F. Hande Topbaş, Firavun’un Kucağından Sürgüne

Kendini tanrı sanan kralların yönettiği topraklarda geleceğin kapısı açıldı. Güneş kumu kızıla boyadı ve kardeşlerin yatağında doğdu bebekler. Dağlar kuruyup kavrulurken Nil’in kenarı yemyeşil, serin, hayat doluydu. Altın kayığın gölgesi yoksul köylere yansıdı. Kara gölgeler, firavunların daha kötü daha ulaşılmaz olmalarına yardım eden Karnak Rahipleri mırıldandıkları ilahileri alevlere üfledi. Sis ve duman, gerçek ve büyü birbirine karıştı. Firavun, dağın tepesinden uçsuz bucaksız topraklara bakarken saçları değdi bulutlara. Köleler iki büklüm titreyerek secde ettiler önünde ve binlerce asker, taştan heykeller kadar kıpırtısız emir beklerken o, doğacak masum bir bebekten korktu. Gözleri küçüldü, küçüldü; görünmez kara bir nokta olup duygu ve düşünceleri kaybolana kadar küçüldü. Yaralı bir pars kadar parlaktı bakışları.

Nil, dökülen bebek kanlarına rağmen pırıl pırıl ama geçmişin bu kudretli ülkesi kırık bir elmas kadar değersiz. İktidar, görkemli tapınaklar hatta gizli mezarı bile Seti’nin oğlu Ramses’e kalmaz. Nil’in bereketi kurur. Tapınak kum fırtınalarına yenik düşerek binlerce yıl, Abu Simbel adındaki deve çobanı tarafından bir Fransız kâşife gösterilene kadar unutulur ve o günden sonra Firavun’un karısı Nefertari’yi ölümsüzleştirmek için yaptırdığı kutsal bina bu çobanın adıyla anılır. İki yüz yıl daha doğar güneş ve her gün yeniden batar. Sadece 21 Haziran’da Güneşsunağı’nın derinliklerini aydınlatır ışık. Barajın suları devasa heykelleri, hiyerogliflerle süslü sütunları yerin dibine gömmeden önce bloklar halinde yüksek bir yere taşınır. Tapınak parçalara ayrılmadan tanrılar terk eder bu toprakları. Amon-Ra unutulur, Horus’un şahin başı gücünü kaybeder ve dilleri silinir hafızalardan. Sözler şekillere dönüşüp süsler gizemli mezarları. Genç kadının sırtına dövme, vezirin defterine sır olur.

Yirmi yıldan beri hiçbir şey değişmemiş bu ülkede; kaldırımlar çöpten geçilmiyor, minibüsler su kaynatmasın diye motor kapakları açık bırakılmış. Kıvrak Arap müziği kimi zaman bir satıcının dudaklarında kimi zaman bir teypte ama durmaksızın devam ediyor. Gece yarısı dansözler için çalıyor tefler daha hızlı, daha kıvrak. Sabahın ilk ışıklarında Nil kenarında çamaşır yıkayan kızların mırıltıları duyuluyor. Mavi eteklerinin ucunu beline sıkıştırmış esmer güzeli, elindeki ıslak çarşafı döndüre döndüre vuruyor taşa ve ben güvertede şezlonga uzanmış kahvemi beklerken garson ıslıkla ritim tutturmuş yuvarlak kalçalarını iki sağa iki sola attıra attıra getiriyor fincanı. Köpüklerin yarısı dökülmüş tabağa ama kimin umurunda. Nil’in iki kıyısı önümden akıp giderken defterimi sıkı sıkı kapatıyorum. Kelimeleri bu kadar sevmesem sayfaları tek tek yırtıp binlerce yıllık nehre savuracağım hikâyelerimi. Küçük bir kız çocuğu zıplayıp yakalayana kadar uçacak, kırmızı kalemle yazılan sayfa ve diğerleri Nil’e karışacak, Musa’yı taşıyan sepet gibi.

Ne geçmiş, ne gelecek, yüzümde güneş, toprağın, suyun, çölün kokusunu içime çekip Krallar Vadisi’nden havalanan rengarenk balonları izledim. Nehirde dolaşan beyaz yelkenliler ne kadar da yakışmıştı maviye.

Faytonla gezdim Horus Tapınağını. Luksor’dan Aswan’a kadar nehirde seyreden gemi her durakta duruyor; ben de kendimi çölün derinliklerinde, Karnak, Hatçepsut,[1] Luksor Tapınaklarının büyülü ama çıplak, taş yapısında buluyordum. Kabartma at arabasının tekerine dokundu parmaklarım sonra kadın firavunun çenesine. Musa bu tapınağın inşasında mı karşı çıkmıştı Firavuna, burada mı fırlatmıştı asasını yere ve yarı Tanrı olduğuna inanan adam burada mı kardeşini düşman ilan edip kovmuştu ülkesinden?

Kahire’ye vardığımda korna sesi, bağrış çağrış ve müziğin karıştığı bir uğultu karşıladı beni. Sıcak ve nemden sırılsıklam olmuş sırtım taksinin baharat kokan deri koltuklarına yapışmıştı. Kırık kolu zorlukla çevirerek camı sonuna kadar açtım. Köprünün üstünden geçerken Nil’in kıyısında yükselen gökdelenler, yelken açmış eski Mısır kayıkları göründü. Ani bir frenle savruldum. Kırmızı minibüs yolun ortasında müşteri indirmek için durunca diğeri yan aynasını kırmış, o da utanmadan şoförle tartışmaya başlamıştı. Şaşırtıcı olan kavgalar kısa ve sakin geçiyordu. Kocaman çuvallarla yüklü küçük bir kamyonetin şoförü bir yandan domates soslu makarnasını yiyor, bir yandan da araba kullanmaya devam ediyordu.

Han El-Halil çarşısının girişinde acı bir kahve içtim. Ne mis gibi kokan dürümlerden yiyecek ne de oturup etrafı inceleyecek zamanım vardı. Sultan Hasan Cami’sine vardığımda neredeyse öğlen olmuştu. İşlemelere saatlerce bakabilir, en ince ayrıntısına kadar defterime çizebilirdim. Yürürken parmaklarımı eskimiş duvarlarda, yamulup bel vermiş tahta kapılarda gezdiriyordum. Avluya vardığımda şadırvanın taş taburelerine oturup dört eyvanda verilen dersleri hayal ettim. Zincirlerden sarkan lambaların gölgesi duvarda oyunlar oynarken bir erkek çocuk Kur’ân okumaya başladı. Ses çoğalarak, yükselerek ama asla alçalmadan yayılıyor, mikrofon olmamasına rağmen caminin en ücra köşesinden duyuluyordu. İstemeden ayrılıp Rufai Cami’sinin dik merdivenlerini tırmandım. İnsanı sarhoş eden od kokusu Ahmet Rufai hazretlerinin kabrinden geliyordu. Türbenin ince tahta işlemeleri abanoz ağacından yapılmıştı ve bu koku bana babamı hatırlattı.

Selahaddin Eyyubi’nin kalesine, Kahire’deki Osmanlı izlerine ve yüzlerce camiye uzaktan bakabildim. Memluk mezarları kubbeli türbeleri ve süslü minareleriyle hayranlık uyandırsa da yıkık dökük, yalnız ve küskündü. Pisa Kulesi’nin ününe gölge düşürecek pek çok yamuk binanın yakınından geçtim. Balkonlarda çamaşırlar sallanıyor, açık pencerelerde tül perdeler uçuşuyordu. Gökyüzünde bulut yoktu. Yağmura hasret bu ülkede güneş sadece kum fırtınasında parlamazdı. Mısır’ın bulutu da sisi de sıcağın oluşturduğu harelerdi.

Şehirden uzaklaştıkça özgürleşti Nil. Palmiyeler yükseldi. Tarlalar belirdi. Nehrin değdiği yerde hayat buldu çöl. Odama çıkıp perdeleri araladığımda sonsuzluk için yükselen Giza piramitleri karşımdaydı. Krallara ait taştan dağlar ölümün soluğunu üfledi. Eyfel Kulesi yapılana kadar dört bin yıl dünyanın en yüksek binası olan Keops din adına inşa edilmemişti. O sadece firavuna aitti. Medeniyetler silinirken dünya harikaları rüzgâra yenik düşüp kumlarda yok oldu ve sadece Giza efsanelere meydan okuyup dört bin beş yüz yaşına geldi. Firavun sonsuzluğu bulmaya kararlıydı. Rahip piramidin yerini belirlerken yıldızlar yol gösterdi. Kufu[2] ilk çiviyi çakarak başlattı yarışı ve kocaman bir köy kurdu işçiler için. Eğer mezarı bitmeden ölürse tanrılara katılamayacaktı.

Kaldığım otel Hidiv İsmail’e ait bir misafirhaneydi. Bahçedeki düğün bütün şaşaasıyla devam ediyordu. Yokluk içindeki caddelerin yanında bir vaha; mermer havuzun ortasında kocaman bir pasta yükseliyor, masalardan sarkan pembe laleler İstanbul’u hatırlatıyordu. Piramitlerin gölgesinde devam etti düğün. Havai fişekler patladı. Dansçılar tef çalan erkeklerin etrafında döndüler ve ayaklarıyla yere vurdukça halhallar eşlik etti müziğe. Meşaleler yolu aydınlattığında ilerledi damat ve gelin. Mezar taşının bir düğüne fon olacağını hiçbir zaman düşünmemişti Firavun ve öldüğü gün tanrı olmadığını anladı. Gerçek şu ki mumyalanan bedeni ne Anka kuşuna dönüşüp yıldızlara uçtu ne de cennete vardı. O sabah akşam ateşe sunuldu.[3]

Giza sakindi. Piramitlerin arasında koşturan atlar, turist gezdiren develer ve satıcı çocuklar için bile kapılar yeni açılmıştı. Faytonlar birbiriyle yarışıyor, gençler binlerce yıldır doğuya, güneş tanrısı Ra’ya bakan Sfenks’in pençelerini umursamadan oturuyordu. Arapların “Dehşetin Babası” dediği firavun başlı aslandan kimse korkmuyordu artık. Giza ölümden çok insanın hırsını hatırlatıyordu bana.

Dar, havasız bir delikten sonu olmayan tünellere indim. Sahte ölüm odasını geçip mezarın kalbine ulaştığımda ne kapağı yarı açık bir lahit ne de yazılacak bir hikâye vardı. Hırsızlar her şeyi yıllar önce almış, köşeye kumlar arasına sıkışmış, yamuk yumuk bir teneke yüzük bile bırakmamışlardı. Efsaneler çoğaldıkça gerçek sisler arasında kayboldu ve Nil’in kıyısında oynayan küçük bir kız çocuğu zıplayarak yakaladı havada uçan kâğıdı…

[1] Kadın firavun
[2] Piramidi yaptıran firavun
[3] Mü’min, 46

 

 

 

 

 

 

F. Hande Topbaş, Karabatak Dergisi

İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: