Fatma Şengil Süzer’in Atakan Yavuz İle Yaptığı Mülakat

Fatma Şengil Süzer: “-mış”la başlayacağım. Günümüzün algı duvarından geçebilmek için, Oscar Wilde ile. Şöyle demiş: “Bir şeyin güzelliğini fark etmek, ulaşabileceğimiz en yüksek noktadır. Renk sezgisi bile bireyin gelişiminde doğru ve yanlışı ayırt etme yeteneğinden daha önemlidir.”
İmdi; “O kadar çok şey var ki okunacak.” dediğinize göre ve okuma listenizde “Bebeklerin yumuk elleri ve mayıs gökleri/ kuş sarayları, kurşun kubbeler” olduğuna göre; fark etmek, şuur-şair-şiir bağı ve özellikle “okumak” tan bahsedelim mi? Ne mene bir şeydir okumak? Nereye varır insan okuyunca, varır mı? Güzellik midir orası? Nasıl “okur” insan?
Atakan Yavuz: Hegel, bu yüzden Estetik adlı kitabında en üste koymuş şiiri. Bir şeyin güzelliğini hakkıyla görmek, savunmak için şiire varırız. Hem ihkak-ı hakkı hem de adaleti mümkün kılan, şiirdir. Nereye varır insan okuyunca? İki uç nokta var aslında. Birincisi Elias Canetti’nin Körleşme romanında anlattığı Profesör Kien, yani dünyasız, hayatsız bir kafa. Hayatta kitaplardan başka hiçbir şeye değer vermediği için gittikçe taşlaşan bir insan olmak. Sessiz, takıntılı, pencere sevmez, çocuklardan hoşlanmaz, ölü uygarlıklara hayran bir insan olmak. Kitap tutkusu içten içe bir seçkincilik duygusu üretir. Hümanizmin bilgisi de Avrupa merkezli olmasından ziyade kütüphane ve ansiklopedi kaynaklı olduğu için tek tek insanları sevmeyi imkânsız hale getirir bu yüzden. Hümanizm bunun için adaleti sekteye uğratır. Ne acı ki evrensel dediğimiz hukuk sistemleri hümanisttir. Kemal Tahir’in baktığı yer daha doğru aslında: Herkesi seversek ahlaklı olanlara haksızlık yapmış oluruz. Profesör Kien’e dönecek olursak, dünyaya ayak bastığında o küçümsediği insanların arasında savunmasız bir şekilde helâk olur. Dünyasız kafa hükmünü yitirir kafasız dünyaların arasında. Hayatta tek gayesi olan kitaplar dışında hiçbir şey, insan, aşk, çiçek görmek istemeyen Kien, kitapları da göremeyecek hale gelir sonuçta. İkincisi Yunus Emre’nin önerdiği okuma modelidir: İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır. Yunus Emre kelimeyi nihai amaç olarak değil insanın kendini bilmesinin bir vasıtası olarak görür. Kendini bilmeyeceksen okumanın da faydası olmaz. Ve devam eder Yunus: Çün okudun bilmedin, ha bir kuru emektir. Okuduklarımız bizi varlığın değil hiçliğin kıyısına getirdiğinde vaktimizi, emeğimizi, kendimizi zayi ettiğimizi anlarız. İnsanın okuyarak nereye varacağına tam olarak kendisi de karar veremez. Bazen okuduklarımız bizi ense kökümüzden kavrayıp pek çok karanlık dehlizlerden geçirir ve bir aydınlığın önüne koyuverir ya da uçurumun. Gazali’nin memleketine dönerken haydutlarla karşılaşmasını hatırlayın. Haydutlar Gazali’nin üzerini ararken içinde önemli bilgiler olan defterlerinin olduğu bohçaya gelir sıra. Gazali, bunlar sizin işinize yaramaz, der. Bunları alırsanız tüm tahsil hayatım zayi olur, der. Gazali belki de en önemli dersi bir haydudun cevabından alır. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle der haydut: Yeri defter olan bilgi ilim değildir. Ondan sonra belki de Gazali öğrendiklerini deftere değil kalbine yazmaya karar verir. Yeri kalp olan bilgidir asıl bilgi. Kalp çünkü en doğrusunu bilir, renk seçimini en doğru o yapar. Okumaktan gaye kişinin kendisini bilmesi, rengini, tonunu bulmasıdır. Bir de doğru okumak bahsi var. Lichtenberg’in “Önemli olan kişinin neye inandığı değil, inandığı şeyin onu ne yaptığıdır,” sözü bağlamında Mustafa Kutlu’nun Nur karakteri doğru okuduğu için doğru yere varmıştır. Çünkü o daha çok sevmiştir. Tek fark budur aslında: Daha çok sevmek. Bunun ötesi bir bozgundur. Neyi okuduğumuz değil okuduklarımızın bizi neye dönüştürdüğü, nereye götürdüğüdür önemli olan. Biz Türkler için bir diğer okuma modeli de yeniden okumaktır. Tanzimat’tan bu yana yazılan her şeyi yeniden, başka bir gözle, psikolojik eşikleri aşıp yeniden okumalıyız belki de. Buna, Cioran’ın “Gözyaşlarını bile,” sözünü ekleyerek hem de. Öncelikle gözyaşlarını yeniden okumalıyız belki de. Bihruz Bey’in meşe ağacından mamul Avrupai kütüphanesine yakıştıramadığı için bodrum katına gönderdiği kitapları kapaklarını elimizle silerek mesela, yeniden ciltleyerek. Çünkü onlar yanlış ya da eski oldukları için değil, entelektüel kanon öyle istediği için inmiştir aşağıya. Hatırlayalım, Bihruz Bey âşık olduğu anda şiirsizliğini fark eder. Aşkının sonsuzluğu karşısında elindeki sözlükler yetersiz kalmaktadır. Aşk acısından değil kelime acısından kıvranırken –bunu kendisi fark etti mi bilmiyorum- bir gün kalemde (iş yerinde) edebi bir sohbette Lügat-ı Osmaniye’nin yazarının bir İngiliz olduğu kulağına çalınınca – entelektüel kanondan onay alınınca- kitabı yeniden aramaya başlar. Aşktır insana kelimeler aratan. Dante bu yüzden halkının diline dönmüş, dile olan borcunu da bir şah eserle ödemiştir. Büyük kelimeleri büyük aşklar, imkânsız kelimeleri imkânsız aşklar aratır. Gerisi bir bozgunu okumaktan başka nedir? İşte aşkı gördüğünde tanımak içindir şiir. Ama ne yazık hakikatin kitapların dışında olması… Hakikat dışarıdadır. Metnin, kelimelerin, kitapların dışında. O yüzden okuduktan sonra bizi sokağa, hayat davet eden kitapları sevdim ben. Bir dize yazdım: okumayı söktüm göğe bakarak, diye. Aslolan kıvrılarak batıya akan ırmakların vakarını, ekin biçen bir Apaçi prensesinin devasız hüznünü, kerpiç evinin bir odasını dükkâna çeviren ama paraları tanımayan Suriyeli Gürci Nine’nin yüz çizgilerindeki derin bilgeliği okuyabilmektir. Bunu dünya görüşü olanlar okuyamaz. Dünya, sahip olanlara bir görüş verir. Oysa şiirin bilgisi feragat etmenin bilgisidir aynı zamanda. Şiir bir dünya görüşü değil âlem tasavvurudur. Rasyonalitenin açtığı değil şiirin açtığı pencereden kaynağa doğru okursak aklın, dünyanın, aslında atları bir yere bağlamak, sezgi yani ferasetin ise atları serbest bırakmak olduğunu görürüz. Şiir kalbin atlarını o sonsuz boşluğa, altın bozkırlara doğru salma eylemidir. Ama beyaz adamla tanışalı beri atlarımızın daha yorgun göründüğünü biliyoruz. Renkleri solgun ve mahzunlar. Biz de öyle; daha beyaz ama daha az özgürüz. Bunu edebiyatımızın modern bilgesi Ali Ayçil’de çok daha sarih bir şekilde görüyoruz. Bir Dakota bilgesi gibi uzaktan ve samimi konuşurken maruz kaldığımız niteliksizlik suikastının işaretlerini de veriyor Ayçil. Bir hikâyesi var: Hakikatin Atları. Sur Kenti Hikâyeleri ile aynı bilgelik damarından giriyor söze. Hayatın yara, şiir ve hikmet biriktiren tümseklerinden, tehlikelerinden serüvenlerinden kaçarak güvenli bir hayatı seçenlerin sadece hakikatten uzak değil aynı zamanda hayatsız da kalacağını anlıyoruz orada. Sezginin atları serbest bıraktığı, aşkın, şiirin ve bilgeliğin neşet ettiği pıtraklı vadi, altın bozkır işte orasıdır.
Fatma Şengil Süzer: Dans. Kişi dansa kalktığı zaman o dans ne dansıysa, neyi kalıplamışsa öyle dans ediyor, mademki dans etmeyi kabul etti. “Pas!” da diyebilirdi, “geç git, ben burada duracağım.”
Birinci soruyu bir dansla açtım, “Oscar! deme dansı”, çünkü anlaşılmayı istedim. Bu isteğin yöneldiği zihin yapısı, günümüzde Oscar ve Oscar’ın benzerlerinden gelen bir referansa açık ve Oscar dilini anlaşılır bulduğu için, kendimi mecbur hissettim. Nesir dili dahi bunu gerektiriyor. Meramını aşikar etmek, sözünün yankısını görmek istersin. Soruya cevap beklersin. Ya şiir? Anlaşılmak mı ister, nedir, bir şair ne eyler şiiriyle?
Atakan Yavuz: Tabiat, atomlarına varana kadar sürekli gerilim yani dans halindedir. Kızılderili için şarkı ya da şiir, hayatı kutsayan ruhun soluğudur. Kızılderili bunun için önemli anlarda şarkı söyleyerek dans eder. Kutsal soluğun ritmiyle aynı ritmi yakalamak için. O ışıma anlarında hem geçmiş hem gelecek bir nur tablosu olarak önünde belirir. Ben ağaçlardan çok şey öğrendim, diyor birisi. Bu bir şiirdir işte. Şiiri bulduğunda, geç git der, dünyaya, ben burada duracağım. Konuşmasını bilen bu bilge ağacın, bakmasını bilen suskun taşın, duymasını bilen ezgili ırmağın yanında. Var olan her şey durmasını bilmelidir çünkü. Bir Dakota bilgesi şiir gibi anlatır bunu. Der ki kuşlar yuva yapmak için, insanlar dinlenmek için durur. Tanrı da öyle yapmıştır onlara göre. Mesela güneş, Tanrı’nın durduğu yerlerden biridir. Ay, yıldızlar, ırmaklar da öyle. Kızılderili güzel bir yer bulduğunda durur, dualar gönderir. Ne için? Cesaret, umut ve merhamet bulmak için. En çok da Tanrı’nın durduğu yere ulaşmak için. İlk sorunun cevabını burada vermiş oldum belki. İnsan güzel bir yer ya da şiir bulduğunda durmalı. Çünkü oradan daha güzel, daha sonsuz biri geçmiştir daha önce. Onu tanıdığında kendisi de güzelleşecektir. Estetik ilminin bizdeki karşılığı İlm-i Cemâldir bu yüzden. Güzel olan her yer O’nun durduğu yerlerdir aslında. İnsan da bu anlamsız koşuşturmaya ara verdiğinde bir sükûta ulaşır. Önünde bir boşluk açılır. İşte orası şiirdir.
Ben, diyor Laurence Stern, ne zaman bir kötülük yapmışsam bu mutlaka bir aşkla öbürünün arasındaki boşluğa denk gelmiştir. Bu anlarda yüreği kilitlenir, fukaraya üç kuruş verecek kadar bile iyilik bulamaz içinde. Bu da bir şiirdir. Şiir bu boşlukları doldurur. Yeniden aşka, yeniden merhamete, iyiliğe çağırır insanı. Boyutlarını, imkânlarını keşfeder yeniden. Bizim vicdan dediğimiz de insanın imkânlarını keşfedip derinleşmekten başka şey değildir aslında. Dans demişken bazı Afrika yerlileri köye yeni bir öğretmen geldiğinde önce dans testinden geçirirlermiş onu. Eğer halkın dansını becerebilirse öğretmen olarak kabul ederlermiş. Bu tabii bugün bildiğimiz anlamda bir beden teşhiri ya da eğlence dansı değil. Tüm bildiklerimiz kitabî olduğu için bunu ne kadar anlayabiliriz, bilemiyorum. Tabiatın ve halkın ritmini yakalama becerisidir aslolan. Eylem halidir. Dil, eğitim peşinden gelir. Yerlilik bilinci olmayan bir öğretmenin çocuklarına da vereceği bir şey olmadığının derin ve hikmetli bilincidir. Halkın derin bilgeliğidir. Mevlana’nın Konya’ya geldiğinde şiiri hiç sevmediğini Köprülü’den öğreniyoruz. Ama muhitin icapları onu şiire mecbur etmiştir. Geldiği yer olan Harizm’de şairlik utanç duyulacak bir uğraştır çünkü. Vallahi ben şiirden bîzârım, der; benim yanımda şiirden fena bir şey yok. Ona göre bulunduğu vilayetin tabiatına uygun bir şekilde yaşamaktır aslolan. Hak Teâlâ böyle istedi, ben ne yapabilirim, diyerek şiire yönelir. Bu da aslında az önce söylediğim dans testinden başka bir şey değildir. Mevlana ilmi ve feraseti sayesinde geçmiştir bu testi. İyi ki de geçmiştir. Köprülü, Yunus’un kıymetini anlamayan tezkire yazarlarının Anadolu’nun ve İstanbul’un yoksul mahallelerinde, Yemen illerinde Veyse’l Karani nidalarının neden yankılandığını da anlayamadıklarını söyler. Neden Yunus? Neden yoksullar? Neden şiir? Cevabı özetleyecek olursam şiir anlaşılma değil arama şiiridir. Doğru cevabı değil doğru soruyu arama işi. İbrahim Edhem, doğru soruyu bir ceylanın ağzından duymuştur mesela. Doğru yerde aradığı için bulmuştur. Her insan teki, onu hakikate ve kendine yaklaştıracak soruyu aramakla mükelleftir.
Fatma Şengil Süzer: Şair hafızasını fil hafızasına benzetmişimdir, sürekli hatırlar (ki bu “hatırda tutma” eyleminin bir nimet olduğu kadar “bela” olduğu da açıktır) ve listeler tutar. Sizin listeleriniz var. “Okuma” listesi, “alışveriş” listesi, “eşya” listesi…
Tatlı listeleriniz, söz “eşya”ya geldiğinde acılaşıyor. “Evlerde bunca eşya/ Tanrım,/ kalbime saldığın çıkrık/ orda bir şey bulmasın senden başka.” diyorsunuz. Belki kekremsi bir tat demeli. “Alacağın olsun dünya” da diyorsunuz bir yerde. Eşyayla, dünyayla alıp veremediğiniz nedir, “ko dönsün!” demek geçmiyor mu içinizden?
Atakan Yavuz: Doğrusunu isterseniz liste yapmak bir çaresizlik işaretidir. Neyin çaresizliği? Derseniz, bir büyüklük karşısında duyulan korku ve çaresizlik anının, derim. Ya da dünyanın bizde sonra da dönmeye devam edeceğini bilmekten gelen hüznün. İnsan belki de bu yüzden şiire başlar. Bir büyüklük ya da güzellik karşısında kendini çaresiz ve savunmasız hisseder. Ne kadar güzelsin, der. Ama utanır bu taltifin yetersizliğinden. Sonra güzelliğin ayrıntılı tarifine yani liste yapmaya girişir. Bu belki de çırpınma ve batma anıdır. Üçüncü aşamada ise okları kendine çevirir ve çaresizliğini tasvir etmeye başlar. Bu çaresizliğin bize bir hediyesi gazellerdir. Okuma listesi, mesela. Kütüphaneye hapsolmamak için bir uyarı listesidir aynı zamanda. Sokağa çık, hayata karış uyarısı. Bebeklerin yumuk elleri, kuş sarayları, maden ocakları da okunmalıdır. Kuş sarayları müthiş bir inceliktir. Bir medeniyet inceliği. Camdan gözyaşı damlaları da öyle.  Kütüphanedeki kırılgan bilgileri doğrulamanın başka yolu yok çünkü. Buradan bakarsak şimdi yaptığımız listelerin ne kadar yoksul kaldığını görürüz… Sonra alış-veriş listesi. Bu da bir çaresizlik anıdır: Ben burada bir yabancıyım işte. Yurdum çok uzakta. Aradıklarımı neden market raflarıyla, AVM’lerin labirent benzeri basık koridorlarıyla sınırlıyorsun ey dünya! Ben yıldız tozu da isterim, yaşamak için bahaneler de. Sonra kuzgunkılıcı, dünya denilen bu garip diyara dayanabilmek için delil isterim. Hatalarım için hafifletici sebepler, onları aşabilmek için eylem ve irade gücü de… Tat kekreleşiyor çünkü ne zaman makul bir şeyler isteyecek olsam kalp mahzunlaşıyor. Ortak bir dil bulamadığımı biliyorum. Bende frekans bozan, hafızamdan gelen binlerce ses var. Yer sofraları var mesela, halamın İstanbul’a gelirken verdiği bir demet kuru üzerlik, annemin duaları ve bilumum incelikler. Ekinlerin hışırtısı, Çerkez düğünlerinde uzun tahtalara vurulan sopaların ritmi… Bunlar işte şiir olup şehrin ritmine karşı yürüyor. Belki de çözüm karşı ya da alternatif listeler yapmaktır. Neyi istediğimizin yanında neyi istemediğimizin çetelesini tutmalıyız belki. Olduğumuz şeyden biz sorumluyuz çünkü. Bizi yapan ise seçtiklerimiz. Bari diyorum, evimize kerhen, modern dünyanın dayatmasıyla giren eşya gönlümüze girmesin. Bari orası, o harim-i ismet boş kalsın.  Oraya ağyar girmesin. Hele farklı bir uygarlığın yalnızlık, vesvese, tedirginlik ve karamsarlık üreten eşyaları hiç girmesin. Bilincin yara aldığı nokta da burası. Aslında biliyor musunuz hepimiz ağır yaralıyız. Akşam eve ağır yaralı dönüyoruz. Nurettin Topçu’nun ahlâk yarası, dediği türden yaralarla. Dünyayı ve eşyayı hafif ve değersiz gösteren de işte o yaraların ağır olması. Bu yüzden alacağın olsun dünya, diyoruz. Eşya, fikri dışarı doğru iterek yer açıyor kendine. Eşya çoğaldıkça fikir azalıyor, insan azalıyor.
Ben hayatımıza giren eşyaların, belki şairce bir abartmayla, o kadar da masum olmadıklarını düşünürüm. Ko, dönsün demeyi içime sindiremem. O yüzden hiç olmazsa eleştirel bir mesafe koymak isterim. Hicap da denilebilir buna. Eskiden eşyanın üzerine konulan dantela, eleştirel bir mesafe idi. Hicap idi. Her eşya aynı zamanda bir hayat tarzı ve devamında düşünme şekli de dayatır. Az önce de söyledim. Matbaa özel kütüphaneleri, özel kütüphaneler seçkinciliği üretir. Tıpkı badem çiçeklerinin vakar ve fanilik duygusunu, kuş saraylarının inceliği telkin etmesi gibi. Köşe minderine yaslanıp düşündüğünüz şiirle, kanepeye uzanıp düşündüğünüz aynı olmayacaktır. IKEA koltuğunu saymıyorum bile.
Yine de dünya denilen bu bozgun diyarında güzel günlerim geçti. Yenilgisinin bile güzel olduğu günler. Aşklarıyla, kitaplarıyla, şiirleriyle, gelincik tarlası, yıldızlı gökleri, dostlukları, orta kahveleriyle. O bana borcunu böyle ödedi. Ben de şiir yazarak. Payıma şiir denilen bu “sihay sitâre” düşmüştü çünkü. Yine de alacağın olsun dünya.
Fatma Şengil Süzer: Yaşamak. Cahit Zarifoğlu. Okuyalı otuz yıla yakın bir zaman geçmiş. Bu kadar zamana rağmen, o kitaptan bir kısım, bir soruyla birlikte gelir. Hatırlarsınız, televizyondan bahseder C.Zarifoğlu, onu odada tek başına çalışır vaziyette, kendi kendine “zangırdasın, tıngırdasın dursun halinde” bırakmaktan. Yanından her geçişinde de tepesine bir yumruk indirmekten. Televizyonun bunca yaygın olmadığı o vakitlerde, insana yaptığı/yapacağı fenalıklardan. En az otuz yıl önce söylenmiş sözler. Hatırımdan çıkmayan kısım bu.
Bir günlükten yola çıktıysak da; müzik-ağırlık merkezi-denge-momentum-vektör diyerek müzik-fizik sorusu sorsam, yadırgamayacağınızı biliyorum. Soru şu: Şair, ne görür de söyler? Şair haber veren, şiir haber midir?
Atakan Yavuz: Şiir haberdir, evet. Hem de haber değeri taşıyan tek haberdir. Mevcut medya çünkü bize haber vermez. Haber alma özgürlüğümüzü kısıtlar. Az önce bahsettiğiniz algı kapılarını kapatır. Dünyaya, hayata karşı ilgi görüntüsü altında ilgisizlik üretir. Bilgimizi artırmak yerine ilgimizi azaltır. Televizyon bencillik ve edilgenlik üreten bir bahane fabrikası gibi çalışır.    Şair görmekten ziyade duyurur bence. Duyumsatır, hissettirir. Televizyon bize özel önemli olduğumuzu söyler oysa fani ve sıradanız hepimiz. Ben televizyonu hep Lethe ırmağına benzetmişimdir. Lethe gecenin torunudur. Suyundan içenler, ama özellikle ölçüyü kaçıranlar, geçmişlerini unuturlar. Küçük ölüm dediğimiz uykunun bahçesine girmeden önce acıları unutmak için bir tas içilir ondan. Mağaradakilerin hakikatin ateşini bir kenara bırakıp gölgeler âlemini seyretmesi gibi. Oysa şiir tam arkada yer alan hakikatten, hayattan gerçek haberler getirir. Duy tabiatta sen de ilâh olduğunu derken Yahya Kemal bunu kastediyordu belki. “Anlatma, göster” çağında bunu nasıl duyacak insan? Daha alakasız görünen ama cevabı anlaşılabilir olan bir soru sorayım. Biz ne zaman üşürüz? Niye üşürüz? Kışın bile her sabah ırmakta yıkanan Winnebago yerlisi üşümediği halde biz sıcak evlerimizde niye üşürüz? Çünkü üşümenin bilgisi iklimden bağımsız ama kültüre bağımlıdır. Biz, hava soğuk olduğu için değil elektrikli soba üreticileri öyle istiyor diye üşürüz. Bu talep ise televizyon ile gelir. En azından çağımızda üşümenin çözümü ısıtıcıyı açmak değil, televizyonu kapatmaktır. Düşünmektir ya da. Düşünmeye başlamak, aynı zamanda şiire başlamaktır. Sorunuzun fizik boyutu, bence hallolmuş oldu. Bizi ısıtacak olan karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak, radyoyu açmak, okumak gibi şeylerdir. Denge böyle sağlanır. Bütün bunlar da başköşeyi tutanın tahtını tehdit ettiği için ‘soğuk’ karşılanır. Biz zannediyoruz ki Divan Edebiyatı ağdalı dili sebebiyle okunmuyor. Oysa sadeleştirilmiş olanları da okunmuyor. Dilleri değil seçtiğimiz hayat tarzıdır onları okunmaz kılan. Görüntünün görevi göstermek değil anlamı değersiz hale getirmektir aslında. Olumsuz etkilerinden kurtulmanın tek yolu bir mitoloji kahramanı gibi ona doğrudan değil bir ayna tutarak, yani eleştirel mesafeden bakmaktır. Neil Postman’ın Televizyon, Öldüren Eğlence kitabını tutabiliriz mesela. Ardından bir şiir kitabı ya da roman. Zarifoğlu’nun Yaşamak’ından başlayabiliriz.
Fatma Şengil Süzer: Başarısız mistik. Nurettin Topçu’nun ‘İsyan Ahlakı’ kitabında şairi ‘başarısız mistik’ olarak tanımlamasından hareketle yazdıklarınız. Bu, dehşetli bir tanım: Şairlik ve başarısızlık. Başarısız olunan halin büyüklüğü, şair sıfatını yine de tertemiz, pırıl pırıl yapıyor. Albenisi muhteşem. “Son eşikten susmasını, sır tutmasını bilenleri geçirecekler.” diyorsunuz. ‘Son eşik’e kadar varabilen şair, niçin döner?
Atakan Yavuz: Aslında dönmez, geri gönderilir. Yeni bir şiir için. Daha korkunç bir şey daha var. O da kötü şair olmak. Bunu da Cioran’ın “Şiir adına lâyık bir şiir kader tecrübesiyle başlar. Yalnız kötü şairler özgürdür,” sözünden hareketle söyleyebiliriz. Kötü şair olmak kötü şiir yazmak değil, özgür olduğunu sanmaktır. Çağımızın neredeyse fetiş kelimesi olan özgürlük şairde neden iyi durmaz acaba? Kafka’dan öğrendiğimiz kadarıyla Dasein, hem var olmak hem de bağlanmak anlamına gelir. Bağlanmadan özgür olmak nafile bir çabadan öteye gitmez. Bu bir sırra da bağlanmaktır aynı zamanda. Bağlandıktan sonra ise o dehşetengiz yolculuk başlar. Başarıya tapınılan modern çağlarda şair, başarısızlığa taliptir aslında. Bizim büyük, dediğimiz şairler başarısızlığın zirvesi olan şairlerdir. Şairin işi kelimelerledir, ama son geçitten susarak, kelimesiz, şiirsiz yani şair sıfatını bırakarak geçmek gerekir. Son eşikte ona sen derviş olmazsın, denir. Sisifos gibi yeniden kelimeden yapılmış taşları sırtlanarak geri döner. Çünkü bilmeden divaneliğe talip olmuştur. Oysa Hallac gibi âkil olmayı istemeliydi. Dersini omzuna alıp geçebilir ama şairlik sıfatı onun derisindedir. Son eşikten divanelik kisvesi altında başarısızlığa talip olduğu için geçemez.
Hâlâ dünya kokuyordur çünkü. 
Şair de yolunu pervane gibi güneşe göre ayarlar. Ama lambaya, fenere, meşaleye göre değil. Güneş ya da ay gibi daha büyük hareket noktaları vardır onların. Yapay ve küçük ışık kaynakları yolundan çıkarır pervaneyi. Kafası karışmış bir şekilde dönüp durur. Sarhoşça dans eder. Şiir güneş değil, lambadır sadece. Her ne kadar yapay olan lambanın etrafında dönse de güneşin şiirini söylemektedir işte. Yine de o eşikten şair gibi güneşin imgesini öven divaneler değil,  Hallaç gibi, Seyyid Nesimi gibi güneşe talip olan akiller geçebilir.
Fatma Şengil Süzer: Ve son soru, size şiir nasıl gelir? C.Karal bir şiirinde; şiirin, kendisine ‘kelimenin içinde’ geldiğini söylüyor. Size de öyle mi geliyor? Yani, tek bir kelime, içinde bütün bir şiiri mi getiriyor size? Yoksa bir ‘suret’ mi? Tablo gibi bir görüntü, ‘tek bir an’da çekilmiş bir fotoğraf karesi? Akışkan, birbirine geçmiş suretler toplamı? Tek kelime değil, üst üste yığılmış kelimeler kümesi? Nasıl?
Atakan Yavuz: Önce içinde hakikati barındıran ironik bir cevap vereyim: Arada sırada ve nazlanarak gelir. Şiir, aslında hep oradadır. Sizin onu görmenizi bekler. Onu göreceğiniz ruh kıvamına gelindiğinde çiğdem gibi başını uzatıverir. Ben genelde son dizeyi bulurum önce. Bitişin şaşırtıcı, çarpıcı olmasını isterim. Max Jacob’un buluş dediği, keşiflerdir şiiri getiren. Dilin sınırlarını genişletme potansiyeli sadece şiire mahsus bir özelliktir. Şiirdeki her buluş, buna imge de diyebilirsiniz, dile başka topraklar açar. Dil, genişler, düşünce ve hayat genişler.
Soruya işini çok seven, uluslar arası başarıları olan bir foto-muhabiri –Erhan Sevenler- üzerinden de cevap vermek isterim. Erhan Sevenler, Başbakan’ın attan düşme fotoğrafını çeken, Libya lideri Kaddafi’nin son fotoğrafını çeken bir fotoğraf sanatçısı. O, fotoğraftan bahsederken ister istemez herkes kulak kesilir. İşte, deriz burada işini çok seven bir adam var. Onun genç gazetecilere bir tavsiyesi vardır. Fotoğraf makineniz daima açık olsun, der. Şair olsaydı kalbiniz sürekli açık olsun derdi herhalde. Kalple zihin arasındaki o dehliz aydınlık ve temiz olsun, derdi. Sadece hayret makamını yakalayacak bir hayat tarzını tercih etmek şiire yaklaştırabilir insanı. Kalp hazır olduğunda dize bazen bir sohbetten, bazen bir romandan ya da şiirden, filmden çıkıp gelir. Başköşeye oturur. Yaşadığımız hayat şiire hazırlıklı olmaya ne kadar müsaade ediyor? Ya da bu lükse sahip kaç şair var? Şiir yazmamızı köstekleyen sebeplerle insan kalmamızı engelleyen sebepler aynıdır aslında. Bu yüzden benim için şiir yazmakla insan kalmak aynıdır. İnsan, sevdiği işi yaparak insan kalabilir. Var olmak düşünmek ve hareket etmektir, diyor ya Nurettin Topçu; sevmek de insan kalmaktır. Sevmek bir tamamlanma, bütünleşme arzusudur.  Neyle bütünleşme? Kalbimizde bizden önce yürümüş olan sonsuzlukla.
Not: Mülakat Dergah Dergisi’nde yayınlanmıştır. 
İZDİHAM
İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın