayrıca taşkınlığa kalkışıyor. Labirente yönelen böyle bir hayatın getirdiği tehlikeleri bir kez çoğaltır; bu tehlikelerin en küçüğü, hiç kimsenin nasıl ve nerede doğru yoldan çıkacağını, başkalarından kopacağını, Minotauros vicdanıyla dilim dilim doğranacağını gözüyle görememesi. Eğer böyle biri yok olup giderse, bu, insan anlayışının çok uzağında olup biter. Ne duyulur ne yürek sızlatır: -ve artık geri dönemez! İnsanların acımasına bile geri dönemez artık!

En yüksek sezgilerimiz, ahmaklık gibi, belli koşullar altında suç gibi gelmeli kulağa – gelmek zorunda da, izin verilmeden, doğaları ve şartlanmışları uygun olmayanlarca işitildiklerinde, içrek ve dışrak* ayrımı, önceki filozoflarca, Hintlilerce, Yunanlılar, İranlılar ve Müslümanlarca da, kısa eşitliğe ve eşit haklara değil de, sıralanma düzenine inananlarca yapıldığı gibi, -dışrak yaklaşım, içten değil de, dıştan gelen, görmede, değer biçmede, ölçmede, yargılamada değil: Aslında olan şu, dışrak yaklaşım şeyleri aşağıdan görür – içrek ise, yukarıdan bakar. Trajedinin bile, trajik işleyişini durdurduğu ruh yükseklikleri vardır ve dünyanın tüm acılarını bir araya toplayarak, kim görünüşünün zorunlu olarak bizi ayartıp acımaya zorlayıp zorlamadığına karar vermeye kalkar da bu acıyı iki katına çıkarır? Yüksek türden bir insana besin ya da serinleyici olan şey, daha farklı, aşağı türden birine adeta zehir olabilir. Sıradan insanın erdemleri, filozof için kötülük ve zayıflık anlamına gelebilir; yüksek türden insan soysuzlaşıp yok olup gittiğinde, batmış olduğu daha aşağı dünyada bulunanların ona bir aziz gibi saygı göstermek zorunda olduğu özellikler kazandırabilecektir. Ruh ve sağlık için daha aşağı ruhlara, daha aşağı yaşama kuvvetlerine ya da daha yüksek ve daha güçlülerine hizmet etmesine bağlı olarak, birbirine karşın değerler taşıyan kitaplar vardır: İlk durumdakiler, tehlikeli, bozguncu, un ufak edici kitaplardır: İkincilerse, çağrıcıların, en cesur olanları cesaretlerine çağıran çığlıklarıdır. Herkes için olan kitaplar her zaman pis kokan kitaplardır: Küçük insanların kokusu sinmiştir onlara. Halkın yediği içtiği, hatta tapındığı yerlerin kokması alışılmış bir şeydir. Eğer insan temiz hava almak istiyorsa, kiliseye gitmemelidir.

Gençlik yıllarında, hayattan elde ettiğimiz en iyi şeyi oluşturan şu ince ayrıntı sanatından yoksun olarak saygı duyarız, hor görürüz ve bu biçimde gafil avlanmış insanın ve şeylerin kefaretini ucuz biçimde acımasızca, evet ve hayırla ödemeniz gerektiğini düşünürüz. Her şey öylesine yönlendirilir ki, sahici yaşama sanatçılarının yaptığı gibi, duygularına biraz sanat katmayı öğreninceye, yapay olanı denemeye kalkışıncaya dek, beğenilerin en kötüsü, koşulsuz olanın beğenisi, gaddarca alaya alınır, kötüye kullanılır. Genişliğin özelliği olan hiddet ve saygı, insanlara ve şeylere kalpazanlık yapıp onlardan öfkesini çıkarmadıkça huzur bulmaz görünüyor. – Gençliğin kendisi, biraz kalpazanlık ve dolandırıcılıktır da. Sonraları, genç ruh, her çeşit hayal kırıklığının cefasıyla, sonunda kuşkulu bir biçimde kendine karşı çıkar; hala sıcak ve vahşidir, kuşkusu ve vicdan azabında da: Nasıl da kızgındır kendine şimdi! Nasıl da sabırsızca parçalar kendini! Uzun sürmüş körlüğünün intikamını nasıl da alır, sanki bu körlük kendi iradesiyle olmuş gibi! Bu geçişte insan kendini, kendi duygularına güvenmeyerek cezalandırır; coşkusuna kuşkularıyla işkence eder; gerçekten de insan, temiz bir vicdanı bile bir tehlike gibi duyar, sanki o bir kendini örtme yolu ve daha ince bir namusluluğun yorgunluğuymuş gibi; ve her şeyden önce, taraf olur insan, ilkece taraf olur, “gençliğe karşı!- Bir on yıl sonra: Anlar, bütün bunlar da – Hala gençlikti!

İnsanlık tarihinin en uzun dönemi boyunca – tarih öncesi dönem diyoruz buna – bir eylemin değeri ya da değer dışı oluşu sonuçlarından türetilmiş: Eylemin kendisi, kaynağı kadar az göz önüne alınmış: Oysa, bugün Çin’de aşağı yukarı olduğu gibi ödüllendirme ya da kepaze etme çocuktan ana babasına uzanıyor; insana bir eylemin iyi ya da kötü oluşunu düşündüren başarının ya da başarısızlığın geriye doğru işleyen gücüdür. Bu döneme insanlığın ahlak öncesi dönemi diyelim: “Kendini bil” buyruğu o zamanlar bilinmiyordu. Son on bin yılda, insan adım adım dünyanın birkaç büyük bölgesinde, sonuçlarının değil de, kaynağının eylemin değerini belirlediği görüşüne erişti: Bütününde, bir büyük olaydır bu, görüş ve ölçütlerin önemli biçimde incelenmesini içerir, aristokratik değer egemenliğinin ve “kaynağa” olan inancın bilinçsiz sonucudur; dar anlamıyla, ahlaksal diyebileceğimiz bir dönemin işaretidir: Kendimiz hakkında bilgi elde etmek için ilk çabadır. Sonuçlar yerine kaynak: Nasıl da tersine döndürülmüş bir açı. Kesinlikle, bir uzun kavgalar ve bocalamalarla erişilmiş tersine dönüş! Elbette: Uğursuz bir yeni kör inanç, bir tuhaf yorum darlığı böylece egemen olur. Bir eylemin kaynağı, en belirgin anlamıyla, niyetin kaynağı olarak yorumlanır; bir eylemin değerinin, niyetin değerinde bulunduğu konusunda karara varılır. Eylemin tüm kaynağı ve ön tarihi olarak niyet: Hemen hemen son zamanlara dek bu ön yargı, ahlaksal övgü ye, yergiye, yargıya ve yeryüzündeki felsefeye egemen olmuştur. – Ama bugün, bir kez daha tersine dönüş ve değerlerin temelden değişmesi konusunda, insanın kendisinin bir daha incelenip derinleştirilmesinden kalkarak, bir zorunluluğa erişmedik mi? – Ahlak Ötesi olarak olumsuzca nitelendirilmesi gereken bir dönemin eşiğinde durmuyor muyuz? Bugün en azından, biz ahlakdışı kalanların eylemi belirleyen değerin kesinlikle niyetsel olmayan da bulunduğundan kuşkumuz var; öte yandan, bütün niyetselliği, bütün görülebilirliği, bilinebilirliği, bilincinde olunabilirliği hala yüzeyine ve derisine aittir, – her deri gibi bir gizi söyler bize, ama daha fazlasını da saklar. Kısaca, niyetin yalnızca hala yorum gerektiren işaret ve belirti olduğuna inanırız; üstelik, birçok şey gösterdiğinden, bu işaretin kendi başına pek anlamı kalmıyor, – geleneksel anlamıyla ahlaka, niyetler ahlakının bir önyargı, belki de bir acelecilik, bir iğretilik, astrolojinin ve simyanın ilgi alanında bir şey olduğuna inanırım, ama her durumda bir şeyler aşılmalıdır. Ahlakın aşılması, kesin anlamda ahlakın kendi kendini aşması: Bu ad, ruhun yaşam dolu denek taşı olarak, bugünün en ince, en namuslu, ayrıca en kötülükçü vicdanı için ayrılmış, uzun, gizli bir çalışmanın adı olmalı.

Başka yolu yok: Kendini verme, en yakını için özveride bulunma duyguları, tüm kendini yadsıma ahlakı, acımasızca sorguya çekilip yargı önüne çıkarılmalı: Bugün, sanatın erkekliğinin yok edilmesi için yeterince ayartıcı olan temiz bir vicdan oluşturmaya yönelik estetiği ondan aşağı kalmaz. Şu, “kendim için değil”, “bir başkası için” duygularından çok fazla büyü ve şeker var; bu noktada çifte kuruntulu olup sormaya gerek yok: “Yoksa bunlar birer ayartma olmasın sakın?” – Onları hoşnut kılan – onlara sahip olanları ve meyvelerinin tadını çıkaranları ve de düpedüz seyircileri – bu onlar adına kullanabilecekleri bir tartışma dayanağı sağlamıyor, bizi dikkatli olmaya çağırıyor. Hadi dikkatli olalım öyleyse!

 

Friedrich Nietzsche – Özgür Ruh
Kaynak: İyinin ve Kötünün Ötesinde (Bir Gelecek Felsefesini Açış)

Çeviren: Prof. Dr. Ahmet İnam

İZDİHAM

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

3 Comments

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: