Elvan Çevik, Tatar

 Sanırım bu da bir ayrılık hikâyesi olacak. Tanrı beni affetsin. Sizi de öyle.

-Sevmeyi bilmiyorsan elimi tutma.
– E iyi bırakayım.

Bıraktı, sahiden. İlkin yalan sandım, yok canım, gitmeyecek. Nere gidiyor. Öyle kolay olsaydı. Annem babamı yüz kere yüz bin kere, bırakıp da gider sandım. Kendini bir tutamaz sandım, martılarla. Ne güzel şarkıdır. Bıraktı, yalan değil. Bıraktı, gitti. Anladım onun için hiçbir şey öyle çok da zor değil.  Belki bağcık bağlamak hariç, bilemem. Hem ben de kimmişim. Ne bilirmişim. Bazen ben bile beni sevemem. Kulağımın arkasına iliştirilmiş bir nergis vardı eskiden, Malatya’da kürtler çaldı. Topuklarım kıçıma vura vura kaçarken kürtlerden Anadolu’nun kapıları bile üstüme kapandı. Yıl 1071 ben Alparslan torunuyum. Orda tanıdım bu adamı, Anadolu’da bir Tatar konağında, elma soyuyordu ahbaplarına. “Gözlerime bak” dedim. “Kum fırtınası var, göz gözü görmüyor güzelim” dedi. “Tamam” dedim “Bir elma ver bari” . O gece konakta elektrikler kesik,  gaz lambaları yanıyor. Seccade istedim annesinden. Verdi ama kullanmadım. Başımı Tatarın göğsüne yasladım, içi kalabalık, içi coşkun ve şımarık. “Ne duyuyorsun?” dedi. “ Burda Bob Marley çalıyor dedim ve Ali Kınık, farkında mısın?” Güldü. Ben ciddiydim. İçinde üçbindörtyüzaltmışaltı cümle üst üste duruyordu. En tepedeki cümle diğerlerini zor zapt ediyordu. Onu gıdıklamak istedim, en üstte duranı. Sonra korktum, diğerlerinden, Tatarın muhtemel cümlelerinden.  Sabaha kadar içindeki o tek cümleyi dinledim durdum. Oturduğumuz sedirde, ayaklarım karıncalandı, odun oldu,bilirsin. Bıçakla yokladım. Acıyı hissedemedim. Panik oldum. O sırada uyanmış Tatar, ben fark etmedim. “Nereye?” dedi. “Sus” dedim. “Bu benim cümlem” dedi. “Evet” dedim. “ üçbindörtyüzaltmışaltıncısı, dün gece tanıştık” . “Ayıp ediyorsun” dedi. “Neden?” dedim. Gerisini dinlemedim. Ayağımın odunluğu yerini karıncalara bırakmıştı, bilirsin. İçim gıdıklanarak geçirdim mürdüm rengi çarıklarımı ayağıma, geceden kalma kahverengileşmiş elmaları çantama attım, yolluk niyetine. Koşa koşa indim merdivenlerden. “Bu düpedüz intihal” diye bağırdı.  “Benim sevgimi çalıyorsun, benim sevişimi sevemeyişimi, varlığımı ve yokluğumu.” “Varlığın Türk varlığına armağan olsun, seni seviyorum” diye bağırdım.  Atıma atladım, simsiyah. Mürdüm çarıklarımla atımın siyahlığı arasında ve arkamda bıraktığım bir kum fırtınasında, onu seviyordum. Adamlarıyla düştü peşime. Tokat’tan Afyon’a, Afyon’dan Isparta’ya…40 gün 40 gece kovalandım. Sonunda durdum. Onunla tamı tamına kırk gün geçirdikten sonra, bana alıştığını hissettiğimde, durdum.  Bu ulusal bir sözleşme gibiydi. Atından inip yanıma geldi.  “ Kaçabileceğini mi sandın?” dedi. “ Sen mi yakaladın sanıyorsun” dedim. Güldü.“Seni pis romantik modernist” diye geçiriyorken içimden elimi tuttu.  Çeşnisi bol olsun aşkımızın diye “ sevmeyi bilmiyorsan” dedim “elimi tutma”. İyi bok ettim. “ E iyi bırakayım” dedi, atladı boz atına gerisin geri konağa gitti.

Elvan Çevik
İZDİHAM

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: