Büşra Sönmezışık, Gerçek yakınlıklar, uzaklaşarak kurulur

 “Sihirbazlar Çetesi” filmini izlerken şu tirat aklımda kalmıştı “Ne kadar yakından bakarsan o kadar az görürsün.”

Yaklaştıkça görüş kabiliyetimiz zayıflar. Bir şeye çok yakından baktığınızda görüntü bulanıklaşır. Kurduğumuz ilişkilerde de böyleyiz. Milli bir önyargıdır; biri/ bir şey bize uzaksa, yabancıysa ondan her şey bekleriz. O yüzden iman etmişçesine “yabancıya gitmesin” deriz, “yabancıya kız vermeyiz”, “İnsan bilmediğinin düşmanıdır” deriz. Ancak tarih, bu iddiayı çürütecek sıra dışı hikâyelerle doludur. Mesela Osmanlı’da entrikanın şahikası aile içinde olmuştur. Hatta Fatih Sultan Mehmet kardeş katli vacip kılacak bir kanun bile hazırlatmıştır. “Fatih Kanunamesi”i hatırlayalım, Nizâm-ı Âlem için kardeş katli meselesi ile ilgili madde; ‘‘Ve her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.’’ Sezar’ın yakın arkadaşının ihaneti karşısında Brutüs’e dönerek “Sen de mi Brutüs?” demesi yıllar öncesine dayanan önemli bir gerçeğe işaret eder. Gündelik hayata baktığımızda, genelde ‘tanıdık’ referansıyla yaptığımız alışverişler bize pahalıyla patlar. “Yabancı değil canım!” diye emin olduklarımızdan daha organize kötülüklere maruz kalırız. “Yedi kat eller yakın olur” da yıllarını uğruna vakfettiğin, hibe ettiğin kardeşinden, evladından, akrabadan vefa göremezsin. Huzurevlerindeki yatak artışları, gazetelerin 3. sayfasında aileler arasında filmlere konu olan entrikalar, sudan sebeplerle işlenen cinayetler buna misaldir. Bizde kültürel mesafe mühimdir. Mesela, yıllardan beri süre gelen Doğu ve Karadeniz yöresinde birbirine kız alıp vermeyi uygun bulmayan bir tavır hâkimdir. Azınlıklar arasında da bu tür ‘dışarıya’ kız vermeme durumu vardır. Bu bir çeşit tedbir alma, ırkı ve kültürü muhafaza etme yöntemi olarak görülür. Oysa yöredaş / kanbağı evliliklerin diğerlerine oranla daha problemli tarafları vardır, ancak kültürel yakınlık bizi psikolojik olarak rahatlatır.

Hasetlik, öfke, rekabet duygusu baş düşmanımız

Sayıları denizdeki inci tanesi gibi az olan bazı hakiki dostlar dışında “Dost” dediklerimiz en ummadığımız anda bizi sırtımızdan vuruyor. Araştırmalara göre “Dost kazığı” na maruz kalmak kişilerde travmatik etki yaptığından depresyona sebep oluyor. Peki neden yakınlarımızdan bu kadar hayıflanırken, uzaktakilerle / yabancılarla daha müspet bir ilişki içinde oluruz? Çünkü biz yabancılarla kartpostallarımızı paylaşırken, yakınlarımıza aile albümümüzü açarız. En hususi hallerimizi, zaaflarımızı sergileriz. Kapılarımızı ardına kadar açar, irademizi gözü kapalı kendi elimizle muhatabımıza teslim ederiz. Rötgenimizi çekmelerine izin veririz. Karşımızdakine karşı körleşiriz, onu günahsız ve melaike mertebesinde görürüz. Güveniriz, bu gözü kapalı duyduğumuz güven, karşımızdakine şeytani bir rahatlık sağlar. Birbirimize yaptığımız fenalıkların arkasında ise yıkıcı haset, öfke, rekabet duygusu yatar. Bir de bakarız ki “nasılsa bizden” dediklerimize “kötülük” dalında en iyi performansı sergilemişiz. Bu yüzden kimimiz için “yakınlık” sadece aradaki fiziki mesafeden ibarettir. Bazen duygularımız da veresiyedir. Hemen severiz, çabuk karar veririz, göklere çıkarırız. O yüzden aynı hızda nefret ederiz. Sözcüklerin ağırlığında ezilir, kalp terazisinde sıfır çekeriz. Uzakken, gardımızın kumandası elimizdedir, temkinli oluruz, kontrol ederiz. Dikkatimiz açıktır, tetikte oluruz. Karşımızdakine daha özenli davranırız. Sorumluluklarımız az olduğundan beklentilerimiz de az olur. Hatta bazen yakınlarımızla bile paylaşamadığımız hayat hikâyemizi daha yeni tanıştığınız birine anlatırken buluruz kendimizi. Yakınlaştıkça: İrademiz zayıflar, gardımız düşer. Zaaflarımız kullanışlı hale gelir. Duygularımız daha ön plana çıkar. Mantıklı düşünme yetimizde aşınma olur. Aptallaşırız, hiçleşiriz, değersizleşiriz. Tanışıklığın rehavetine kapılırız. Sanki o an alnınıza “Suistimal edilebilir” yazan levha asılıdır. Borsada değer kaybeden hisse senedi gibi oluruz. Özetle bizi ne kan, ne soydaşlık, ne de fiziksel yakınlık bağlıyor. Uzun ömürlü ilişkiler, gücünü sevgiden /gönülden alan bağlarla kuruluyor.

Kendine mesafeli olamayan depresyona giriyor

Birçok psikolojik rahatsızlığın arkasında duygu ve düşüncelerimize belli mesafede olmayışımız yatar. Kendine karşı mesafe koyamayan kişilerin farkındalığı düşüktür. Mesela depresyondaki kişilerin kendini başarısız, değersiz ve suçlu olduklarıyla ilgili kanaatleri vardır. Kendimize olan algımızın dışına çıktığımızda aslında durumun hiç de öyle olmadığını anlarız. Çevremizde yaygın olarak gördüğümüz, panik atak, bağımlılık, kaygı bozukluğu, obsesif gibi rahatsızlıkların asıl nedeni kafamızda kurduğumuz düşünenlerin sanki gerçekmiş gibi özdeş hale getirmemizdir. Zihnimiz kendimizle ilgili yargılarımızı manipüle eder. Yani “Çok muhabbet tez ayrılığın getirir” meselesi kurduğumuz yakınlığın biçimiyle ilgilidir. Bizim genellikle yakınlık olarak gördüğümüz şey aslında sınır ihlalinden başka bir şey değildir. Yani “Cürret etme” problemidir. Kardeşin kardeşi vurması, Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması bir tesadüf mü? Daha çok biliyoruz birbirimizin kusurlu yanlarını, eksik taraflarımızı. “Bilmek” güçlü bir silahtır, o yüzden “Kaleyi içten fethetme”nin en etkili savaş stratejisinden biri olması boşuna değildir. Birine/ bir şeye gerekli mesafe koyamadığımızda yaşam alanımız daralır. Yavaş yavaş kendimiz olmaktan çıkarak, başkasının krallığında derebeylik kurarız. Kendi kararlarını kendi veremeyen, gerektiği yerde ve zamanda “hayır” diyemeyen özgüveni zayıf, başkalarına bağımlı insanlar oluruz. Oysa görünmez sınırlar, bentler, çitler ve surlar bizleri muhatabımıza karşı korur. Düşmanı da dostu da başka yerde değil bizzat içimizde aramalıyız. Karşımızdaki dostluğunu arkadaşlığını ispatlamış dahi olsa yanılma payı bırakmalıyız. Ayarı düşük veya sahte yakınlıklara /dostluklara yol vermeliyiz. Mesafeler güzeli, çirkini iyi ile kötüyü ayırma imkânı, en önemlisi de “görme” imkânı verir. Mesele o “ölçü”yü tutturmakta. Bazen en uygun adım geri bir iki adım geri çekilerek atılan adımdır. Büyük resmi görmek için uzaklaşmak gerekir.

Can Yücel’in dediği gibi “En uzak mesafe, birbirine anlamayan iki kafa arasındadır.

 

 

 

 

Büşra Sönmezışık

İZDİHAM

 

 

 

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: