Devlet ve Edebiyatın Gücü

Devlet ve kültür politikaları açısından en ilginç örneklerden biri ülkemizdir. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar ki kültür politikalarına baktığımızda devletin belirleyici etkisini net bir şekilde görmemiz mümkündür. Cumhuriyetin ilk yılları parti ve devletin bütünleştiği tek parti, tek devlet, tek lider şiarının hâkim olduğu bir dönemdir.

Edebiyat, insana hayat karşısında bir birikim ve bilinç aktarır. Yaşananları yorumlar, gelecek tasarımında bulunur. Okuru uyarır, sarsar ve yüce, erdemli duygulara çağırır. Edebiyatçının üretim aşamasında böyle bir niyeti olmasa bile sonuç budur. Çünkü edebiyat kişisel olarak üretilir ama toplumsal olarak tüketilir. Bu yönüyle edebiyat gücünü “hayata müdahale”den alır. Bu güçten kastımız, toplumu, insanı değiştirme, dönüştürme, ona hissetmediği duyguları sezdirme kabiliyetidir. Bu yüzden ideolojiler toplumu biçimlendirmek, yönlendirmek için her zaman sanat-edebiyata ihtiyaç duyar.

Bu güç nedeniyle her siyasi iktidar, devlet, iktidarını güçlendirmek için genelde kültür, özelde de sanat ve edebiyatı “kullanma”, “yönlendirme” giderek “belirleme” arzusu içerisinde olmuştur. Ne var ki devletlerin kültür politikalarının en kritik yönünü “devrim sonrasında” yaşananlarda görmek mümkündür. Çünkü özellikle ulus inşa dönemlerinde, devrim sonrasında, sanat edebiyat üzerindeki devletin belirleyici etkisi çok daha etkin bir şekilde hissedilir. Çünkü her devrim yeni bir insana, yeni bir halka ihtiyaç duymuştur. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de sanat edebiyat verimli bir imkân olarak görülmüştür.

İDEOLOJİK EDEBİYAT
Devlet ve kültür politikaları açısından en ilginç örneklerden biri ülkemizdir. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar ki kültür politikalarına baktığımızda devletin belirleyici etkisini net bir şekilde görmemiz mümkündür. Cumhuriyetin ilk yılları parti ve devletin bütünleştiği tek parti, tek devlet, tek lider şiarının hâkim olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla parti görüşleri aynı zamanda devlet görüşleridir. CHP Başkanının Cumhurbaşkanı, Başkan Yardımcısının Başbakan, Genel Sekreterinin İçişleri Bakanı, il başkanlarının ise vali olduğu bir zaman dilimidir bu. Cumhuriyet “yeni toplum” anlayışını oluşturabilmek için askeri, siyasi, hukuk alanı yanında en önemli projelerini sanat/kültür politikalarıyla gerçekleştirmiştir. Bunun sonucunda da tek parti genel politikasının/ideolojisinin sanat/edebiyata yansıması yaşanmıştır. Böylece ortaya güdümlü, angaje, ideolojik bir edebiyat yönelimi çıkmıştır.

Bu anlayışa göre “Eser belki birinci derecede sanat eseri olmayabilir ama birinci derecede bir inkılâp eseri olması” onun değerli olması için yeterlidir. Amaç “ulusal ülküye uygun” üretimler/faaliyetlerdir. Bu anlamda ilk dönem sanat ve edebiyatçıları ile devlet arasında birliktelikler oluşturulmuş, devlet edebiyatçıları istihdam etmiş, milletvekili, bürokrat, büyükelçi yapmış, pek çok sanatçı için yurt içi ve yurt dışı eğitim olanakları sağlanmış, bunlar da yeni anlayışın sanat edebiyattaki temsilcileri olmuşlardır. Burada anılması gereken iki edebiyatçı vardır. Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri. Falih Rıfkı Atay, 1922 yılından başlayarak uzun süre milletvekili olarak kalmıştır. Aynı şekilde Yakup Kadri de milletvekilliği yapmış, partinin yayın organlarında yazılar kaleme almıştır.

KÜLTÜR TAŞIYICISI HALK EVLERİ
Halkevleri devrimin siyasi ve kültürel politikalarının halka ulaşması için CHP’nin elindeki en önemli araçlarından biri olmuştur. 1931 yılında CHP Büyük Kongresi’nde halkevlerinin kuruluş kararı alınmıştır. Türk Ocaklarının yerini alacak olan bu kuruluş kapatıldığı 1950 yılına kadar 478 halkevi, 4322 halk odasına ulaşır. Halkevleri bu süreçte dokuz şube ile çalışmalarını sürdürür. Bunlar dil, tarih, edebiyat, sanat, tiyatro, spor, sosyal yardım, halk dershaneleri ve kurslar, kitap yayın vb. şubeleridir. Açıktır ki halkevleri parti-nin görüşlerini halka kabullendirmek/ısındırmak için kurulmuştur. Bu şüphesiz CHP’nin kül-türel alana ve gündelik yaşama müdahale girişimidir. Böylece geçmişin etkisini azaltma, onun yerine “yeni”yi ikame etme, benimsetme ilkesini gözeten halkevleri, bir kültür taşıyıcı-sı ve misyonu görevi üstlenmiştir.

Devlet ve edebiyatın gücü

CHP programı ve halkevleri faaliyetlerinde sinema, tiyatro, müzik ve edebiyata, yeni bir ulus yaratma ilkesi doğrultusunda araç olarak bakılır. “Teknik beynelminel, ruh Türk; usul beynelminel, üslup Türk” olmalıdır. “Radyo, musiki terbiyesinde en yorulmaz, en kolay çalışır bir mürebbidir.” Tiyatronun “eşsiz telkin kudreti” olduğu savunulur. Ayrıca CHP’nin açtığı roman ve şiir yarışmaları da onun sanat-edebiyattan beklentilerinin bir uzantısıdır. Ya-yın dünyasında da tam bir tekel olduğunu biliyoruz. Yeni insan idealine aykırı kitap basılmamasını partinin bizzat kolladığı tarihsel bir gerçektir. Eskiyle ilişkilerin kesilmesi yönünde kimi basit ama sembolik kararların devri izah açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda Osmanlı padişah portrelerinin teşhirinin yasaklanması (1925), geleneksel Türk müziğinin yasaklanması (1926) bunun en iyi örnekleridir.

RADYODA MEVLİT OKUNUYOR
CHP’den sonra iktidara gelen Demokrat Parti ise sanat/edebiyat/kültürden çok ekonomik kalkınma ile ilgilenmiş bir partidir. Kültürü/edebiyatı, mevcut yapının/düzenin korunması için kullanılması gereken bir “araç” olarak görmüştür. Bu daha sonraki tüm sağ/muhafazakâr partilerin genel yaklaşımı olacaktır. Menderes, CHP’ye muhalefetini halkevleri yaklaşımıyla da gösterir. Halkevleri, Demokrat Parti iktidarı döneminde kapatılır. Menderes Mecliste yaptığı konuşmasında halkevleri ile ilgili şunları söyler: “Halkevleri, Halk Odaları kurmak, gençlik teşkilatını ele almak, faşistvari telakki ve düşüncelerin mahsulüdür. Bunlar, içtimai bünyemiz içinde, tamamıyla abes, beyhude, geri ve yabancı uzuv hâlindedir…” Bunun dışında, Demokrat Parti kültürel anlamda muhafazakâr kesime sıcak gelebilecek kimi sembolik uygulamalara girişmiştir. Radyoda mevlit okutulması, dinî inançlara laikliğin imkân verdiği oranda serbestlik sağlanması gibi. Örneğin Demokrat Partinin iktidara geldiğinde ilk yaptığı işlerden biri o zamana kadar Türkçe olan ezanın yeniden Arapça olarak okutulmasını sağlamak olmuştur. Ayrıca örtülü ödenekten Necip Fazıl’a yardım yapıldığı söylenmiştir.

1917 Sovyet devrimi sonrası yaşananlar da devletin kültür hayatını şekillendirmesi anlayışına iyi bir örnektir. Devrimden sonra devletin bir kültür politikasından çok, tümüyle partinin ve bürokrasinin tekelindeki bir sanat edebiyat ortamı söz konusudur. Sanat-edebiyat partinin görüşleri doğrultusunda biçimlenir. Bir başka deyişle bir yönlendirmeden çok belirleme vardır ve partinin/bürokrasinin istemediği hiçbir sanatsal faaliyet yürütülemez. Genel anlayış, bir sosyalist devlet kurulduğuna göre, sanatçılar da bir düzenin işleyiş ve devamına tıpkı bir işçi, bir mühendis, bir bürokrat gibi katkıda bulunmalıdır. Parti’ye göre sanat, toplumu değiştirmek, dönüştürmek ve bir gelecek kurgusu için en önemli araçtır.

KÜLTÜREL ÖZGÜRLÜK KONGRESİ
Amerika’nın kültüre bakışı sadece ülkesiyle sınırlı değildir. ABD, özellikle soğuk savaş döneminde, savaşın en etkin alanı olarak gördüğü kültürel alanda uluslararası arenada bir mücadele içinde olmuştur. Bu mücadele için de yüklü miktarda para ayırır. Bunu da Kültürel Özgürlük Kongresi aracılığıyla yapar. Frances S. Saunders bu olayı şöyle belirler: “Kültürel Özgürlük Kongresi’nin otuz beş ülkede bürosu vardı, onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu, bir haber ve film servisine sahipti, tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, müzikçilere ve ressamlara ödüller dağıtıyor, konser ve sergi olanakları sağlıyordu. Tek amaç, uzun zamandır Marksizm’e ve komünizme yakınlık duyan Batı Avrupa aydınlarının yavaş yavaş ‘Amerikan tarzı’na daha yakın bir bakış açısına ısındırmaktı.” Dolayısıyla her ülkede tonları farklı da olsa devlet, iktidar sanata müdahale içerisinde bulunmuştur.

Siyasi partiler ve iktidarlar, öncelikle sanat ve edebiyatın kendi doğası içerisinde seyretmesine imkân sağlamalı, onun önündeki engelleri kaldırmalı, düşünce ve ifade hürriyetini gerçekleştirmelidir. Kültürel kuruluk, gerilik karşısında devlet öncü rol oynamalıdır. Sanat-edebiyat-kültür ortamının düzeysizliği, cansızlığı ile devletin kültür politikası arasında kuşkusuz direkt bir ilişki yok ancak bu ortamdan kurtulunulması için alacağı pek çok önlem var.

Devletin kültür politikası Milli Eğitim ile başlamalıdır. Müfredat tümüyle yenilenmeli, öğrencilere kültür ve edebiyattan bıktırıcı, nefret ettirici konularından, yöntemlerinden vazgeçilerek, onlara kültür ve edebiyatı sevdirici yöntemler geliştirilmeli. Çağdaş, günümüz edebiyatıyla temasları sağlanmalıdır. Milli Eğitim Bakanlığı yayıncılık faaliyetini yeniden aktif hâle getirmelidir. Özelllikle Hasan Âli Yücel zamanında yapılan Batı ve Doğu klasik çevirileri eşit oranda yeniden çevrilmelidir. Hasan Âli Yücel zamanında yapılan klasik çevirilerinin çoğu Batı hümanizma değerlerini yansıtan kitaplardı. Buna karşılık Şark/İslam klasikleri bu çeviriler içinde çok küçük bir toplam teşkil ediyordu. Tek yanlı bir hareket olmasına karşın bu eserlerin okunması, basılması, yaygınlaştırılması yerindeydi. Ama her yerde yaptığımız yanlışı burada da yaptık ve kendi coğrafyamıza ait Şark/İslam klasiklerini aynı Batıcı yaklaşımla ihmal ettik. Oysa ülkemizde yaşanan temel eksiklerden biri, geçmişle, birikimle kurulan bağdaki zayıflık ve kültürel, edebî mirasa ilişkin kayıtsızlık, kadirbilmezliktir. Özel yayınevlerinin ticari bulmadığı için yanaşmadığı bütün bir dünya coğrafyasına ilişkin çeviri kitaplar yayınlanmalıdır. Yeni eğitim ve öğretim yılının başladığı şu günlerde bedava verilen ders kitapları yanında 12 yıl boyunca 200 Doğu ve Batı klasiği (yaşlarına uygun bir bölümleme ile) öğrencilere ücretsiz olarak verilmelidir. Kültür Bakanlığı Türk yazarlarının dünyaya açılması için öncü rol oynamalıdır. Dünya dillerine çevrilecek kitaplar özenle seçilmeli, ülkemizi temsil edebilecek kalite ve derinlikte eserler dünya dillerine kazandırılmalıdır. Kitabın okura kolay ulaşması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. KDV indirimi yapılmalı, kâğıt alımında kolaylıklar sağlanmalıdır.

Devletler, iktidarlar öncelikle gerçek bir çağdaş kültür atmosferi oluşturmanın peşinde olmalı, evrensel değerlerle milli kültür arasındaki etkileşimi en üst noktaya çıkarmayı amaçlamalıdır.

Halkevleri devrimin siyasi ve kültürel politikalarının halka ulaşması için CHP’nin elindeki en önemli araçlarından biri olmuştur.

Necip Tosun, Yeni Şafak Kitap

İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın