1 Mart 2016

Bir Faşist Daire

ile izdihamdergi

Türk öykücülüğü, dilin sınırlarını zorlayan; öykünün uçlarında gezinen ve bu uç sınırları daha da genişleten, kült haline gelmiş birkaç öykücü dışında bir kısırdöngü yaşıyor son dönemlerde.

Yayın dünyasını elinde tutan bazı yayınevlerinin, ödül kuruluşlarının ve bazı edebiyat dergilerinin edebiyata yön verme kaygısı ile taraflı olarak ödüller dağıtması piyasada birbirine oldukça benzeyen hatta birbirinin kopyası olan eserlerin doğmasına sebep olmakta. Bu baskıcı ortam yaratıcılıktan uzak, tekrara düşen kalemlerin oluşmasına sebep olduğu kadar, bu durumun farkında olan ve tepkisel olarak bu boyunduruğun altına girmeyip kendi istikametini bambaşka bir doğrultuda oluşturan isimlerin doğmasına da sebep olmaktadır.

Kendi istikametini çizen isimlerden biri de öykücü Berna Durmaz’dır.

Berna Durmaz Kimdir?

BERNA Durmaz, 1972’de Kırklareli’nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi. Öyküleri 1995 yılından bu yana Kopuş, Adam Öykü, Natos ve Sözcükler dergilerinde yer aldı. İlk öykü kitabı Tepedeki Kadın 2011 yılında yayımlandı. Onu, Bir Hal Var Sende (2012) ve Bir Fasit Daire (2013) izledi.

ÜÇ KİTAP ÜÇ BÜYÜ

“Yazmak” hayatı ilkokul yıllarında hazırladığı resimli parmak kitaplarla başlayan Berna Durmaz’ın ilerleyen yıllarda “yazmak hayatı” çeşitli sebeplerle kesilse de kızı için tekrardan parmak kitaplar hazırlama isteği “yazmak” düşüncesini alevlendirmiştir. O günden sonra da “yazmak” onun için bir heves olmaktan çıkıp bir hedef halini almıştır.

95 yılı itibari ile yazılarıyla çeşitli dergilerde kendine yer bulan Durmaz,Bir söyleşisinde bu süreçte sancılı bir şekilde üslup arayışında olduğunu ifade etmiştir. Bu arayış Semih Gümüş önderliğindeki Natos öykü atölyesinde son bulacaktır. Artık durmaz dilini kemikleştirmiş, kendi söyleyişini bulmuştur.

2011 yılında yayınlanan tepedeki kadın kitabı ile büyük ilgi görmüş, sakladığı öykücülük kumaşını ucundan göstermiştir. ilk kitabından itibaren öykülerinde ve kitaplarında bütünlüğü yakalama çabasına giren Durmaz Tepedeki Kadın kitabında bu çabasında kısmen başarılı olmuştur. Kitapta yer alan öykülerde kullandığı ortak karakterlerle bütünlüğü belli oranda sağlamıştır. Berna Durmaz’ı Türk öykücülüğünde başka bir yere koymamamızın nedeni olan dil söyleyişi ve zekice kurgulamalar bu kitapta kendini göstermiştir. Berna Durmaz Tepedeki Kadın kitabı için yapılan feministlik eleştirilerine “ bu feministlik değil şimdilik kendi sularımda yüzmeyi deniyorum” diyerek cevap verirken bu cevapla aynı zamanda yazacak anlatacak başka hikayelerinin de olduğunun işaretini vermiştir. Nitekim öyle olmuş ve Tepedeki Kadından bir yıl sonra bir başka öykü kitabı yayımlamıştır.

Yayımlanan “Bir Hal Var Sende” isimli ikinci öykü kitabında Türk öykücülüğünde kalıcı olacağının sinyallerini vermiş kendi öyküsünü de bir üst basamağa taşımıştır. Gelelim üçüncü ve bence en önemli kitabına:

BİR FASİT DAİRE, “ZURNA DEDİĞİN DELİKLİ BORU”

2013 yılında can yayınlarından çıkan, yedi bölüm ve on üç öyküden oluşan kitap Berna Durmaz’a Haldun Taner öykü ödülünü kazandırdı.(Türk edebiyatındaki ödül çılgınlığına bir anlam veremesem de)Bu ödül bir ölçüde Berna Durmaz’ın emeklerinin karşılığını almasıydı.

Kitapta bir “roman” mahallesinin büyülü dünyasını yine onların büyülü dilleri ile anlatan Durmaz yarattığı ölümsüz karakterlerle de(ölen ama öldüğünü bilmeyen Cemafer gibi,içinde coşkun bir ırmak sokak sokak gezen Zarif gibi, Zarif’in peşinden sokaklara düşen hasret gibi,Kasım Emin gibi, Ayni Baba gibi,Topuz gibi)dikkatleri üzerine topluyor. İlk kitabından itibaren yakalamaya çalıştığı öyküde ve kitapta bütünlüğü sağlama çabasının meyvesini bu kitapta alıyor. Oluşturduğu dairesel kurgularla, okuyucuyu kuyruğunu yakalamak için kendi etrafında dönen bir yılan misali bir fasit dairede tutuyor.

Kullandığı ortak karakter kadar öykülerinde ortak nesneler kullanması da oldukça dikkat çekici. Kitap boyunca elden ele dolaşan Cemafer’in zurnası dairesel kurgunun başarıya ulaşmasında önemli bir paya sahip. Öyküler arasında kopukluklar ve bilinçli olarak serpiştirilmiş boşluklar olmasa Bir Fasit Daire bir roman olarak da okunabilir. Bu durum Berna Durmaz’ın yakalamaya çalıştığı “bütünlüğü “sağlamada ne kadar başarılı olduğunun da bir göstergesidir.

Okuyucuya bırakılan açık kapılar ve okuyucuyu hapseden fasit daireler Berna Durmaz’ın yapaylıktan uzak. zorlamasız söyleyişi kıyıda köşede yaşamak zorunda kalanların oluşturduğu ,belki de oluşturmak zorunda kaldığı duygusal dili en az onlar kadar duygusal ve neşeli kullanması keskin bir zeka ürünü olan dairesel kurgulamayla da birleşince ortaya son dönemlerin en sağlam öykü kitabı çıkıyor ve en sağlam öykücüsü.

KİTAPTAN

“semine kadın üzerinde kirli sular dalatarak yürüdü geçti holü. Odanın kapısını açtı. Baktı ki gördüğünü anlamaya ne aklı yetine dili söylemeye. Vay, dedi yıkılsın dünya ki bizim için kurulmuş değildi. Adamı uzamış kalmış yatakta,çenesi bile düşmüş bağlayanı yok,ne ki nasıl olmuşsa böyle aniden, kendi de öldüğünü bilememiş,ha baba konuşur.

Kapının arkasındaki tel askıdan tülbendini aldı yetişti yatana semine kadın. Tülbendini ortalayıp çeneyi başa bağlamaya çalıştı.

“ne yapıyorsun kadın?”diye çıkıştı Cemafer. Gözü donmuş, tavana kilitli, ne eli ne kolu oynar,bir devinen çenesi.

“çeneni bağlayayım ki.”

“bırak kalsın”

Deyince, dövüne dövüne mutfağa koştu semine kadın. Bir kucak dolusu soğanı yıktı odanın ortasına . gözünden yaş akıta akıta ortadan ikiye ayırıp odanın her yerine koydu bir yarım soğan, anasından duymuşluğu vardı. Başına ilk kez geliyordu ya, unutmamıştı bunca zaman. Öldüğünün anlamayan ruhu kaçırtmak gerekirdi bu kokuyla. Cemafer’in ruhu kaçacağına daha bir köpürdü.”

“yerden bir avuç kum havalandı,ortada döne döne gelip gözüne doldu. Artık iflah olmam, diye düşündü Cemafer. Böyle birden bire oluşu yaşamın kahpeliğiydi ya! Gözüne kaçan kumdan mıydı yanaklarından süzülen yaşlar, yoksa vardığı sonun acısı mıydı? bilemedi kendi de. Meret kum,yapardı zaten insanı hep böyle ağlak. Ne vakit kalksa havalansa kalırdı zaten insancık yaşamın karşısında savunmasız bir çocuk.”

“soğan zarı gibi incecik sıyrılıp toprağa katılıyordu derim topak topak. Götürecekleri yere varana dek benden geriye ne kalır,diye düşündüm, böyle her sokakta bir et parçası…saçma sapan şeylerde düşünebiliyor demek insan ölüme giderken.”

“günlerce çıkmadım yataktan, günlerce evin içinde bir hayalet gibi dolaştım ki, mutfakta koridorda sessizce yaşayan evin öteki hayaletiyle yolumuz böylece buluşmuş oldu: babamla

“evinde yok ki senin”

“eve sığışamamki”

Ne güzel dedi sığışamam diye

“zarif”, dedim. Akan bir bakışla gözlerime baktı.”ben de sığışamıyorum.”

Gerisini konuşmadık, yürüdük öylece.

“At arabası değildi onları varmak istedikleri yere götüren.Tarihleri boyunca önüne geçilmez gitme isteklerinin, Müşür’ün zurnasında sese dönüşmüş haliydi.

Yunus Meşe değerlendirdi
İZDİHAM