Büyüyen Ay Yayınları yayın yönetmeni Mustafa Kirenci ile söyleşi

İslam kültürünü besleyen ve günümüzde hak ettiği değeri bulamayan eserleri yeniden kültürümüze kazandıran Büyüyen Ay Yayınları’nın Yayın Yönetmeni Mustafa Kirenci ile konuştuk. Kültürümüzü ‘Gizli kalmış bir hazine’le benzeten Kirenci, bu hazinenin günümüzdeki bekçiliğini görev kabul ettiğini söyledi. Kültürümüzden kopuk yaşadığımızı ve onun zenginliklerinden faydalanamadığımızı anlatan Kirenci, Batı hayranlığının geldiği son boyutu, “Kendimizi Batı’dan öğreniyoruz” ifadeleriyle özetledi.

 

Büyüyen Ay Yayın Yönetmeni Mustafa Kirenci ile konuştuk. İslam kültürünü bir hazineye benzeten Kirenci, “Gizli bir hazinemiz var, bunlar gün ışığına çıkmayı bekliyor. Biz bunları ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bunlar bizim aslında yeni bir kültürel atılım için hareket noktası teşkil edeceğimiz eserler” dedi. Harf inkılabından sonra “kültürümüzün bıçakla kesilir gibi kesildiğini” belirten Kirenci, İslam eserlerinin yeniden okunması, Batı eserlerinin de bilinmesi gerektiğini söyledi.
Bu amaçla 2011 yılında kurulan, 2012 senesinde eser vermeye başlayan Büyüyen Ay Yayınları, ilk senesinde Türkiye Yazarlar Birliği tarafından verilen Özel Yayıncılık Ödülü’ne layık görüldü. Şimdiye kadar 140 eser veren yayınevi, özel kapak tasarımlarıyla dikkat çekiyor. “Kapak tasarımına önem veriyoruz” diyen Kirenci, çalışmaların bir felsefesi olduğunu da sözlerine ekledi.
Okurlarımız için kısa bir Mustafa Kirenci portresi çizebilir misiniz?
1963 Boyabat doğumluyum. Üniversiteyi İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde 1986’da bitirdim. Yüksek lisansımı Sosyoloji bölümünde tamamladım. Öğretmenlik yapıyorum.
2011 yılında da Büyüyen Ay Yayınları’nı kurduk. Amacımız hem klasik eserleri, hem de modern eserleri yayınlamak. Ama klasik eserlerden başladık. Bu aslında biraz da kültürümüze sadakatin bir işareti olsun istedik.
FANTASTİK ESERLERİN KÖKENİ BİZDE
Daha önce ‘gizli kalmış bir hazineyi açığa çıkarmaya’ benzetmiştiniz.
Gizli bir hazinemiz var, bunlar gün ışığına çıkmayı bekliyor. Biz bunları ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bunlar bizim aslında yeni bir kültürel atılım için hareket noktası teşkil edeceğimiz eserler. Nasıl Batı rönesansını Antik Yunan medeniyetini yeniden canlandırarak gerçekleştirdiyse, biz de siyasette olsun, edebiyatta olsun, bu klasik eserlere yeniden dönüş yaparak bir şeyler ortaya koyacağımıza inanıyorum.
Harf inkılabıyla birlikte kültürümüz adata bıçakla kesilir gibi bir kesintiye uğradı. Yeni nesiller tamamen kültürümüze yabancı olarak yetişti. Daha çok Batı’ya yönelme gerçekleşti. Batı’nın edebiyatı, sanatı ön plana çıktı ve bu ön plana çıkış da büyük bir hayranlıkla adeta her şey Batı’daymış, her şeyi Batı bulmuş, her şey Batı’dan doğmuş gibi bir anlayış ortaya çıktı. Oysa kültürümüze baktığımız vakit, orada Batı’ya yön veren eserler bulacağımız gibi; Batı’nın ilham aldığı, Batı medeniyetinin birçok eser görülmektedir. Mesela, son 10-15 yıldır fantastik edebiyat var. Bu fantastik edebiyatın ürünleri Batı kaynaklı olarak verilmiş, bunlar da çok satanlar listesine girdi. Filmleri yapıldı. Biz yayıncılık hayatımızda, bu fantastik eserlerin kökeninin bizde olduğunu fark ettik. O kadar çok eser var ki bu konuda. Bunlardan birkaçını yayınladık, yayınlamaya devam edeceğiz. Mesela Ferec Ba’de’ş, Güçlükten Kolaylığa… Bunlar fantastik hikayenin öncülerinden. Bu sadece bir örnek.
Siyasetnameler de öyle. Özellikle yayıncılığımın ilk zamanlarda siyasetnamelerle ilgili uzun bir leşte yaptım. Bunların çoğu Batı’da biliniyor ama bizde bilinmiyor. İngilizce’ye, Fransızca’ya, Almanca’ya çevrilmiş eserler. Biz siyaset düşüncelerini daha çok Batı kaynaklı olarak biliyoruz. Oysa bizim kültürümüzde de buna benzer oldukça zengin eserler var. Şimdiye kadar 14 tanesini yayınladık. Bundan sonra da zaman zaman kaynaklara ulaşabildiğimiz kadar yayınlamak istiyoruz. Yani Büyüyen Ay bir siyasetname külliyatı yayınlamayı düşünüyor.
Kültürel bir atılımdan bahsediyoruz, bir de hazine. Hazine varsa, ortada hazinenin bekçileri var demektir. Büyüyen Ay da kendini bu hazine bekçilerinden gösteriyor. Günümüzde Batı’dan etkilenmiş, kültürü o yönde geliştirilen sağlam kaynaklar var. Bu düzlemde değerlendirdiğiniz zaman, nasıl bir kültürel adım olacak. Batı kaynağını nereye koyacaksınız?
Biz demiyoruz ki Batı’yı bir kenara koyalım. Böyle bir şey demek abes zaten. Bu eserlerle Batı’da yazılan eserler mukayese edilmeli ve buradan ortak bir görüş çıkarılmalı. Böyle bir görüş ortaya çıkması için ikisinin de bilinmesi lazım. Şimdiye kadar Batı biliniyordu, yani tek taraflı bir bilinme söz konusu.
Türkiye’deki Batı kaynaklarından beslenen kültürel akımdan da bahsetmek istiyorum. Onlar da etkilenecek mi?
Batıcılar diyor ki: Her şey Batı’da var. Ama bizim kültürümüzü bilmiyorlar. Onlar da, “Böyle şeyler bizde de yazılmış” diyeceklerdir. Bu birdenbire olacak bir şey değil, yavaş yavaş olacak bir şey. Eskiden tasavvuf deyince ‘uçtu, kaçtı’ hikayeleri vardı. Şimdi tasavvuf ile psikoloji arasında bağlantı kuran çalışmalar yapılıyor. Ben de o kanaatteyim. Bizim tasavvufumuz psikolojimiz aslında. Psikolojide ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’ vardır. Orada en tepede, ‘insanın kendini gerçekleştirme’ çabası vardır. Bu tespiti doğru kabul edersek. Bizde tasavvufta da, bir insanın temel amacı insanı-ı kamile doğru gitmektir. Yani bir nevi kendisini gerçekleştirecek. Böylece insanlara ve topluma faydalı olacak.
Çocuk edebiyatı hakkında son dönemde eser veremedik. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bugün bizim çocuk edebiyatımız yok. Olanlar da Mesnevi’den, Bostan ve Gülistan’dan toplanmış hikayeler. Oysa Osmanlı dönemi edebiyatına baktığımız vakit, çocuklar için çok güzel hikayeler, masallar var. Bizim annelerimizden, ninelerimizden duyduğmuz hikayeleri her edebiyatçı farklı farklı boyutlarda yazmışlar. Harf inkılabıyla bir kesinti olduğu için, bizde çocuk edebiyatı da kesilmiş. İşte bunları tanıtarak yeni bir şey doğabilir. Bunları aynen taklit ederek değil de, bunlar okunacak, hazmedilecek, buradan yeni bir şey çıkarılacak.
Bir kitap çıkacaracağız, Bülbülname. Çocuklara yönelik. Orada hikaye şöyle: Hazreti Süleyman tahtında otururken, bütün kuşlar ona hürmeten tepesinde gölgelik yapıyorlar. Gül mevsimi gelmiş. Karı-koca iki bülbül o alanı terk ediyorlar. Boşluk olduğu için Hazreti Süleyman’ın kafasına güneş geliyor. Hemen bülbülleri şikayet ediyorlar. Bunun üzerine bülbüller nereye gitti diye Hazreti Süleyman tahkik edince, gül mevsimi olduğu için gül bahçesine gidiyorlar. Sonunda kuşlardan oluşan mahkeme kuruluyor. Sonunda kuşlar arasında bir mahkeme kuruyorlar. Hikaye böyle devam ediyor… Bu aslında bir çocuk kitabı. Mesela bu kitaptan çocuklar ne düşünür? Medeniyetimiz şunu çok dikkate almış: Bilgi verirken bilinçlendirmeli. Şu an nasıl tanıtılıyor: Şu ülkede yaşar, balık yer falan. Orada kuşların içsel özelliklerini, kültürdeki karşılıklarını anlatıyor. Bir nevi aynı zamanda şöyle bir şey de yapıyor: Kuşları göstererek sana ayna tutuyor. Kuşlar böyle ama sen de öylesin diyor.
Peki, son dönemde çıkan dergiler… Bir tarafta ‘bizim mahalle’den bahsediliyor, bir tarafta ise ‘kültürel iktidar’dan… Bununla birlikte ‘mahallemizdeki’ kompleks yadsınamayacak boyutlarda. Bilinçsiz bir mücadele var desek, abartı olmaz. Sizin bu konudaki fikriniz nedir?
Bizim mahallenin şöyle bir özelliği var: Bir şeyin lafını etmek daha çok hoşlarına gidiyor, kolay da bir şey. Kültürel iktidar diyorlar. Bizim kültürümüz diyoruz, bizim kültürümüz zengin diyoruz ama buna ilişkin bir çaba gözlenmiyor. Bu ürünleri tanıtma anlamında bir çaba yok. Bu çaba nasıl olacak? Gazetelerin çıkardığı kitap dergileri var. Bu tarafın çıkardığı kitap ekleri, çoğu çıkış tarihini bile bilmez. Hatta ben takip ettiğim halde bazen ıskaladığım oluyor. Bu neden oluyor? Kültüre ve sanata gerekli önem verilmediğinden kaynaklanıyor. Onu birinci derecede önem algılamıyorlar. Marks’ın bir sözü vardır: Ahlakı ve kültürel yapıları üst yapı olarak görür. Halbuki bizde tam tersidir. Ahlak ve kültür temeldir. Temel sağlam olduktan sonra binanın nasıl şekil alacağı konuşulabilir. Bizim medeniyetimize ciddi bir değer verildiğini açıkçası ben göremiyorum. Sadece lafı oluyor, halbuki bu verilerin ortaya konması gerekir. Bunlara gerekli önemin verilmesi gerekir. Hani meşhur bir söz vardır: Hissin kadardır hissen. O kadar kültüre ve değerlere önem verdiğin hislerinden, yaptıklarından belli olur. Gerçekten sen onu yapabilirsen, onu bize gösterirsen, sen bir değersin demektir. Sol dünyanın çıkardığı bazı dergilerde, Batılı kaynaklar çevirmediği halde tanıtılıyor. Bizde böyle bir şey yok.
KENDİMİZİ BATI’DAN ÖĞRENİYORUZ
Benim görebildiğim kadarıyla, İslam’ın tepki değil de etki olduğu. İslam’ı etki olarak görseydik; Etki olan değişmez. Onun yansımalarını birçok alanda görürdük. Kültürde, sanatta, siyasette, ekonomide… Mesela şimdi dergi çıkarıyoruz ama tepki olarak çıkarıyoruz. Veya İslam’ı gerçekten yaşayamadığımız için İslam âlemi de kalkınamıyor. Buna çözüm bulunması için de sizin yayın politikanız, yani İslam eserlerinin basılması devreye giriyor.
Bu bir-iki yayınevinin üstesinden geleceği bir şey değil. Biz öyle eserlere yansıdık ki, toplumsal tarih açısından da çok önemli. Mesela 17. Yüzyılda gün gün 6 yıl boyunca günlük yazmış bir şey var mesela. 450 varak. Bu eser, bir tasavvuf erbabının iç dünyasını anlatmasından ziyade, yemek tarifleri var. Bir yere ziyarete gitmiş, onun tarifini sormuş. İstanbul sokaklarında bir şeye rastlamış. Yani tam anlamda bir kültür tarihi eseri. Bu eserlerin gün ışığına çıkması her şey değil. Buradan yola çıkarak belki bir şeyler yapılabilir. Bir de işin başka bir ayağı daha var: Bugün Mısır’dan Necip Mahfuz dışında birini tanımıyoruz. Ürdün’de kim vardır, Suriye ve Irak’ta kim vardır? Bunları tanımıyoruz. Anca bunlara Nobel verildiğinde, ya eserleri İngilizce ya da Fransızca’ya çevrildiğinde tanıyoruz. Halbuki bir kuruluş olsa, oradaki kayda değer eserler Türkçe’ye, buradaki eserler de oranın dillerine çevrilse, işte İslam birliğini oluşturan halkların birbirini tanıması daha kolay olur.
Yani kendimizi Batı’dan öğreniyoruz.
Evet, en acısı bu.
KİTAPLAR YENİDEN HAYATIN İÇİNDE YER ALMALI
İşin toplumsal boyutu var bir de. Yayıncılığın eski etkinliği yok. Günlük hayatta vakit geçirmek için birçok alternatif var. Sosyal medya, internet vesaire… Burada yayıncılığa tanıtacak bir şey lazım. Onu canlandırmanın yolu nedir?
Hayatın içinde yer alması gerekir. Bunun için de sermaye sahiplerinin, bu işi bir görev olarak almaları gerekir. Mesela, bazı dizilerde bazı kitapları bilhassa gösteriyorlar. O kitapların satışları artıyor, halk artıyor. Bu yapılabilir. Okunması gereken, faydalı kitaplar o dizilerde gösterilebilir. Halka tanıtmak açısından bunun faydalı olacağını düşünüyorum.
Geçen sene Milli Eğitim Bakanı, Yunus Emre’yi anma etkinliklerinde dedi ki: Yunus Emre hakkında Burhan Toprak’ın yazdığı çok güzel bir makale vardır dedi. Bir de Sezai Karakoç’un Yunus Emre’si vardır dedi. Ben düşündüm, bu hayata nasıl geçirilebilir? Ne yapılması gerekir, bunun bizzat hayata dahil olması için? Bu konuşmayı yapmadan birkaç ay önce, Burhan Toprak’ın makalesi ve Sezai Karakoç’un Yunus Emre’si bütün edebiyat öğretmenlerine gönderecek. Sonra, biz bir hafta Yunus Emre haftası yapacağız, bu yazılar Edebiyat, Felsefe veya Tarih hocaları tarafından bir hafta işlenecek. O zaman Yunus Emre ‘bu güne gelmiş’ olur.
Mesela vaktiyle 100 Temel Eser yaptılar. Bu yazılılarda sorulacak, öğrencilerin ne kadar okuduğu izlenecek. Hatta sınavlarda sorulacak dediler. Bir de şu var: Ben öğretmen olduğum için izliyorum ve bundan canım sıkılıyor: Öğrenciler çok lüzumsuz kitaplar okuyorlar. Aslında okumak istiyorlar ama okudukları kitaplar lüzumsuz. Bazen derste diyorum ki: Kitap okumak birazcık yemek yemeğe de benzer. Sen midene abur cubur sokmak ister misin? Miden bozulur, hemen tepki gösterir. Hatta birkaç kere bu tekrar ederse, o yediklerini yemeği kesersin. Kitaplar da beynimizin, ruhumuzun besini. Sen o besinlere niye dikkat etmiyorsun? Okuduğun yanlış bilgiler dolayısıyla gelen rahatsızlıkları da hemen fark etmezsin. O yüzden temel eserlerin okullarda tanıtılması lazım. Belki bunun için öğretmenlerin bile eğitimden geçmesi gerekir.
Herkes bir üniversite bitiriyor ama bu kültürü içselleştirmek, bunu insanın ruhundaki, gönlündeki anlam dünyasıyla hazmetmek zor bir iş.
Osmanlı Türkçesi tartışması uzun süre gündemdeydi… Seçmeli derslerin bir faydası oluyor mu?
Bizim okulda yok da duyduğum oluyor. Osmanlı Türkçe dersini her öğrenciye veremezsiniz. Coğrafya bilgisi, felsefe, kimya her öğrenciye verilir ama Osmanlı Türkçesi her öğrenciye verilemez. Ben şöyle bir uygulama yapılması gerektiğini düşünüyorum: İstanbul’da 35 tane iyi lise var. Bu liseler pilot lise seçilmeli. Orada öğrencilere Osmanlı Türkçesi anlatılmalı ve ne kadar faydası olduğu ifade edilmeli. Veya bazı öğrencilerin rehberliğinde sınıflar oluşturulmalı. Öğrencinin tarihe, edebiyata ilgisi varsa, o öğrenciye Osmanlı Türkçesi öğretilmeli. Sen tarih okumak istiyorsun, onu en iyi öğrenebileceğin bir dil öğreneceksin demeli. Yani öğrencide bir karşılık oluşturulmalı. Yoksa öğrenci onu sadece geçer not alacağı bir ders olarak görür. İngilizce’yi niye öğreniyor? Dünyada geçer akçe bir dil olduğu için. Osmanlı Türkçesi için de böyle bir düşünce olması gerekir. Öğrencilerin çoğu Arapça zannediyor mesela.
KAPAK TASARIMLARIMIZIN FELSEFESİ VAR
2012’de yayıncılığa başladı Büyüyen Ay. Kısa zamanda önemli başarılar gösterdi. Sizin yayıneviniz hakkında da hep kapak tasarımlarından bahsediliyor. Hatta çok beğeniyorlar. Geri dönüşü nasıl aldınız ve bundan sonra nasıl bir yol izleyeceksiniz?
Bunlar bizim hazinemizdir, bunların gün yüzüne çıkması gerekiyorsa, hazinenin de hazineye layık bir şekilde gün yüzüne çıkması gerekir. İlk başta birçok kapak çalışması yaptırdım ve gelen çalışmalar beni bu iş olmayacak düşüncesine itti. En sonunda sağ olsun, Davut Köse yaptığı çalışmaları gönderince, daha bakar bakmaz, tamam dedim. Biz biraz iç düzene, kapak tasarımına önem gösteriyoruz. İçinde bazen hatalarımız oluyor, biz de yayınlandıktan sonra gördüğümüzde çok üzülüyoruz. Ama ikinci baskıda düzelir diye teselli buluyoruz. Kapak tasarımlarımızın bir felsefesi var. Davut Bey, önce kitapla ilgili bizden bilgi alır. İnceyse dosyasını göndeririz. Kitaba bakarak bir tasarım yapmaya çalışıyor. Ona da bu vesileyle teşekkürlerimi iletmek istiyorum, iyi ki de beraber çalışıyoruz. Öyle yayınevleri var ki, 300-500 tane kitap çıkarmış, uzaktan baktığımızda hangi yayınevi olduğu belli oluyor. Bizim öyle değil. 140 tane kitap bastık. Uzaktan bakan, “Bu Büyüyen Ay Yayınları” diyor.
Bunlar hep üzerinde yoğun düşünülmüş kapaklar. Sicilya Cevapları kitabının kapağı gelince, birçok arkadaşımız çok beğendi. Birçok arkadaşımız da sordu, bu deseni nereden buldu diye. Ben de kendisine sordum. Kitabın arkasında şöyle bir bilgi yer alıyordu: Sicilya Kralı Müslümanlar sicilya’ya hakim olduktan sonra doğmuş ve İslam kültürünü tanıyan bir kral. Zaten İslam kültürünü tanıdığı için birtakım soruları var. O soruları İslam alemine gönderiyor ve gelen cevapları beğeniyor ve o kitap öyle oluşuyor. Davut Bey dedi ki: Ne koysam diye düşünürken, Sicilya’da kiliseye dönüştürülmüş bir caminin kapısını gördüm ve o caminin kapısını koydum dedi.
BÖLGE BÖLGE KİTAPÇILAR ÇARŞILARI AÇILMALI
Yakın döneme kadar Cağaloğlu’nda yayınevleri daha yoğundu. Kıraathaneler bile ona göreydi ama şimdi dağılmış vaziyette. İstanbul’un durumu da ortada… Hem yayıncılık gözüyle, kitap fiyatlarının çok yüksek olduğu yönünde şikayetler var. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cağaloğlu git gide dağılıyor. Bunları bir araya getirecek bir şey olması lazım. Mesela dünyada bunun örneği olduğu söyleniyor. Belediye tekstilkent diye kent kurdu. Böyle bir yer olması gerekir İstanbul’da. Bir de şöyle şeyler var: Süleymaniye Camii’nin etrafında belki yüzlerce dükkan var. O dükkanlar tamamen oranın havasına aykırı şekilde tencere-tava gibi şeyler satıyorlar. Orası kitapçılar çarşısı olabilir. Orası merkezi bir yer. Böyle birçok yer var. Bölge bölge kitapçıların açılması gerekir.
Diyelim ki Üsküdar’da nalburiye malzemelerinin satıldığı bir sokak var. Böyle belli bir sokakta toplanacak yayınevleri olmalı. Bu aynı zamanda okuyucuya sağlanan kolaylık da olacak. Lokal şeyler yapılabilir.
Ben de kitapları fiyatlandırırken zorlanıyorum. Bizim baskı adetimiz bin. Bin olduğu vakit, yaptığın masrafı bine bölüyorsun ve ona göre fiyat veriyorsun. Ama adet sayısı artsa, fiyatlar düşer; sürümden kazanırsın. Topkeyun bir kültürü algılayışla çözülebilecek bir şey. Zenginler bu konuya eğilecek. Devlet alacak. Bizde öyle bir şey olmuyor. Bir kitabın kendi maliyetini çıkarması için en az 200-400 tane satılması gerekiyor. Klasik eserler olduğu için de bu zor.
Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Ben de teşekkür ederim.
İbrahim Can, Yeni Şafak
İZDİHAM
izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: