Esin İris, Böyle İyi

 

Bana bakarken göz bebeklerin büyüyor. Belli ki ben senin nazarında, oldukça ilginç ve bir o kadar da parlak bir şeyim. Bence, bana öyle bakma. 
Çünkü sen şimdi, bana öyle bakarken, kendinin en muhteşem, en harika halini bulup, sırtına onu giyineceksin. En çekici gülümsemeni ve en yakışıklı ses tonunu bulacak, seçebileceğin en doğru sözcükleri ve en ince ayarlanmış davranışları tam da benim görebileceğim yerlere bırakacaksın.
Kendinin en iyi hali gibi davranmak sana zevk verecek. Aslında en sevmediğin sen’leri tutup en gözden ırak yerlere saklayacaksın. Bilhassa benim gözümden, yegâne benim gözümden ırak yerlere.
Ben bildiğim bütün yanlışlarımı bir bir önüne sereceğim. Çünkü genellikle öyleyim, çünkü genellikle sakar biriyim, kırıp dökerim ve kırılmış, dökülmüşlerimi de derhal gösterip “Bak, böyle böyle…” demezsem herhangi biriyle eşit şartlarda başlamış saymam kendimi, iletişimimize. Samimiyetime zeval gelmesindense bana gelen tüm zevalleri açıkça söylemek benim için hayata dair bir kısa yoldur, gide gele eskitmişimdir.
Bütün bu tasalar, kırılmış dökülmüşler ve potansiyel kırılıp dökülecekler, tamamen ve yalnızca bana ait olduğu için, durduğun ve baktığın yerin kadrajından sana oldukça egzotik görünür. Herhangi bir problem, gizem veya endişe, sen de sana aitmiş kadar içine düşüp savaşmaya başlamadıkça sende merak uyandırır. Bu böyledir.
Sen, sana oldukça egzotik, ilginç ve parlak gelen bu şeye bir kez daha bakıp, o şey senin olsun isteyeceksin. 
Ben burada sana “Ben, hem hayatı hem de kafası oldukça yoğun ve başka şeylerle meşgul edilmiş bir bireyim. Senin de duygusal yüklerini üstlenecek mecalim ve isteğim yok.” diyerek bir ilişki istemeye ne kadar uzak olduğumu belirteceğim.
Sen, belki de sırf bu yüzden, beni elde etmeyi, feth etmeyi, kendine ait bir şey olarak işaretlemeyi daha da çok isteyeceksin.
Ve başlayacak:
Aslında hiç olmadığın, yakınından bile geçmediğin ama hep olmak istediğin o adam gibi davranmaya başlayacaksın. Yalnızca senin olmam için, bana ince hediyeler alacak, her ihtiyacımda yanımda olacak, beni hiç yormayacak ve hatta iyileştirmek için çırpınacak, benden gelmesini dilediğin bir avuç şefkat için gece yarıları içtiğin içkileri harcayabileceğin onlarca “sana istekle bakan” kadını elinin bir tersiyle itip bana olmayacak mesajlar yazacaksın. 
Sen, sana ilgi yağdıran, seni pohpohlayan ve sadece senin bir gülümsemen için evinde iki saat giyinip hazırlandıktan sonra bir saat de yol çekip bulunduğun yere gelen ve sana/senin gibi birkaç adama görünür olmaya çalışan kadınlara aşık olamayan birisin, bildim mi?
Sen, dünyanın bir ucundayken saati hesaplayıp, kendini hazırlayıp “o”nu aramak için bir de bahane uydurmaya çalışacağın, kendi varlığıyla bilinçsizce dopdolu olduğu için başka bir yaratığın varlığına daha yer ayıramayacak olan, seni elde etmek, senin ilgini kazanmak için savaş vermeyen kadınlara aşık olursun, bildim mi?
Sen, bir de bana aşık olacaksın.
Ben, bana böyle aşık aşık bakan gözlere dayanamayacağım. Senin o el değmemiş, yumuşacık gülüşüne, benimle olmak için dağlar tepeler aşmana, en çok da inceliğine, bana karşı inceliğine ve istikrarına dayanamayacağım. 
Yavaş yavaş ben de sana “öyle” bakmaya başlayacağım.
Hem de ne talihsizlik, bakmam gereken onca iş güç, bakmam gereken onca dostum, bakmam gereken onca kedim, bakmam gereken onca “bana dair” dert varken… Kalkıp bir de sana bakmaya başlayacağım.
O şey, yani ben, senin olana değin sen bana çiçekler, çikolatalar, incelikle seçilmiş hediyeler, pahalı akşam yemekleri, masajlar, sürpriz tatiller yağdıracaksın. Ben hem sevineceğim, hem mahçup olacağım. Ama daha çok, beni “reddedemeyeceğim” şeylerle sınayacaksın. 
Mesela, ben dünyanın öbür ucuna gittiğimde beni özleyeceksin, herkesi bırakıp benimle beş dakika konuşabileceğin bir fırsat yakalamak için ne harika ortamlardan, sohbetlerden vazgeçeceksin. 
Mesela, beni uykumda sarmalayacak, öpücüksüz uyandırmayacak, zencefilli çayımı ve sabah sigaramı yan yana başucuma koyacaksın. Mesela biz dışarıdayken sen dışarıda olamayacaksın, sen hep içeride -yani benim yaydığım 20 cm çaplı auranın tam da içinde- olacaksın. Sen benim elimi tuttuğunda omuzların dikleşecek, sırtın güçlenecek. Sen benim olduğumu bildiğin yerlerde daha güçlü hissedeceksin. Sen, orada kaç kişi bulunursa bulunsun her yarım saatte bir benim gözlerimi kaçamak bakışlarla yoklamaktan alıkoyamayacaksın kendini. 
Daha da kötüsü, sen alenen benim belime dokunacaksın biriyle konuşurken, benim belim ince olacak, senin elin ise büyük ve kuvvetli. İşte bu yüzden sen beni “senin” sayacaksın, ben de ister istemez “senin” olmaya hazır hissedeceğim kendimi.
Öyle rahat bırakmayacaksın ki beni sevgiyle, şefkatle, olmadığın ama olmayı çok isteyebileceğin bir adamın yapabileceği her şeyi yaparak, öyle rahat bırakmayacaksın ki beni, benim senin olmaktan başka alternatifim kalmayacak.
Ve herhangi bir ilişkiyi hiç istemeyen ben, kendimi senin kollarında bulacağım.
Sonra sen, bu fethin verdiği rahatlıkla, benim hep olduğum gibi, sakar davranmaya başlayacaksın.
Sırtına giydiğin en harika, en muhteşem halinin boşluklarından diğer hallerin taşıp görünmeye başlayacak.
Daha da fenası, sen sakarlaştıkça, o “olmak istediğin ama aslında olmadığın adam” giysisinin altından, “gerçekten olduğun adam” görünmeye başlayacak.
Birden değil ancak zamanla, üzerinden düşüreceksin “olmak istediğin ama aslında olmadığın adam” giysisini.
Ve ben hiç tanımadığım, tanısam hiç hoşlanmayacağım biriyle baş başa kalacağım.
Ne kadar özgüvensiz olduğunu göreceğim, aniden. Yanında uyandığım senin, sabahları ilk kaygısının ne olduğunu öğreneceğim. Bir başkasının pohpohu, şişirmesi, iltifatı, hayran bakışları olmayınca etrafta, ne kadar zayıf, güçsüz, kaygılı ve iç hesaplaşmalarında boğulmuş biri olduğunu öğreneceğim.
Yaptığın tüm güzel şeyleri birileri bakarken yapmaya özen gösterdiğini fark edeceğim. 
Hiç kimseyle içten, samimi, gerçek bir dostluk kuramayacak kadar hesap-kitapçı, geçirdiğin her günün “gün sonunu” alacak kadar materyalist, tanıştığın her insana, sana ne verebileceği hesabına göre iyi davranan (ki bu, sırf ona iyi davrandığını gören insanların seninle ilgili “Aa ne iyi adam.” demesi bile olabilir.) bir adam olduğunu fark edeceğim.
Samimiyetsiz, fırsatçı, savaşçı, kazanmacı bir adam olabildiğini, yer yer bu adamdan başka biri gibi görünmek için ne büyük çaba sarf ettiğini göreceğim.
Ne kadar yalnız, ne kadar kendini sevmeyen, ne kadar aşağılık kompleksli ve ne kadar defansif, ne kadar bencil bir adam olduğunu fark edeceğim.
Yalnız kalmaya, kendinle baş başa kalmaya ne kadar tahammül edemediğini, icat edilmiş tüm spiritüel yolları kendi üzerine avuç avuç fırlattığını ve bunların geçici etkilerinin bile seni iyileştirmeye yetmediğini fark edeceğim.
Olmadığın biri gibi davranmaya harcadığın enerjinin onda birini, kendini tanımaya ve sevmeye, anlamaya ve iyileştirmeye harcamazken, etrafa nasihatler ve iyilik çelenkleri yağdırışını fark edeceğim.
Daha da kötüsü kimseyi içten sevemeyişini, sahip olma isteğini, kazanma, yenme, ve daha da kötüsü “insanları kullanma” isteğini fark edeceğim.
Sen benim yanımda rahatlayıp daha fazla kendin oldukça, ben sana dair, senin belki de hiç farkında olmadan gösterdiğin şeyleri öğrenmeye başlayacağım. 
Sen benim yanımda rahatlayıp daha fazla kendin oldukça, benim bir damla şefkatim için verdiğin savaşı ateşkese bağlayıp, benim zaten etrafında olmam gereken, seni her ne yaparsan veya her ne yapmazsan yap/yapma sevmekle mükellef biri olarak göreceksin.
Daha da kötüsü, sen beni, istediğin zaman bana dokunmanı istemekle, istediğin zaman dostlarım, kedilerim ve diğer şeylerden feragât edip yalnızca senin planlarına tabii olmakla, istediğin zaman senin isteklerini benimkilerin önüne koymakla mükellef biri olarak göreceksin.
Sen, birbirimize dokunmak kadar doğal ve güzel bir şeyi bile benim için sana karşı bir sorumluluk, bir görev sayacak, işin paylaşım ve etkileşimden kaynaklanan, ancak ve ancak günlük hayatta dile gelen-birine sevgi ve saygı duymaya dair inceliklerle beslenirse hayatta kalan, birlikteliğin en temel öğesi olan o muhteşem şeyi, tutkuyu kapı dışarı edeceksin.
Tutkunun yatak odasının dışında büyüyen, göz temasında, sımsıkı el tutuşmakta, bir insana içten gülümsemekte, bir insana kendisini özel hissettirmekte var olan bir şey olduğunu unutup, tutkuyu hunharca öldüreceksin.
Sonra tutkusu ölmüş bir ilişki içerisinde sen beni, sana karşı haksız olan, sana karşı şefkatsiz olan, sana karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen bir köle, paranın karşılığını bir türlü vermeyen bir eskort gibi göreceksin.
Daha daha kötüsü, sen beni, istemediğinde gözünün içine bakmayabileceğin, istemediğinde kapıda karşılamayabileceğin, istemediğinde orada olduğumu bile unutup bir başkasına fiyakanı satarken seni bekleyeceğinden emin olacağın biri olarak göreceksin.
En fenası ise, ben, o aslında hiç olmadığın kişiye karşı birtakım hisler beslerken, senin olduğun kişi ile tanışmanın verdiği memnuniyetsizlikten her bahsettiğimde sen bana savaş tam-tamlarını göstereceksin. 
Her cümlemi narin ve eksik özgüvenine bir saldırı olarak görecek, her ricamı bir defansla karşılayacaksın.
Sen, benimle beş dakika konuşabilmek için kendini paralayan, benim etrafımda ışığa üşüşmüş bir kelebek gibi dönebilmek için dünyayı hiçe sayan, beni saatlerce dinlemeye dünden razı, beni pamuklara sarıp yatıran, kokumu içine çekmeden uykuya dalamayan sen,
narin özgüvenine saldırılmış hissedeceğin her cümleden ötürü bana kulaklarını tıkayacaksın.
İşte bir noktada, narin özgüvenin yerle bir olacak.
İşte tam olarak o noktada, sen, seni pohpohlayan, etrafında fır dönen, yaptığın bir küçük şakayı bile saatlerce arkadaşlarına anlatacak, ilkokullu kızlar gibi kıkırdayacak ve seninle yaptığı seksin tatmin edici olup olmamasından ziyade, seninle seks yapmış olmayı önemseyecek o kadınlardan,
o aşık olamadığın kadınlardan biri veya birkaçıyla konuşmaya başlayacaksın.
Eğer yeterince profesyonelsen, biz şu duruma gelene kadar sen, zaten o kadınları da bir tarafta yedekte tutarsın. Lazım olduklarında gerektikleri yerden çıkarılır, yaralı egona üflemek üzere görev başına çağırılırlar.
Çünkü bir kadını memnun edecek adam olmak zordur, sen de haklısın, oysa birçok kadını küçük dozlarda rol kesmekle memnun edecek adam olmak çok daha kolay.
Her neyse, sen o aşık olamadığın kadınlardan birini veya birkaçını alacaksın, harika gülümsemen ve birkaç sevimli iltifat ile istediğin her şekle, şemale sokacaksın.
Senin yanından her ayrıldıklarında, sırf senin yanından ayrıldıkları için ne kadar mesut olduklarını izleyecek, sana olan düşkünlüklerini görecek, şişinecek, kendini güçlü hissedeceksin.
Daha kötüsü, onların senin ağzından çıkacak her sığ kelama dünyanın en derin anlamlarını yükleyişine şahit olduktan sonra dönüp benim hayal kırıklığına uğramış, kırgın kadın gözlerime bakacaksın.
Sırf onlar senin sığ kelamlarını seviyor diye, sen benden nefret edeceksin.
Sırf onlar kolayca mutlu ediliyor diye, sen benden nefret edeceksin.
Sırf onlar, senin aslında kim olduğunu bilmiyor diye, sen benden nefret edeceksin.
Çünkü ben senin kim olduğunu bileceğim.
Çünkü ben onların görmediğine şahitim.
Çünkü ben,
kanlı canlı bir kanıt olarak, tam karşında duracağım,
olmak istediğin ama olamadığın o adam
olmadığına dair.
Sonra terk edeceğim seni, yavaş yavaş.
Önce olmadığın ama olmayı çok istediğin, işin garibi benim de “senin olabilmeni” çok istediğim o adamı terk edeceğim.
Bu süreç beni biraz acıtacak. Sen farkına varmayacaksın.
Sonra, başta hiç istemem derken bir de dönüp baktığında içten, samimi şekilde sevdiği o adamı daha yeni terk etmiş, acısı taze bir kadın olarak ben,
senin gerçekte olduğun adam ile yan yana durmaktan çok ama çok rahatsız olacağım.
Her hareketin, her gülüşün, altında yatanı bildiğim her sözcüğün ve her sözcüğünün altında yatan her niyet, beni inanılmaz rahatsız edecek.
Seni sertçe terk edeceğim.
Sana kötü şeyler söyleyeceğim.
Sana olduğun kişiyi anlatacağım. Kötü, çirkin yanlarını hiç törpülemeyecek; iyi yanlarından ise hiç bahsetmeyeceğim.
Senden ayrıldığım ve o kapıdan seni arkamda bırakarak çıktığım dakika, omuzlarımdan dünyanın yükü kalkacak.
Senin ve olmak isteyip de bir türlü olmayı beceremediğin adamın bütün duygusal yükünü taşımaktan ağrılar içinde kalan sırtım dikleşecek.
Kalbim kırık olacak, ruhum biraz daha yaşlanmış olacak, hayal kırıklığım boğazımda bir yumru olacak.
Ama beni en çok üzen şey, kendimi “Bunu daha önce yapmalıydım.” derken yakalamak olacak.
Beni en çok üzen şey, seninle yaşadığım onca güzel şeyin hiçbir önemi kalmadığını, benim için hiçbir şey ifade etmediğini anlamak olacak.
Beni en çok üzen şey, kendimi, seninle olmaya ayırdığım tüm zaman dilimlerinde kendim için yapabileceğim onca eğlenceli şey için “Tüh be.” derken yakalamak olacak.
Yani beni en çok üzen şey, dışımdan “Yaşandı, bitti işte. Olmadı, yürümedi.” gibi şeyler gevelerken, içimden
“Keşke hiç başlamasaydı, ne gerek vardı.” demek olacak, seninle geçirdiğim koskoca aylar, belki de yıllar için.
Bana bakarken göz bebeklerin büyüyor.
İnsan, gördüğü bir şeyi istiyorsa, göz bebekleri büyür.
Belli ki beni bütün yanlışlarım, bütün kusurlarım, bütün sakarlıklarım ve bütün problemlerimle oldukça ilginç, bir o kadar egzotik ve ziyadesiyle parlak bir şey olarak görüyorsun.
Bence, bana öyle bakma.
Zira şu göğe baktığında da aslında,
ışığı milyonlarca yıl önce sönmüş,
soğumuş ve belki de parçalanmış, kendi varlığını yalnızca kendisi için kullanmış,
milyarlarca yıldız görüyorsun.
Esin İris
İZDİHAM

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın