Emeti Saruhan, Eczanelerin Görünmeyen Yüzleri

Eczaneler benim için hep rahatsız iş mekânları, kalfalar ise güvenilmemeleri gereken kişilerdi. Ne de olsa bu iş sağlıkla ilgili olduğu için eczacı her zaman bizzat ilgilenmeliydi. Kalfalar ilaçların küpürleriyle birlikte prospektüslerini de keserlerdi ki bu asla yapılmaması gereken bir hataydı bence. (O zamanlar kare kodlar yoktu tabi ilaçlarda. Küpürler kesilirdi) Kalfaların ilaçlar hakkındaki bilgileri de, eee benden olsa olsa birazcık fazlaydı. Açıkçası kalfaları sevmiyordum. Taa ki tatilimi değerlendirmek için bir eczanede kalfa, daha doğrusu çırak olarak çalışmaya başlayıncaya kadar.

Dediğim gibi eczaneler benim gözüme rahatsız mekânlar olarak görünürdü ki, yaşanılacak hatta eğlenilecek bir mekân olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Fakat hani o perdeyle ayrılmış arka taraf vardır ya eczanelerde, o perdenin arkasına geçtiğimde…..heyecanlandınız değil mi? Yok Alice harikalar diyarı gibi bir şey değil, başka bir boyuta kapı falan açılmıyor fakat işte bu arka taraflar eczaneleri bir iş yeri olmaktan çıkarıp yaşanılan mekanlar haline sokar.

Lokman Eczanesi espriler öncelikli olmak üzere, pek çok şeyin paylaşıldığı bir mekan oldu ve hatta iş ikinci planda geldi. Zaten bu yüzden Eczacımın eşi Ruşen Bey, benim hitabımla Ruşen Abi,  sık sık “siz eczanede çalışmıyorsunuz biliyorum, ama ne yapıyorsunuz merak ediyorum” diye sızlanırdı.

Şimdi bana bir eczane nedir diye sorarsanız şöyle cevap veririm: Eczaneler arka tarafında çay içilen, devamlı atıştırılan (benim için geçerli), kitap okunan, geyik muhabbeti edilen, bol bol gülünen, ilmi münazaralar yapılan, ara sıra ilaç satılan yerlerdir.

Senin Görevin Hatice, Tabi Eğer Kabul Edersen

Eczacımla tanışmam bir yaz gününe rast gelir. O günlerde üzerime sıcağın rehaveti çökmüş, “aman serin bir yer bulsam da uyusam” diye kuytu köşeler ararken bir büyüğüm kolumdan yakalayıp “yeter avare avare gezdiğin” diyerek olaya el koydu. Eczacı bir arkadaşından bahsederek tanışmamın benim için iyi olacağını söyledi. Eczacı bayan, şair, ve öykü yazarıydı ve benim görevim -tabi eğer kabul edersem- sayın büyüğümün selamını iletmek ve dizlerimin üstüne çöküp kendimi tanıtmaktı. Baştan biraz tereddüt ettim. Bugüne bugün gerçek bir şairdi söz konusu olan. Nasıl biriyle karşılaşacaktım acaba? Yaşlı ve sıkıcı? Genç ve kendini beğenmiş? Tutucu? Sıcakkanlı ve güleryüzlü? Espritüel? Önce telefonla aramaya karar verdim. Yaptığımız kısa telefon görüşmesinde Eczacı büyüğümün selamını içtenlikle aldı. Bu görüşmeden sonra aklımın bir köşesine eczacıyla tanışma fikri yerleşti. Bir gün, bir yaz günü, yani başta bahsettiğim o yaz günü bindiğim otobüsün eczanenin bulunduğu mahalleden geçtiğini fark ettim. Genellikle bu otobüse binmezdim. Birden karar verip kalktım.

Eczaneyi tarif üzerine kolayca buldum. İlk görüşmemiz sanırım ikimiz için de biraz zor oldu. Yine de birbiriyle ilk kez karşılaşan ve o an için tek ortak noktaları bir tanıdık olan iki kişi için oldukça iyi idare ettik. Sonraki görüşmelerde samimiyetimiz ilerledi. Üçüncü görüşmemiz esnasında eczanenin arka tarafına geçmeye ve burada çay içmeye davet edildim. (Eczanenin arka tarafına geçmenin bir nevi arkadaşlığa kabul ediliş olduğunu sonradan öğrenecektim.) Derken kendimi eczanede kalfa, pardon çırak olarak buluverdim. O gün bu gündür bu esir kampında, pardon güllük gülistanlık eczanemdeyim. Eczanenin iki tarafında duvar yok. Hayır, açık havada oturmuyoruz. Yani demek istediğim eczanenin iki tarafının boydan boya cam oluşu. Böylece oldukça geniş bir görüş alanına sahibim. Bazen kendimi dışarıda oturmuş etrafı seyrediyor gibi hissediyorum. Bazen de atari salonunda mı eczanede mi olduğumu zor ayırt ediyorum. Öylesine bilgisayar oyunlarına kaptırıyoruz ara sıra. Sürekli insanlarla ilişki içindeyim ve böylece, her ne kadar Eczacım müşterilerini rahat bırakmamı söylese de, esprilerimi uygulamaya koyabileceğim geniş bir kitle var.  Daha ne isterim ki!

Bu İlacın Kutusu Değişmiş Değil Mi?

Acemilik zor zanaatmış, bunu acı bir şekilde öğrendim. Doğal olarak eczanede satış yapabilmeniz için ilaçların adını ve yerini bilmeniz gerekiyor. Kaba bir hesap ve ortalama bir rakamla neredeyse 900 civarında ilaç çeşidi var. Yani nasıl öğrenilecek bunlar siz düşünün. İlacın yerini bulamamak, üstelik müşteri arkanızda beklerken bulamamak, inanın çok can sıkıcı bir durum. Gerçi eczacım beni hiç yalnız bırakmadı. (Aslına bakarsanız daha çok müşterileri koruma amacıyla yapıldı ama, hadi neyse) İstenen ilacı bulamayınca şöyle diyorum. “Eee, şey, ya istediğiniz ilaç bitmiş şu anda elimizde yok, ya da ben bulamıyorum. Üzgünüm.”

Sipariş edilip gelen ilaçları yerlerine koymak daha da zor. İlacın nerede durması gerektiğini az çok tahmin ediyorsunuz ama ilacı doğru olarak yerleştirmek için tam yerini bilmek gerekiyor. Bu yüzden sık sık eczacıma başvuruyorum. O da oturduğu yerden gözü kapalı söylüyor. Şu dolabın alttan ikinci rafı, sağ taraf, şu ilacın yanı, gibi… Hatta Eczacım yokken bulamadığım bir ilaç olursa hemen telefon ediyorum. Yerini tarif ediyor. Eczacı dediğin böyle olur!

Bir gün ilacın birini gösterip yerini sordum. “Bu nerede duruyordu?” “O ilacın kutusu değişmiş, o yüzden bulamamışsındır.” deyip tarif etti. Yerini bulamadığım diğer ilacı gösterip “Bu ilacın da kutusu değişmiş, yerini bulamadım” Eczacım dikkatle ilaca baktı ve son derece ciddi bir şekilde “Hayır, değişmemiş” dedi. “Değişmiş, değişmiş. Yoksa ben kesinlikle bulurdum!!!” O günden sonra yerini bulamadığım tüm ilaçların kutusu değişmişti. Anlarsınız ya.

Biten ilaçlar, sipariş defterlerine not alınır ve ilaç depolarına okunarak sipariş verilir. Daha doğrusu, bu olması gereken. Ama bizde böyle olmuyor. İki-üç müşteri üst üste gelirse ya da müşterinin işi uzun sürer biraz da muhabbet edersek biten ilaçları yazmayı unutuyorum. Sonra olay şu temsildeki gibi gelişiyor. Müşteri kapıdan girer, kalfa “Buyrun” diyerek eczanenin ön kısmına geçer, (çünkü o anda arka tarafta çay içmekle meşguldür) Müşteri “şu ilaçtan var mı” diyerek elindeki ilaç kutusundan yırtılmış parçayı gösterir. “Tabii ki var” diyen kalfa, ilaç kutusundan getirilmiş bir parçanın ilacı tanımasını kolaylaştırmasının sevinciyle ilacın durduğu dolaba gider. Ama ilacın yerinde yeller esmektedir. Kalfa, şaşkınlık içinde ve “Tüh!  Yine mi yazmayı unuttum” düşünceleriyle yüzüne acıklı bir ifade verir ve “malesef o ilaçtan kalmamış” der. Bunun üzerine Eczacı der ki: “Haticeee!” Olaydan çıkarılacak sonuç: ‘Biten ilaçların not alınmaması kalfa sağlığına zararlıdır.’

Yollarıma Çıkıyor

yollarıma çıkıyor

utangaç

ve kırılgan biberonlu dolapların

bir gelincik ağlar gibi sözleri

 “bana çarp, bana çarp”

kırdığım biberonlar yüzünden oldu olan

ne havası kaldı kalfalığın, ne maaşı

hep bu dolap yüzünden       

     (Kalfa)

 

Eczanede ilk vukuatım içinde biberonların durduğu dolapla oldu. Baştan birbirimizi şöyle bir tarttık. Acaba şiddetli bir çarpışmada ben mi onu devirebilirim, o mu beni devirebilir? Kendisi ne yapar eder mutlaka bir şekilde benim yoluma çıkar. Ee bunun doğal sonucu olarak ben de dolaba çarparım. Benim her çarpışımda dolap şöyle ileri geri bir silkelenir. İçindeki biberonlar da domino taşları gibi biri biri ardına devrilir. Eczacım her konuda olduğu gibi bu konuda da bana destek veriyor. “Ha gayret, az kaldı, azimle çalış, yakında bu dolabı alt edeceksin” Vallahi dolap bilir. Önüme çıkmaya devam ederse yakında devirebilirim de. Ne yapabilirim? Yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Yine önüme çıkıyor, yine önüme çıkıyor.

 

 

 

 

Emeti Saruhan

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın