Büşra Sönmezışık, Öğretilmiş Çaresizlik

 

Çocuktum, ilkokuldaydım.

Dersler hep boş geçerdi, nadiren Türkçe, ara sıra resim, bolca beden eğitimi dersi yapılırdı. Her şeyin yarım yamalak olduğu yıllardı. Temellerin atıldığı önemli yaşlardı. İkinci sınıfa kadar bahçede oyun kurarak, oynayarak geçti. Ne doğru düzgün okuyabiliyor ne de matematik problemi çözebiliyorduk. Bize göre okul, teneffüslerden oluşan bir şeydi. Ve biz her yerde böyle zannediyorduk. Sonra taşındık, başka bir eve başka bir okula.

Adı Mine’ydi. Otoriterdi, kırmızı ojeleri vardı, ince, kısıktı sesi. Heyecanlıydım, beni neyin beklediğinden habersizdim. Kimseyi tanımıyordum. Her şey o kadar yeni, o kadar yabancı ki. Gözüme ışık tutulmuş gibiydi bakamıyordum. Diğer okulda hiçbir şey öğretilmediğini daha ilk gün anladım. Hem okuma yazmada hem de matematikte geriydim. Arada o kadar büyük bir uçurum vardı ki kapanmıyordu bir türlü. Okumayı daha hızlı söktüm ancak problem çözmede tam bir felakettim. Başarısızlığın ne iyi bir şey olduğu anlatılmamıştı o yıllarda.

Zaman geçiyordu geçmesine ama durum bir türlü değişmiyordu. Çünkü bir defa başarısız olmuştum ve buna gönülden ‘inanmıştım’. Çalışmayı bıraktım. Eğitim hayatım boyunca hep karşıma çıktı fakat ben hep kaçtım. Üniversitede yine karşımdaydı. Baktım böyle olmayacak kendime neden yapamadığımı sordum. Momento filminde olduğu gibi sahne sahne ilk ana doğru gittim ve nerede takıldığımı buldum. Sebebi basitti, bir gün tahtaya problem çözmek için kaldırılmıştım. Yapamayacağım vehmiyle soruyu doğru cevaplayamadım. Bütün sınıfın önünde öylesine kötü azarlanmıştım ki dersin sonunda kendime gelemedim. O an sıklıkla dıştan gelen “Yapamazsın” sesi iç sesimle yer değiştirmişti.

Sonra üniversitede ‘öğrenilmiş çaresizlik’ üzerine çalışırken bir deney çıktı karşıma. O an aklıma yaşadığım bu olay geldi.

Deneyde, ‘içselleştirilmiş ırkçılık’ anlatılıyor. Adına da “oyuncak bebek testi” (doll experiments) deniyor. Öncelikle bir beyaz bir de siyah iki oyuncak bebek, çocuğun görüş açısına göre sağına ve soluna yerleştiriliyor. Dört-beş yaşlarındaki siyah çocuklara sırayla bazı sorular yöneltiliyor. Sorulardan birinde “Hangi bebek daha sevimli?” diye soruluyor. Çocuk hiç tereddüt etmeksizin, beyaz bebeği işaret ediyor. Ardından “Hangi bebek kibar?”diye soluyor. Çocuk yine beyaz olanı gösteriyor. Sonra analist “Hangi bebek kötü? diyor. Çocuk siyah bebeği göstererek “Bu” diyor. O andan itibaren hangi bebeğin iyi olduğunun cevabı da verilmiş oluyor; beyaz olan bebek. Analistin “Neden beyaz bebek daha iyi?” sorusuna çocuğun verdiği cevap ilginç; “Çünkü beyaz ve mavi gözleri var.” Siyah bebeğin neden çirkin olduğu sorulduğunda ise çocuk; “Çünkü siyah” diye cevap veriyor.

Bu deneyde çocukların verdiği cevaplar hüzünlü ve bir o kadar da ürkütücü gelmişti bana. Nasıl oluyor da, derdini en fazla yüz kelimeyle anlatan, yeme içme, sevilme, korunma gibi temel ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanan, en önemli icraatı kumdan kaleler yapmak olan, doğru seçim yapma melekelerinin gelişmediği bir yaşta ırkçık içselleşebiliyor? Irkçı, başarısız, kötü, iyi ve insan olmayı… Nereden biliyoruz?

Yenidoğan, dünyaya gözünü açtığında müptelalı toplulukların, bireylerin içine düşüyor. İlk üç yaşa kadar olan dönem “sünger dönem,” yani neyi verirseniz onu alıyor. Çocuktan bir katil de çıkarabilirsiniz, başarılı bir müzisyende. Edinimler, koşullara göre değişiyor. Çocuk, varlıklı, eğitim düzeyi yüksek bir aileye mensupsa ata binme, okuma- yazma, yabancı dil, enstrüman çalma gibi faaliyetleri öğrenirken, mağdurluğun dibini görmüş ülkelerin çocukları, nasıl aç durulur, ayakkabısız nasıl yürünür, bombaların altında nasıl uyunur, anne babasız nasıl yaşanılır gibi travmatik bilgiler öğreniyor. Daha o yaşta büyüklerin bile içinden çıkamadığı, psikologların kapılarını aşındırdıkları sorunlara maruz kalıyor, o el kadar çocuk.

Sorun şu; bu çocuklar büyüdüklerinde zihinlerine format atılmıyor. Yeni bilgiler, geçmiş bilgilerin üzerine yığılıyor. Geçmiş ve şimdiki yaşantılar bazılarımızda eskilerle birlikte mutatlaşıyor. Tıpkı genetik bir hastalık gibi nesillere aktarılıyor. Büyüyoruz, ancak olumsuz bir durumu düzeltebilecek gücü ve yeteneğimiz olduğu halde yapamıyoruz. Çevresi tarafından sürekli kontrol edilen kişiler, başarısızlıklar karşısında daha kolay çaresizliği öğreniyor.

Düşünüyorum da eğer o an ki başarısızlığım bir rol model tarafından zorbalıkla söylenmemiş olsaydı, acaba o problemlerin üstesinden gelebilir miydim? El cevap, doğru bir motivasyonla gelirdim. İnanmak başarmanın yarsıdır çünkü. Başarısızlığın normal ve kötü bir şey olmadığı anlatılsaydı, biçare hissetmezdim kendimi. Olumsuz düşüncelerimizin kaynağını muhtemelen birçoğumuz bilmiyoruz. Sonra uykularımız kaçıyor, buhranlar yaşıyoruz. Koşar adım depresyona giriyoruz.

Bitmedi, dünyadaki milyonarca zihin kirliliğinin ilk kurbanı çocuk/luğumuz. Senin kardeşin, onun kızı, öbürünün oğlu, kısaca hepimizi ilgilendiriyor. Savaş önce ‘öğrenme’ ile başlıyor. Martin Seligman birkaç sene sonra “öğrenilmiş iyimserlik” kuramını ortaya attı. Zaten her şey zıddıyla kaimdir. Çaresizlik öğrenebiliyorsa, iyimserlikte öğrenilebilir.

Buraya kadar güzel.

Soru iki: Öğrenilmiş çaresizlik ‘öğretilebilir’ mi? Yani kendimizi bir konuda etken zannederken aslında edilgen mi oluyoruz? Ya asıl hedef bilinçaltımızsa? Çevremizde manipüle edici binlerce zararlı uyarcıya maruz kalıyorsak? Zihnimiz sürekli siber saldırır altında. Çocukluktan itibaren evde, okulda, sosyal çevrede, internette, reklamlarda, filmlerde, kitaplarda bir kirli bilgi bombardımanı var. Öğretilmişlikler her zaman korkutarak, despotizmle değil, en sevimli haliyle ambalajlanarak karşımıza çıkıyor. Bkz: Kola reklamları. “İçersen iyi hissedersin.” Pozitif duyguyla bağlanma. İnternette “Hemen tıkla!, tıkla gör!” merak duygusuyla bağlanma. Ne tür zihinsel katliam ile karşı karşıya olduğunuzun farkında mıyız? Bir insanın iradesinin, savunma mekanizmasının, bilinçaltı silahlarıyla nasıl yerle bir olduğunu ‘öğrenelim.Farkındalık hayat kurtarır ve “Bir kişinin hayatını kurtaran, bütün insanların hayatını kurtarmış sayılır” İşe, bize nelerin servis edildiğine dikkat ederek başlayalım. ‘Kontrolü’ kimlerin eline verdiğimizi bir düşünelim.

Çaresizlik için bir ipucu: Şimdi ne mi yapıyorum? Bir problemi çözemediğimde üzülmüyorum; diğerine geçiyorum.

Büşra Sönmezışık

İZDİHAM

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın