Esra Köse, Hayatımda bir kez,yürümek isterdim Philosophenweg’de

Yol ile ilgili cümlelere ve kitaplara zaafım var. Yolda olmayı da,yoldan dönenin anlattıklarını da çok severim,anlatılanları keyifle dinlerim. Günümüzde seyahatle ilgili televizyon programları yapılsa da,kitap olarak ciddi yapıtlar çıkarılmamaktadır. Televizyon programları da şehrin ve ülkenin kültürel yapısından çok işin magazinindedir ki,bu yüzden pek keyif vermez.

“Philosophenweg” Filozof Yolu demektir. Bunu bir seyahat programında duysam ve yolu  gösterseler,bir kitapta okumuş olduğum kadar heyecanlandırmaz beni. Birçok yerde geçiriyordur muhtemelemen fakat ben Selahattin Yusuf’un kitabında denk gelmiştim bu bilgiye. Hayran kalmıştım.

Nietzsche’nin “Kiningsbergli Çinli” dediği Kant,her gün aynı saatte ama titizlikle aynı saatte ,bir yolda tek başına yürürmüş. “Filozof çıkmış;demek  saat dört buçuk” dermiş ahali. Gel zaman git zaman,bu yolun adı Philosophenweg olmuş. O kadar ünlenmiş. Bu özveri isteyen bir iş. Her gün, aynı saatte bir yerde olmak,her şatta ve  dünyanın tüm meşguliyetlerine rağmen her gün aynı saatte bir yerde olmak. Harika.

Ben o yolu merak ediyorum. Hayatımda bir kez,yürümek isterdim Philosophenweg’de.

Seyahatnamelerin Yolu.
Seyahatname denince aklıma birkaç isim gelir: Evliya Çelebi,Kâtip Çelebi,İbn-i Batuta,Marco Polo. Şahanedirler. Öyle güzel yazmışlardır ki gördüklerini,başlarına gelenleri, oralara gitmiş gelmiş olursunuz yahut oralara gitme programları yaparsınız hemen. Bu isimlerin yanı sıra edebiyat dünyasının ünlüleri de gördüklerini,yaşadıklarını okurlarına lezzetli cümleler aracılığı ile aktarmışlardır. Goethe,Lamartine, Alphonse Daudet, Hermann Hesse,Puşkin gibi dünya edebiyatının usta isimleri önemli eserler yazmışlardır. Türk edebiyatının mühim şahsiyetleri de bu konuda elbet kalemi ele almışlardır; örneğin, Cenap Şehabettin,Melih Cevdet Anday,Ahmet Midhat,Halid Ziya,Ahmet Hamdi Tanpınar aklımıza gelen isimlerdendir. Ahmet Hamdi’nin Beş Şehir’i benim için çok ayrı bir yerdedir mesela. Birçok arkadaşım da benimle hemfikir. İstanbul’u gezerken İstanbul bölümünü,Bursa’da Bursa bölümünü okumak,hele ki yerli yerinde, tarifsiz bir lezzettir.

Edebiyatımızın ilk gezi türü örneği,Gıyyaseddin Nakkaş’ın Çin yolculuğunu anlattığı Acaibu’l-Letaif adlı eseridir. Ben okuma şansını henüz elde edemedim. 1422 yılında tamamlanan ve Farsça yazılmış olan bu eser,1913 yılında Küçükçelebizade İsmail Asım tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Ardından sırayla Piri Reis (1521), Seydi Ali Rais (1895)  Evliya Çelebi (XVII) kitaplarını çıkarmış ve bize eşsiz bir okuma süreci başlatmışlardır. Evliya Çelebi’nin on ciltlik eseri olan Seyahatname’si,hala kaynak kitaplar arasında yer almaktadır. Osmanlı coğrafrasının tüm ayrıntılarıyla anlatıldığı bu eser,anıtsal bir örnektir özelliği taşır. Katip Çelebi’nin Cihannüma’sı (1732), padişahın emriyle Güney Afrika halkına müslümanlığı öğretmeye giden Ebubekir Efendi’nin yardımcısı Ömer Lütfi’nin yazdığı Ümir Burnu Seyahatnamesi (1876), Seyyah Mehmed Efendi’nin Asya-yı Vusta’ya Seyahat’i (1878) önemli eserlerimiz arasındadır.

Daha yakın tarihe bakacak olursak Enis Batur,Nedim Gürsel,Murat Belge gibi önemli isimlerin de kitaplaştırdığı gezi notları bulunmaktadır.

Abiler.
Seyahatnamelerin tarihine değindikten sonra bu işin günümüz erbablarına da değinmeden geçmeyelim. İbrahim Paşalı,İbrahim Tenekeci, Abdullah Kibritçi,Ali Görkem Userin ,Selçuk Özel gibi isimler, (unuttuklarım varsa affolsun) gezdikleri gördükleri yerleri sosyal paylaşım sitelerinde paylaşarak bizlere görsel şölen yaşatmadırlar. Üstelik ben,belki de içlerinde en genci olan Abdullah Kibritçi’nin ilerde seyahat içerikli bir kitap çıkarmasını dört gözle bekleyenlerdenim. Zira gittiği ülkeler hakkında kısa kısa cümlelerle dahi olsa paylaştıkları, özellikle  Tayland/Patani izlenimleri ve fotoğrafları bana yetti. Ondan bir sayahatname okumayı istediğime hemen  karar verdim. Demişti ki o günlerde: “Müslümanların baskı gördüğü topraklarda Müslüman olduğunu her saniye hatırlayarak yaşamak zorundasın, yaptığın her işte bir İslamlık var. Patani’de kilometrede bir karşına çıkan kontrol noktaları ve Tayland askerinin pis bakışı, sana her defasında Müslüman olduğunu hatırlatıyor. Her karışında bir hikaye: şiddetle bastırılmış bir direniş, katliamlar, sorguda kaybolan alimler; kim olduğunu unutamazsın, burası Patani.”

Belki bir gün,güzel abilerimizin gittiği gördüğü yerlerde edindikleri izlenimleri kitaplarını alarak okuyabiliriz. Güzel olurdu.

Atlas.
Bu konuda takip ettiğim dergilerden biri,Atlas. Bütün sayılarını toplamaya çalışıyorum. Eski sayılarına yetişemediğim için sahaflara gelmesini bekliyorum ya da Yalova’daki Çingene Pazarı’na arada bir düşüyor,o zaman alma fırsatı yakalıyorum. Gezgince sayfasını hazırlayan Mehmet Yaşin en sevdiğim seyahat yazarlarından biri. En sevdiğim yazısı ise: Yoldaki Sır. Yoldaki Sır’da çok önemli bir konuya değinmiş Mehmet Yaşin. İnsanların tatilde yaptıklarını eleştirmiş diyelim. Çalışırken yorulan beyni,tatilde insanların yatarak dinlendirmeye çalıştıklarını ve bunun ne kadar kötü olduğundan söz etmiş. En sevdiğim cümlesi ise şu: Ben yorulan beynimi onu şaşırtarak dinlendiririm.”

Ben de! diye bağırabiliyor muyuz burada? Ben bağırdım zaten sorduğuma bakmayın. Kesinlikle öyle. Yatarak,hiçbir şey yapmaksızın dinlenen beyin,zaten yorulmamıştır. Yorulan şayet vücut ise,ona da aldırış etmeyin der Mehmet Yaşin: Bir gecelik derin bir uykuyla yorulan kaslarınızı dinlendirebilirsiniz.

Yola çıkın,diyerek de bitirir yazısını. Çünkü düşünsenize,yola çıkmazsak,gezmezsek,öğrenmezsek, nasıl biliriz Mardin’i, Aşçılar Diyarı olarak bilinen Mengen’i,Akdeniz’i. Nasıl öğrenebiliriz Vermont eyaletinin başkentinin  Montpelier olduğunu, burasının Amerika’daki McDonald dükkanı olmayan tek kent olduğunu. Asiliğini. Kendi başınalığını. En çok inek bulunan kent olduğunu. Ayrıca Vermont’un köleliği yasaklayan ilk eyalet olduğunu. Kanada yakınlarındaki bu eyaletin doğal güzelliğini, sonbaharda tarifsiz renklere bürünen ağaçlarını… Afrika’daki Samburu kabilesini,bu kabilede on beş on altı yaşlarındaki kızların yedi inek karşılığında kendilerinden çok fazla büyük olan yaşlı erkeklerle evlendirildiğini,kocalarını ilk kez düğünde gördüklerini ve o gün kaç km olursa olsun yürüyerek eşinin manyattasına gittiklerini,ansızın büyümeyi nereden biliriz. Saraybosna Milli Kuütüphanesi’nin 25 Ağustos 1992’de “aşırı” milliyetçi Sırplar tarafından bombalandığını, ortaçağdan kalma yüz binlerce cilt ve çeşitli dillerde elyazmalarının yandığını,Jijecnica semtinin semasının,günler boyunca uçuşan sayfalar ve kağıt külleriyle kaplandığını, yanık selüloz kokusunun genizleri yaktığını,Bosna’nın çok kültürlülüğünü ve çok dinliliğini yansıtan 2 milyona yakın kitabın yok olduğunu, yüzlerce tarihi belgenin kaybolduğunu, Gaytisolo’nun bu vahşet için “Avrupa’nın gözleri önünde” ve “hafıza-kırım” sözcüklerini kullandığını, nasıl bilebiliriz,okumazsak ve gezmezsek…

Ben bilmiyorum mesela,gitmedim ama Mehmet Yaşin gitmiş,yazmış. Özcan Yüksek gitmiş yazmış. Yaşin,Erzurum’a gitmiş,orada Tanpınar’ın Erzurum başlıklı yazısını okumuş. Ben okuyamadım. Ben çünkü önceki tatillerimde Yalova’dan çıkıp memleketime gittim,orada Kastamonu’da denize girdim. Başka da bir şey yapmadım.

DİNLENDİM? Gerçekten dinlendim mi? Bunu şimdi açıkça itiraf edebiliyorum. Hayır. Şimdi ise aklım hep dışarıda. Param da yok. Bahaneler uydurmayalım. Bu imkan meselesi değil,istek meselesi. İnsan isterse,diyor ve susuyorum. İnsan isterse bir yolunu bulur. Konya’ya ,Bursa’ya,Antalya’ya, Afyon’a,Kırşehir’e,daha birçok yere gittim. Allah izin verirse gitmeye de devam edeceğim.  Harçlıklarımdan nasıl artırırım da,ilkbaharda Karadeniz’e giderim diye düşünüyorum mesela. Yeşil’i Karadeniz’de göreceksin dediler. Görmem gerekiyor. Harçlıklarımı biriktirip bir gün en beğendiğim ve ben burada yaşarım bile dediğim yer olan Norveç’e gitmeyi düşünüyorum mesela. Norveç’in sokaklarında yürürken de “ben burada yaşarım” diyebilecek miyim merak ediyorum. Harçlıklarımın birazını kitaba yatırıp,birazını biriktirerek şehrimdeki ,ülkemdeki en ücra köye gidiyorum ve oranın insanlarını tanıyorum,yemeklerini tadıyorum. Artık insanları daha çok dinliyorum. İhtiyarları ziyaret ediyorum. Anlattıkları benim için tarihsel önem yaşıyor.

Daha güzel bir hayat ise,düşünemiyorum. En güzeli bu. Çalışarak, okuyarak, tanıyarak. Her anın tadını çıkararak,hiç boş vakit bırakmaksızın…yaşamak. En güzeli.

Haydi daha ne duruyorsunuz?

Esra Köse
İZDİHAM
İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın