Comte de Lautreamont, Maldoror’un Şarkıları

Billur dalgalı yaşlı okyanus, muçoların yaralı sırtında görülen mor izlere benziyorsun biraz; yeryüzünün vücuduna dövülmüş uçsuz bucaksız bir mavisin sen; seviyorum bu karşılaştırmayı. Senin, ilk görüşte, tatlı melteminin mırıltısıymış gibi gelen uzun bir keder esintisi, silinmez izler bırakarak geçer derinlerinden sarsılmış ruhun üzerinden ve farkında varmadan sana vurulanların anısını hatırlarsın, ve insanın, yakasını bir daha bırakmayan acıyla tanıştığı o ilk zor yılları. Selamlıyorum seni, yaşlı okyanus !
Yaşı okyanus, geometrinin katı yüzünü şenlendiren uyumlu küresel biçimin, nasılda insanın, küçüklükleriyle yabandomuzunun, kusursuz yuvarlaklarıyla da gecekuşlarının gözlerine benzeyen küçük gözlerini anımsatır bana. Bununla birlikte, çağlar boyu hep kendi güzelliğine inandı insan. Ben, özsaygı yüzünden kendi güzelliğine inandığını sanıyorum biraz; ama gerçekten güzel değildir insan ve kuşku duyar bundan; çünkü neden benzeşenin yüzüne bunca tiksinmeyle baksın ? Selamlıyorum seni, yaşlı okyanus !
 Yaşlı okyanus, özdeşliğin simgesisin sen: Hep kendine eşit. Özde hiç değişmezsin, ve, dalgaların bir yerde kudurmuşsa, daha uzakta, bir başka yerde, tam bir dinginlik içindedir. Sokakta, birbirinin boğazını parçalayan iki buldog köpeğini seyretmek için duran, ama bir cenaze geçerken durmayan; sabahları sana yakın, akşamları mendeburun teki olan; bugün gülüp yarın ağlayan insan gibi değilsin sen. Selamlıyorum seni, yaşlı okyanus !
Yaşlı okyanus, beslediğin türlü soydan balıklar arasında kardeşlik bağı yok. Hepsinin ayrı ayrı olan huyu ve yapısı, başlangıçta bir düzgüsüzlük gibi gelen durumu yeterince açıklıyor. Mazereti aynı olmayan insanın da durumu böyle. Bir toprak parçasını ele geçirmiş olan otuz milyon insan, sınırdaş bir toprak parçasına kök salarak yerleşmiş komşularının yaşamına karışmamak zorunda olduğuna inanır. Büyükten küçüğe, her insan kendi ininde bir yabanıl gibi yaşar, ve kendisi gibi kendi inine çökmüş olan türdeşini ziyaret etmek için pek ender çıkar buradan. Evrensel büyük insan ailesi, beş paralık bir mantığa yaraşan düşten başka bir şey değildir. Ayrıca, senin verimli memelerinin görünümünden nankörlük kavramı yayılır; çünkü, iğrenç birleşmelerinin ürününü ortalığa bırakarak yaratıcı’ya karşı oldukça nankör davranan sayısız anababaları düşündürürler. Selamlıyorum seni, yaşlı okyanus !
 Yaşlı okyanus, senin özdeksel büyüklüğün, kapsadığın kitlenin tümünü oluşturmak için gerekmiş olan etkin doğal güçlü ölçüştürülebilir ancak. Seni şöyle bir bakışta göremez insan. Seni görmek için gözlerin sürekli bir hareketle teleskopunu ufkun dört bir yanına çevirmesi gerekir, tıpkı bir matematikçinin, bir cebir denklemini çözmek için, problemi ele almadan önce çeşitli olasılıkları gözden geçirmek zorunda olması gibi. Besleyici maddeler yer insan, ve besili görünmek amacıyla, daha iyi bir yazgıya yaraşır daha başka çabalarda gösterir. İstediği kadar şişsin, semirsin bu sevimli kurbağa. İçin rahat olsun, erişemeyecektir senin boyutlarına, en azından ben öyle sanıyorum. Selamlıyorum seni, yaşlı okyanus !
Yaşlı okyanus, acıdır suların senin. Eleştiricilerin, güzel sanatlar, bilimler ve öteki şeylere ilişkin olarak damıttıkları safranınki gibidir tadın tamı tamına. Bir dahi ile karşılaşırlarsa, sanki buradaymış gibi sunarlar onu. Güzel vücutlu biri, korkunç kamburun tekidir ona göre. Kuşkusuz, kusurunu böylesine eleştirebilmek için, dörtte üçü kendisinden kaynaklanan bu eksikliği alabildiğince güçlü duyumsaması gerekir insanın. Selamlıyorum seni, yaşlı okyanus !
Yaşlı okyanus, yöntemlerinin yetkinliğine ve bilimin araştırma olanaklarından yararlanmaklarına karşın, uçurumlarının baş döndürücü derinliğini ölçebilir duruma gelemedi insanlar. En uzun, en zahmetli iskandiller kanıtlamıştır, senin öylesine uçurumların var. Balıklara vergi bunları yapmak, insanlara değil. Çoğu zaman düşünmüşümdür, hangisini bulgulamak daha kolay diye; okyanusun derinliğini mi, yoksa derinliğini mi insan yüreğinin ? Çoğu kez, direklerin arasında, düzensiz bir biçimde sallanırken ay, ben, alim alnımda, teknenin üzerinde ayakta ve peşine düştüğüm amaçtan başka her şeyi  dışlamış, bu zor sorunu çözümlemeye çalışırken yakalarım kendimi ! Evet hangisi daha derin, ikisinden hangisi daha ulaşılmaz: Okyanus mu , yoksa insan yüreği mi ? Otuz yıllık yaşam deneyimi belli bir noktaya kadar, dengeyi bu çözüm yollarında birinden ya da ötekinden yana bozabilirse, diyebilirim ki, bu konuda bir karşılaştırma yapılacak olursa, derinliğine karşın insan yüreğinin derinliğiyle boy ölçüşemez okyanus.
Erdemli insanlar tanıdım. Altmış yaşlarında ölmüştüler, ve hepsi de şöyle haykırmaktan geri durmadı: “Bu yeryüzünde iyilik yaptılar, yani hayır işledirler; Hepsi bu kadar, hiçte güç değil, herkes yapar bu kadarını” Bir gün önce birbirine tapan iki sevgilinin, kötü yorumlanmış bir sözcük yüzünden, kin, öç, aşk ve acı dikenleriyle birlikte, iki ters yöne gitmelerini ve ikisinin de kendi yalnız gururlarına sarınarak birbirlerini artık görmemelerini kim anlayabilir ? Her gün tekrarlanan bir tansıktır bu ama gene de şaşırtıcı. Yalnızca türdeşlerimizin talihsizliklerinden değil, üstelik kendileriyle birlikte acı çekmemize karşın en yakın dostlarımızın talihsizliklerinden keyiflenmemizi kim anlayabilir ? işi uzatmamak için işte size yadsınmaz bir örnek: İnsan ikiyüzlülükle evet der, ama kafasındaki hayır’dır. İşte bu nedenledir ki insanlığın, yabandomuzu yavrularının birbirlerine karşın büyük bir güvenleri vardır ve bencil değildirler. Gelişme yolu daha çok uzun ruhbiliminin. Selamlarım seni, yaşlı okyanus !
Yaşlı okyanus, öylesine güçlüsün ki, bunu bedelini ödeyerek öğrendi insanlar. Üstün yeteneklerinin bütün olanaklarını boş yere harcadılar… sana egemen olamadılar. Efendilerini buldular. Kendilerinden daha güçlü bir şey bulduklarını söylemek istiyorum. Bu bir şeyin adı var: adı Okyanus ! Öylesine bir korku salmışsın ki içlerine, sana saygı duyuyorlar. Buna karşın, en ağır makinelerini iyilikle, incelikle ve kolayca döndürüp duruyorsun. Göğe ulaşan akrobat sıçrayışları ve kendi ülkenin diplerine kadar görkemli dalışlar yaptırıyorsun onlara: Görse kıskanırdı bir panayır cambazı. Demiryolsuz, sudan bağırlarında, balıkların ve özellikle de kendilerinin nasıl davrandıklarını göstermek için, onları kaynayan kıvrımlarınla kıskıvrak sarmadığın zaman çok mutludurlar. İnsan der: “Okyanustan daha zekiyim ben” Olasıdır, dahası oldukçada doğrudur, ama onun okyanusta yarattığı ürküntüden daha çoğunu okyanus onda uyandırır: Kanıtlanması gereksiz bir şey.
Gözünden hiçbir şey  kaçmayan bu ihtiyar, asılı yerküremizin ilk dönemlerinin çağdaşı, ulusların deniz savaşlarına tanık olduğunda acıyla gülümser. Al sana insan elinden çıkma yüz kadar ejderha. Üstlerin tumturaklı konutları, yaralıların çığlıkları, ateş eden toplar, birkaç saniye içinde yok etmek için bile bile çıkardıkları gürültü. Öyle görünüyor ki bir kıyım sona erdi ve okyanus hepsini yutup mideye indirdi. Kocaman ağız. Dibe doğru devsel olmalı, bilinmez yönünde ! Bu ilginç bile olmayan budala gürültüyü taçlandırmak için, yorgunluktan geride kalmış birkaç leyleğin uçarken, göğün ortasında, durmadan haykırmaya başladıkları görülür: “Bak hele ! Hiç hoşlanmadım bundan ! Aşağıda kara kara noktalar vardı, gözlerimi kapattım, görünmez oldular” Selamlarım seni, yaşlı okyanus !
Yaşlı okyanus, ey büyük bekar, soğuk krallıklarının görkemli yalnızlığını bir baştan bir başa dolaşırken, doğuştan gelen görkeminle haklı olarak gururlanırsın, ve bende sana gerçek övgüler sunmak için can atarım. Yüce gücün sana bağışladığı özelliklerden en büyüğü olan görkemli yavaşlığının nemli kokusuyla keyifle salınarak, kara bir gizemin ortasında, benzersiz dalgalarını baştan başa o yüce yüzeyine yayarsın. Sonsuz gücünün verdiği o dinginlik duygusuyla. Küçük küçük aralarla, birbirlerini izlerler.
Biri biraz alçalacak olsa, bizde her şeyin  köpükten yaratıldığı izlenimi uyandırmak için dağılan köpüğün üzünçlü sesinin eşliğinde, bir başkası hemen onun yerini alır (İnsanoğulları da böyle, bu canlı dalgalarda birbirleri ardınca, tekdüze, ölürler; ama köpüğün ezgili sesini bırakmadan) Göçebe kuş güven içinde dinlenir üzerlerinde, ve onların mağrur bir incelikle dolu devinimlerine bırakır kendini, kanatlarının kemikleri gökyüzü hac yolculuğu sürdürebilmek için gerekli olan her zaman ki gücüne tekrar kavuşuncaya kadar. Yalnızca senin somut yansıman olmasını isterdim yüce insanın. Çok şey istiyorum, ve bu içten bir dilek övgü senin için. Sonsuzun simgesi olan tinsel büyüklüğün, uçsuz bucaksızdır.
Filozofun düşüncesi gibi, kadının sevgisi gibi, kuşun kutsal güzelliği gibi, şairin içe dönüşü gibi. Geceden de güzelsin sen. Kardeşim olmak ister misin, söyle bana, okyanus ? Coşkuyla kımılda. Biraz.. biraz daha, seni Tanrı’nın öcüyle karşılaştırmamı istiyorsan eğer, uzat kurşuni mor tırnaklarını, kendi bağrında bir yol açarak kendine… Güzel. Haydi yay korkunç dalgalarını, yalnızca benim anladığım ve saygıyla önünde yere kapandığım çirkin okyanus. İğretidir insanın yüceliği: Zorla kabul ettiremez kendini bana. Ama sen, evet. Ah ! Bir saray gibi giz dolu kıvrımların içinde, sen büyücü ve acımasız, kim olduğunu bilmenin bilinciyle dalgalarını birbiri ardına salarak yüksek ve korkunç sırtınla ilerlediğin, benim bulgulayamadığım bir yoğun acıyla bunalmış bir durumda, insanların o çok korktukları soğuk uğultunu göğsünün derinliklerinden koy verdiğin, kıyıda güvenlik içinde bile seni titreyerek seyrettikleri sırada, sana eşit olduğumu ileri sürecek bir düzeyde bulunmadığımı anlıyorum. Bu nedenle, üstünlüğün karşısında, senin yanında en alaylı karşıtlığı, dünyada eşi benzeri görülmemiş en gülünç zıtlığı oluşturan benzeşlerimi bana acı acı düşündürmeseydin bütün sevgimi (güzele olan özlemlerimin kapsadığı sevginin niceliğini kimse bilemez) sana verirdim; sevemem seni, nefret ediyorum senden. Cayır cayır yanan alnımı okşamak için açılan ve dokunur dokunmaz ateşini alan o dost kollarına binince kez neden geri dönüyorum ? Bilmiyorum gizli yazgını; ilgimi çekiyor seninle ilgili en varsa. İblis’in barınağı mısın, değil misin, haydi söyle bana ? Söyle bana.. söyle bana, okyanus (henüz senin gözbağcılıklarından haberleri olmayanları üzmemek için yalnızca bana), bulutlara değen tuzlu sularını ayaklandıran fırtınaları İblis’in soluğu mu çıkartıyor ? Söylemelisin bana, çünkü sevindirecek beni, insanın cehenneme bu kadar yakın olduğunu bilmek. İstiyorum ki bu benim yakarışımın son dizesi olsun. Öyleyse, bir kez daha, seni selamlamak ve seninle vedalaşmak istiyorum ! Billur dalgalı okyanus.. Gözlerime sel gibi yaşlar doluyor ve sürdürecek gücüm yok, çünkü hödük görünüşlü insanların arasına dönme zamanım geldiğini duyumsuyorum; ama..cesaret! Büyük bir çaba gösterelim, ve görev duygusuyla, bu dünyadaki yazgımızı gerçekleştirelim.
Selamlıyorum seni, yaşlı okyanus !
Comte de Lautreamont
İZDİHAM
İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: