Cemal Şakar ile röportaj yaptık

Cemal Şakar: Öykü şiire daha yakındır.

 

İZDİHAM: Öykü mü hikâye mi diyecek olursak İzdiham’ın tavrı her zaman hikâyeden yana olmuştur. Kavramların birbirine bu kadar çok girdiği günümüzde size öykücü demeyeceğiz çünkü hikâye yazdığınızı biliyoruz. Onuncu kitabınız çıktı ve artık Türkiye’de hikâyenin, yavaş yavaş diğer edebi türlerin yanında eşitlenmeye başladığını görüyoruz. Sizce nedir hikaye? Neden önemlidir?

Cemal Şakar: Şöyle yapalım; siz hikaye, ben de öykü demeye devam edelim.

Öykünün birçok tanımı var. “Tek etki yaratmak” galiba en iyi tanımlardan birisi. Daha doğrusu bu bir tanım da değil, öyküyü diğer edebi türlerden ayıran sınır taşlarından biri. Öykü tek etki yaratır; dallanıp budaklanmaz. Gücünü de kurduğu atmosferden ve finalden alır. İster bir olaydan, isterse bir durumdan doğmuş olsun, sürekli olarak olay ya da durum üzerinden okurda bir etki bırakmak ister.

Etki bırakmak ister, çünkü insanı; insana, insanlık durumuna, insanlığa dair bir olay/durum üzerinden harekete geçirmek, onu uyarmak, sarsmak ya da eğlendirmek ister. Diğer edebi türler gibi insana, insanı anlatır.

Anlatır, çünkü insan; unutur, sırt döner, isyan eder, fıtratından uzaklaşır, gaflete düşer. Öykücü de ister ki, insanı bu nisyanına karşı uyarsın, hafifçe sarssın.

Neden önemlidir, diyorsunuz? Öykünün diğer edebi türlere nispetle fazladan bir önemi yok, eksikliği de olmadığı gibi. Öykünün kısalığı nedeniyle romana; daha anlaşılır olması nedeniyle şiire göre bir üstünlüğü olduğu zaman zaman iddia edilir. İlk bakışta bu iddia doğru gibidir; ama değil. Zira romanların tirajına bakınca bu iddia kendiliğinden çürüyor. Zaten zannedildiğinin aksine öykü romana değil, şiire daha yakındır.

 

İZDİHAM: Son kitabınız Portakal Bahçeleri’nin ben en genç kitabınız olduğunu gördüm. Oysa yaşla birlikte kalemin gücünün de daha zayıfladığı özellikle şiirde kendini çok belli ediyor. Sanırım bu öykü için çok da geçerli bir durum değil. Yazacağınız son öykü en diri öykü olabilir mi bu şekilde düşünürsek?

Cemal Şakar: Umalım öyle olsun.

Rahmetli Alaaddin Özdenören Balıkesir’de yaşarken, “abi şiir yaz” diye sıkıştırır dururdum. Herhalde bir gün tak etmiş olmalı ki, “oğlum şiirin gençlikle, heyecanla ilişkisi var; ben o çağları çoktan geçtim” demişti.

Öykü ve roman için durum farklı galiba. Öykücü ve romancılar yaşları ilerledikçe, kemale erdikçe daha iyi eserler verebiliyor. Çünkü bu türler nihayetinde kurguyla, planlamayla yakından ilgili; anlık heyecanlardan ya da ilhamlardan doğmuyor. Doğsa bile bakış açısı, zaman, mekan, tip, entrika… ne, nasıl olsun diye oturup enikonu tasarlıyorsun.

Belirli bir vasatı sürdürmek, hatta mümkünse çıtayı bir tık daha yükseltmek tabii ki sadece tasarlamakla, ustalıkla ilgili değil. Bende her zaman ‘nasıl söyleyeyim’, ‘neyi söyleyeyim’ derdiyle koşut oldu. Derdimi anlatmak için her zaman uygun bir biçim aradım. Nihayetinde öykü dediğimiz zaten bir edebi form. Sizin tespitiniz; belki biçime ve zamanın ruhunu yakalamaya dair kaygılarımın bir sonucudur.

 

İZDİHAM: Bir yazar olarak yazdıklarınızın etkisinde kaldığınız oluyor mu acaba? Mesela son kitabınızda yer alan takvim yaprağı olmak istediniz mi hiç? Nasıl bir öykü olurdunuz takvim yaprağında? Kız ismi, erkek ismi, günün olayları yer alır mıydı? Aslında bu soruyu sorarken aklıma biraz da Calvino geldi. Onun kurguları.

Cemal Şakar: Kendi öykümün  etkisinde kalmaktan ziyade, öykümde yazdığım derdin etkisinde kalıyorum. Zaten bana öyküyü yazdıran da bu dert. Hayatımda, ‘bu akşam şu konuda bir öykü yazayım’ diye masanın başına hiç oturmadım. Beni yazmaya zorlayan bir olay/durum olmuştur her zaman. Bazı şeyleri havsalam almaz; ‘nasıl olur da böylesine olmaz işler olur’ diye düşünür kalırım. Yaralanırım. Yazmak şifa değil belki, ama yazmadan duramazsınız ya, işte öyle bir hal. Bir de herhangi bir alanda yeteneğin bağış olduğunu düşünürsek, benim için yazmak şükretmek, bağış karşısında nankörlük etmemek, sırt dönmemek anlamına geliyor. Yazmazsam, Allah’ın indinde sorumlu olurum diye düşünürüm.

Bazen okumaktan ve yazmaktan koptuğum oluyor. Böyle anlarda geriye dönüp yazdıklarıma bakınca onların etkisinde kaldığım olur; heyecanlanırım, kalbim titrer, burnumun direği sızlar.

Öykülerimde hiçbir zaman sadece ‘oyun’ olsun diye bir şey yapmadım. Size oyun gibi görünenler, benim için, o öyküde anlatmak istediğim şeyi, en güzel, öyle anlatabileceğime inanmamla ilgili.

 

İZDİHAM: Yazarların belki de en meşhur özelliği mutsuz olmaları. Siz mutsuz olan insanlara inanır mısınız? Çünkü öykülerinizde çok fazla mutsuzluk, bohem bir yaşamak çok fazla yer almıyor. Eğer onların mutsuzluğu gerçekse yazmaktan uzak durmak bunu engeller mi?

Cemal Şakar: Girift bir soru. Benim kafam bu kadar girift bir sorunun içinden çıkamaz. Tek tek gidelim.

Yazarlar gerçekten mutsuz insanlar mıdır? İsterseniz hassas diyelim, kolayca etkilenebiliyorlar. Zaten onları yazamaya iten de galiba bu hassasiyetleri.

Mutsuz insanlara elbette inanırım. Bizde beyan esastır; birisi çıkıp “ben mutsuzum” diyorsa, ona inanmamız lazım. Numara çekiyorsa, bu durum inananın değil, yalan söyleyenin, numara çekenin sorunudur.

Mutsuzluğu bohemlikle yan yana kullandığınız için, burada ‘bunalım’ demek istediğinize hükmedip; “evet benim öykülerimde küçük burjuva bunalımları yoktur” diyebilirim. Elbette böyle bunalımlara düşenleri ve bunları yazanları anlıyorum, saygı da duyuyorum. Ama etrafımızda insanların yaşadıkları çok somut acılar var; ölümler, açlıklar, hicretler… Bunlara sırt dönüp de “ben çok bunalıyorum, beni kimse anlamıyor” türünden metinleri görünce, ne yalan söyleyeyim, hafifçe tebessüm edip geçiyorum. Dikkat ederseniz böyle bunalımlar, mutsuzluklar orta sınıf üstündeki insanlarda görülüyor; üniversite mezunu, kitap okuyan, sanattan anlayan tipler. Halk hayatta kalmak, aklını, hanesini, dinini korumak, akşam eve ekmek götürmek derdinde. Onların bunalmaya, mutsuz olmaya ne keseleri yetiyor ne de eğitimleri!

Hal böyle olunca edinilmiş mutsuzluk ya da bunalım sahipleri için yazmak da bir, yazmamak da; yazsa da mutsuz, yazmasa da. Çünkü o, mutsuzluğu yakasında bir logo gibi taşımak istiyor.

 

İZDİHAM: Son kitabınız Portakal Bahçeleri’nde yer alan anlatım şekli kısa cümleler, net ifadeler, kısa yer ve zaman tasvirlerden müteşekkil.  Divan edebiyatı geleneğindeki uzun tasvirler, söz sanatları çok fazla yer almıyor kitabınızda. Sizce tarihsel dönemecimizde anlatımlarınızın bu kadar sade olmasını neye bağlıyorsunuz?

Cemal Şakar: Birkaç sebep sayabiliriz.

Az önce andığımız yaşımın kemale ermesiyle bir ilgisi olmalı. Yaş kemale erince akıl da duruluyor, vuzuha kavuşuyor, duygular yatışıyor. Kafası net olan insanların, dili de nettir. Eğer okuduğunuz bir cümle yılan gibi bir o yana bir bu yana kıvrılıyor ve okur olarak sizi de kıvrandırıyorsa, bu daha çok yazarın kafasının vuzuha ermemesiyle ilgilidir.

Sanatta sadeliğin esas olduğu hep söylenegelir. Ama yalınkatlığa düşmeyen bir sadelik de galiba oldukça zor. Belki böylesi bir sadeliği yakalamışımdır.

Bir de içinde yaşadığımız hayat, bizim dilimizi, imgelerimizi, simgelerimizi de belirliyor. Görsel bir bombardıman altında yaşıyoruz. Bu bombardıman dilimizi de etkiliyor ve giderek görsel bir dil kullanmaya başlıyoruz. Zorunlu olarak böyle. Mesela 19. yüzyıl romancıları gibi uzun uzun tasvirler artık yok; aslında yazar istese de öylesi tasvirler yapamaz. Zira yıllar içinde eşyayla kurduğu ilişkinin biçimi temelli olarak değişiyor. O da tasvir yerine, imge vasıtasıyla ‘göstermek’ istiyor. Öykülerimde imgesel bir dil olduğu söyleniyor; eğer öyleyse, bunun nedeni, içinde yaşadığımız görsel bombardımandır.  

 

İZDİHAM: Hece Dergisi’nde yayınlanan bir hikâyenizde (ismi Cennet Güzeli) yer alan son cümle dikkatimi çekmişti. Şöyle diyorsunuz: “Sonra buldozer çekilir: Geriye Sarı Saçlarla temizlenmiş toprak kalır.” Artık İstanbul’dasınız. Evinize çekildiğinizde sizden geriye ne kalıyor?

Cemal Şakar: Sözünü ettiğiniz öykü Rachel Corrie’ye ithaftı. Ondan geriye kalanla benim eve çekildikten sonra benden geriye kalanlar arasında dağlar kadar fark var.

O geriye çekildiğinde; sarı saçlarıyla temizlenmiş bir toprak bıraktı.

Ben eve çekildiğimde ne kalıyor? Herhalde yorgunluk, yarına dair giderek azalan umutlarım, Müslümanların birbirlerine ettiklerini aklımın almayışı, bunca öldürmeleri nasıl meşrulaştırdıklarını, bu meşruiyetleri İslam’ın neresinden çıkardıklarını bilemeyişimin öfkesi. Böyle şeyler herhalde.

 

İZDİHAM: Portakal Bahçeleri, İz Yayıncılık’tan çıktı. Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz kitaplarınızın akıbeti hakkında? Bütün kitaplarınız İz Yayıncılık’tan çıkacak herhalde?

Cemal Şakar: Niyet hayır, akıbet hayır diyelim.

Evet, İz Yayıncılık’la tüm eserlerimi kapsayan bir sözleşme yaptık. Şu an baskısı bulunmayan Esenlik Zamanları, Yol Düşleri ve Gidenler Gidenler yayınevine teslim edildi. Üç vakte kadar çıkar inşallah.

Nasipse yılsonuna doğru edebiyat yazılarımdan oluşan yeni bir kitap da çıkabilir.

Sonrası… böyle böyle sürer inşallah.

 

İZDİHAM: TRT’de danışmanlığını yaptığınız Gündem Edebiyat Programı var. Güncel olan birçok edebiyatçıyı, onların eserlerini tanıtıyorsunuz programda. Televizyona gitgide ısındığınıza göre mesela bir hikâyenizin film olmasını diler misiniz? Hangisi olmalı?

Cemal Şakar: Yıllar önceydi, TRT kimi öyküleri filmleştirecekti. Benim de Pencere öykülerim uygun bulunmuştu. Ama olmadı. Elbette öykülerim film olsun isterim. Ama seçimi yönetmene bırakalım.

 

İZDİHAM: En iyi arkadaşınız kim?

Cemal Şakar: Söylemem. 

 

 

 

İZDİHAM

 

 

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın