Dücane Cündioğlu, İnsan Nefesine Hasret

Çıplak olarak ölü bulunduğunda Romy Schneider’ın avucunda sıkışmış bir kağıt parçasından babası Wolf Albach-Retty’nin bir zamanlar kendisine yazıp bir yaş gününde hediye ettiği şu sözler okunuyordu:
Steck deine Kindheit in die Tasche und renne davon, denn das ist alles, was du hast!
Kısaca anlamı şu:
Çocukluğunu cebine sıkıştırıp kaç buralardan, çünkü sadece senin olan tek şeydir o!
İçine düştüğü gayya kuyusundan bir türlü çıkamayan, ne eli yüzü… her yeri yara bere içindeki yavrusuna bir baba bundan başka daha ne söyleyebilirdi?
Tam da rüya ile riyanın kesiştiği o noktada. Şöhretin zirvesinde.
Umudun yinelenişi.
Ufkun çizilişi.
Yolun.
Tutunamayanlara çığlık.
Gelmiş geçmiş zamanların en güzel tutunamayanına…
Romy Schneider’e…
Ne ki Orson Wells’in yönettiği ünlü Le Procès’deki (1961) şımarık kıza değil, Visconti’nin Boccacio ’70’indeki (1961) mahzun dilbere…
Schneider’ın gözleri, sanırım bir kadına yakışabilecek hüznün en mahrem tecelligâhı…
Önce aşk acısı… sonra evlat acısı…
Onunkisi kendine bir türlü ulaşamayan bir kadının hikâyesiydi.
Kafka’nın Şato’su gibi. Kendine bir türlü ulaşamaz. Ne kadar yaklaşsa, o kadar uzaklaşır kendinden.
Penceredeki kadındır o! Camdaki kadın…
Pierre Granier-Deferre’in yönettiği filmdeki naif kadının ta kendisi!
Gerçekte bir ideolojiye, bir fikre, bir çıkara değil, sadece aşka inanan bir burjuva kadınının trajedisi… tüm yalınlığıyla….
Brigitte Bardot’nun tam da karşıtıdır bu yüzden.
Biri ne kadar beden, ne kadar şehvet, ne kadar et ise, diğeri de o kadar göz yaşıdır… mahzâ hüzündür… biteviye kaybediştir…
Tutunamayışın… düşüşün… zayıflığın…. güçsüzlüğün simgesidir Romy Schneider.
Kadın asaletinin simgesi…
Bu yüzden güzeldir.
Bir türlü çocukluğunu cebine sıkıştırıp yollara düşemez.
Yenilir.
* * *
… Le Café de nuit adlı tabloda cafeyi insanın yok olabileceği, aklını kaçırabileceği, cinayetler işleyebileceği bir yer olarak anlatmaya çalıştım. Kısacası, tatlı pembe, kan kırmızı ve şaraptortusu, XV. Louis’nin tatlı yeşili ile Verones yeşili arasındaki karşıtlıklarla, sarıya çalan yeşillerle maviye çalan yeşilleri karşı karşıya getirmek suretiyle bütün bunları cehennemî bir fırın ve soluk kükürt havasında birleştirip salaş bir cafe’nin o karanlık gücünü anlatmaya çalıştım.
Gece cafesi… bir bar, bir meyhane…
Önce dışı, sonra içi…
Kardeşine böyle tasvir eder. Kendisini görmek gerek. Suret ve tasviri…
İlki: café le soir, ikincisi: café de nuit…
Van Gogh bu sefer ikincisinden söz ediyor. Cafe’nin içinden…
Yaşlı bir mimarın genç mimara uyarısıdır: “Evlâdım!” demiş bir defasında, “bir binayı ayakta tutan payandaları değil, insan nefesidir.”
Sanki o cafe’nin insan nefesinden nasıl da mahrum olduğunu göstermek istemiştir ressam.
İnsan nefesi… yani bir kadının nefesi…
Yaratıcının.
Buna mukabil mekân erkekçe… kasvetli… mumyalanmış bir hâlde…
İhmal âbidesi sanki… sırf turistler için…
Arles’da…
Geceyi siyahın yardımına başvurmadan gösterebilen adamdır Van Gogh.
Cafe’nin dışındaki gecede sâfi siyah yoktur.
Yeşilleri ise bir başka sever… Güneşin ışığındaki yeşilleri…. hatta gece lambası ışığındaki yeşilleri…
Duvarlar şarap rengidir… kırmızı… nefes alıp vermeyen bir kırmızı… kan kırmızısı…
Bir nokta-i nazardan nefs-i levvâme’nin rengi…
Keşkeler içinde kıvranan nefsin alâmeti…
Kırmızı ve sarı ve yeşil…
Boyanın temel renkleri değil, ışığın renkleri…
Cehennemî fırın.
Hiç mavisiz olur mu?
Maviler de müşterilerin hissesine düşmüş… ton… ton… renk… renk…
Fırında yananlara…. uyuyanlara…. sızanlara… ızdırablar içinde dolaşanlara…
Güneşin değil, gecenin sarısına razı olanlara…
Kirli sarıya…
Gece Cafesinde kasvet var, iç darlığı var…. daraltı… cehennemî fırın gibi yakıcı bir hava…
Bir kadının gözlerindeyse hüzün.
VE keder.
Hâl bu ise ey talib, ne diyebilirim ki sana?
Bir daha dene, pes etme, dünyaya inat sıkıştır çocukluğunu cebine kaç buralardan!
Hicranın kadrini bil, firak deyû çığlık atmak yerine ızdırabınla yüzleş.
Hasretinle.
Salaş bir cafenin kuytuluğunda.
Kankırmızı bir cafenin.
Hasretim, de, insanın nefesine.
Yaratıcının nefesine.
Not: Keşke üç nokta kullanmasaydı. 
Dücane Cündioğlu
İZDİHAM
izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: