Dilek Kartal Söyleşisi

Taşı Kim Atacak? O günden bu güne cevabının bekçisi bu soru. Bir günahsız bulunamadı henüz. En az günahlı bulundu ama. Taş atıp kolunu ağrıtmaya yanaşmıyor o da. Hiç olmazsa ‘taşlık parası’ diyor.

Taşı kim atacak bilinmez; ama eğer atılacak olursa bir gün, herkesin kafasına…

Dilek Kartal. Bir umut günahsızı arıyor, tek tek sıralayarak günahları ve taşı gediğine koyarak sıklıkla.

“ama en büyük sınır ötesi harekat / hatırını sormak fatma teyzenin” diyorsunuz bir şiirde. Biz de saldırarak başlayalım o halde söze. Nasılsınız?

Çok şükür. Bir süredir olduğum gibi bu gün de bomba gibiyim. Ya siz?

Bu arada bu gün 21 Temmuz 2014. Malum; toplumsal hafızamız evlere şenlik. Tarih düşmek günün birinde “neden, bomba gibi”yi merak edenler için faydalı olur belki.

Kitabınız nisan iki bin on dörtte çıktı. İyi ki de çıktı. Mayıs ayında Hece’nin dosya konusuydu ilk kitap sevinci. Biz de size soralım nasıl bir sevinçtir bu?

Mayıs ortası… Kitap, Mayıs ortasında çıktı. Güzel bir şey elbette. Yani yazdıklarınızı derli toplu bir arada görmek.  Kitabı elime ilk aldığımda kendi kendime yaptığım onca “ciddi ol” telkinine rağmen önlenemez bir şekilde gülümsediğimi hatırlıyorum. Sonra galiba yaşa, biraz da mizaca bağlı olarak geçiyor o heyecan. Hızla geçiyor hem de. En azından bende öyle oldu.

İlk kitabın farklı bir heyecanı var mıymış, bunu ancak bir gün ikinci kitabım çıkarsa söyleyebilirim. Şimdilik sadece, iyi bir yeni şiiri tamamlamanın, vaktiyle yazdığın şiirlerden oluşan kitabı eline almaktan çok daha heyecan verici olduğu söyleyebilirim.

Ece Ayhan, yazdığı şiiri besleyen gerçek kaynakların, döküntüler, dışta bırakılmış her şey, düşürülenler, hal ve gidişi sıfır olanlar ve yasaklananlar olduğunu söyler. Taşı Kim Atacak kitabını ilk okuduğumda aklıma Ayhan’ın bu besin listesi geldi hemen. Biz yine sizden öğrenelim, Dilek Kartal şiirinin harcındaki malzemeyi.
Hepimizin bildiği şeyler aslında. Sokağa çıkınca, televizyonu açınca, gazete okurken, ne bileyim işte hatta geçip aynanın karşısına kendimize şöyle esaslıca bir bakınca gördüğümüz şeyler. Gözden kaçırılanlar falan değil, görmezden gelinenler genellikle. Belki yeterince şiirsel olmadıkları için kötü, kaba hatta çirkin bulunanlar.  Doğrudan ya da dolaylı olarak payımızın olduğunu kabul etmek istemediğimiz yanlışlar.

Modern hayata, alışveriş merkezlerine, curcunalı caddelere, lükse, gösterişin her türlüsüne karşı sokakta konuşlanmayı tercih ettiğinizi görüyoruz şiirlerinizde.”  Bu söylediğimden bağımsız olarak #şiir sokakta mefhumu var bir de.  #şiir sokakta olayı, sizin sokağınızın neresinde duruyor?

Bu haliyle pek bir yerinde durmuyor açıkçası. Gerçi  #şiir sokakta diye yola çıkılırken murad edilen şeyin ne olduğunu çok da bilmiyorum, ama gördüğüm kadarıyla facebook  ve twitter’da tüketilmek üzere görsel malzeme sağlamanın ötesine geçilemediği.

Çoğu şiir okurunun zaten bildiği, üstelik sosyal paylaşım sitelerinde sürekli dolaşan dizeleri bir kez de sokağa çıkarmak yerine, keşke sokaktan bir şiir/ şair çıkarabilseydik. Düşünsenize ; hiç tanımadığınız, dergilerde ya da başka bir yerde adına rastlamadığınız  biri var , şiirlerini sadece şehrin sokaklarında okuyorsunuz  Tutup  suratınıza fırlatıyor sokağı, şehri, dünyayı, insanı.. İnsanlar şehirden şehre taşıyor onun dizelerini.. Çok mu uçtuk? Olsun. Güzel olmaz mıydı?

Bireyin iç yalnızlığını yazmıyor Dilek Kartal. Platonik bir aşkın acı çeken tarafı da değil. Memleket meselesine dalıyor doğrudan. Kürt sorunu, doğunun çilesi, eğitim sistemi, asgari ücret, mülteciler, taşeron işçiler… Elbette şair, hadiselere dahil olmak durumunda. Ama mesela, Yılmaz Erdoğan, Soma’nın şiirini yazıyor, olmuyor. Şiiri olur kılan o noktanın püfü nedir sizce?

Hazır yeri gelmişten şunu hemen söyleyeyim; bu bahsettiğiniz bireyin iç yalnızlığı, platonik aşk ya da buna benzer konuları hafife alıyor değilim. Sadece, bazen “şimdi sırası değil” diyorum kendime hepsi bu. Hoş, bazıları da bizim dünya/ memleket meselelerini yazmamızı acıyı yağmalamak, zulümden nemalanmak olarak görüyor ama bu da umurumda değil açıkçası. Neyi neden yazdığımı, hangi halde yazdığımı bir bilenin olması kâfi.

Soruya gelirsek; şairin samimiyeti, şiirin olmazsa olmazı bana göre. Yani sözün sahiciliği. Yoksa sözlüklerdeki ihtişamlı kelimeleri bir araya getirir sonuçta da birilerine göre muazzam bir metin ortaya çıkartabilirsiniz. Ama işte, benden bakınca bu onu en azından “benim şiirim” kılmaya yetmiyor. Konusu her ne olursa olsun, şair gerçekten tanıyor mu yazdığı o şeyi/hali, ona dokunmuş mu diye soruyorum kalbime. Kalpten çıkanın kalbe kadar ulaşabileceğine inanıyorum çünkü. Elbette bu cevaplar bana göredir; siz pekâlâ aynı şiir hakkında farklı şeyler düşünebilirsiniz. Yılmaz Erdoğan’ın şiirini de yere göğe sığdıramayanlar olmuştu hatırlarsanız..

“Sanat yapıtları, içinde bulundukları dönemin bilinçsiz tarih yazımıdır” diyor Adorno.  Kitabınızı okuyan da bir döneme tanıklık edecek muhakkak. Ne olacak peki, bir gün daha yaşanılır bir ülke olursak. Neye tanıklık edilecek bu sefer? Şiiri bırakıp iğne oyasına başlayacak gibi durmuyorsunuz neticede.

Neden, güzel günlerin tanıklığı yapılamaz mı? Bence yapılır, hem de çok güzel yapılır. Kaldı ki metinleri, onların yazılmasını tetikleyen olaylar üzerinden değil, olgular üzerinden ele almak gerek. Bu gün zulüm var diyoruz, savaş var, açlık, yoksulluk, adaletsizlik var. Ve ne yazık ki bunlar dünya yaratıldığından beri var, sadece muhataplar değişiyor, o kadar.
Ama yine de keşke dediğiniz gibi olsa. Dünya bir gün daha yaşanılır bir hal alsın da ben eğer o güzellikleri yazmayı beceremeyeceksem varsın yazmayayım.
Bu arada küçük bir not: İğne oyası konusunda çok yanılıyorsunuz.

Kapağı sormadan olmaz. Nedir kapağın esprisi?

Kapaktaki kuş, kiwi kuşu. Yayıncım Sedat Demir kapak görseli ile ilgili bir hayvan seçmemi istediğinde panik halde, sevgili Muhammed Palewi’yi arayıp “hemen bir hayvan bulmalıyız kapak için” dedim. Sorum biter bitmez hiç tereddüt etmeden “kiwi kuşu” diye cevap verdi. Ardından kiwi kuşu ile ilgili bir animasyon tavsiye etti. Kiwi, normalde küçük ve küt kanatları yüzünden uçamayan bir kuş. Ama animasyonda ne yapıp edip uçmayı başarıyordu. Bayıldım. İzlemedinizse mutlaka izlemelisiniz. Bu arada çizimi yapan sevgili kardeşim Sancar Dalman’a da bir kez daha teşekkür etmek istiyorum, sabrı ve özeni için.

Sizi Fayrap’ta gördük, İtibar’da görüyoruz. Fayrap, neo-epiğin kalesi, popülist şiirlerin matbuatı durumunda. İtibar, daha geniş bir ağa sahip olmakla birlikte, belli isimlerin öncülüğünde koma şiirlere ev sahipliği yapıyor. Bu bağlamda sizin şiirlerinizin yeri tam olarak neresi?

İki yılı biraz aşkın bir süredir şiirlerim Fayrap, İtibar, Hece ve Tasfiye dergilerinde yayımlanıyor. Doğrusunu isterseniz şiir yayımladığım dergilerde, şiirlerin türünden ziyade değerlerimi incitecek bir şey yazılıp çiziliyor mu onunla ilgileniyorum. Tercihlerim buna göre belirleniyor. Gönlümüzden geçenlerin tümünü tam anlamıyla karşılayacak bir dergi bulmamız elbette güç. Büyük paydalarda mutabık kalıyorsak yeterli.
Belki sorunuzu biraz ters çevirip sorsak daha cevabı daha olurdu: Sizin şiirinizin yeri neresi değil ? Asla inancıma hakaret noktasına gelebilen bir dergi değil mesela.

Dergilerin tuzlu ayrana duyduğu ihtiyacı bir kenara bırakırsak, her şeye rağmen şiirin nabzı dergilerde atıyor. Merkez ve taşra olmak üzere dergilerin genel durumunu değerlendirmenizi istesek…

Yine mi taşra ve merkez dergi. Yapmayın n’olur. Birinin diğerine göre üstünlüğü mü var, ya da bundan kasıt ne gerçekten bilmiyorum, ilgilenmiyorum da. İçinde yer alan ürünlere göre mi yapılıyor bu kıyaslama? Yoksa kaç adet satıldığına ya da sahip olunan maddi manevi imkânlara göre mi?
Taşrada da merkezde de çok iyi niyetle ve bana göre sağlam işler çıkartan, en azından bu yönde gayret gösteren dostlarım var. Ya da taşradan merkeze, merkezden de taşraya ürün veren arkadaşlarım.
Ben, dergilerin yeni kalemlere fırsat verdikleri ölçüde diri kalacaklarına inanıyorum. Bir dergi, okuruna yeni ve güzel pencereler açamazsa aynı havayı soluyup durmaktan uykumuz gelir. Tamam, bildiğimiz değerli isimleri okumaktan hepimiz çok keyif alıyoruz. Ama bir dergiyi acaba bu sayıda neler var heyecanla elinize almak da başka bir keyif.

Şiir nereye kadar?

Tam da bu günlerde ne iyi oldu Filistinli güzel şair Mahmud Derviş’i hatırlamak. Onun da dediği gibi “Bir şiir, ne kadar güçlü olursa olsun, asla bir savaş uçağını düşüremez, ama bir pilotun düşüncelerini etkileyebilir”. Bunun üzerine ne söyleyebilirim ki.  Şiir işte buraya kadar .

 

 

 

Söyleşi: Rıfat Eroğlu
İZDİHAM

 

 

 

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın