Binlerce Kez İyi Geceler Filmini Deniz Binici Yazdı

SIRF BİRİSİ İYİ GECELER DEMEDİĞİ İÇİN, İYİ GEÇMEYEN GECELER VARDIR!

Ülke ve dünya gündemi, içinde bulunduğumuz derin karanlığın vahametini sürdürmeye devam etmektedir. Bu karanlıktan en çok etkilenenler ise savunmasız korkularıyla fotoğraf makinesini silah zannederek ellerini kaldırması gerektiğini henüz ağızları süt kokarken öğrenen çocuklar olmaktadır!

Savaşların, silahların, açlığın ve hastalığın barutlu yüzüyle daha elleri ufacıkken tanışan çocuklar. Onları mahkum ettiğimiz bu çirkin dünyada, bizden daha fazla kötülüğe maruz kalan çocuklar. Adeta ilmek ilmek ördüğümüz bu her köşesi mayınlı dünyada, onlara adayabileceğimiz nadir sözcüklerden biri sinema. Tabi gerçek yüzünü görmek isteyenler için de çoğu zaman bir ayna.

Aslında çocuklara adanmış bir film değildir Binlerce Kez İyi Geceler. Bir kadının anne/eş olmak ve birey olmak arasındaki sorgusudur temel konusu. Ama biz filmi tersten okuyup, bu sorguda çocukların nereye düştüğüne bakabiliriz.

Çocukluğunu yaşayamayan tüm çocuklar için. Binlerce Kez İyi Geceler.

Film tam da bu karanlık dünyaya ışık tutmak isteyen bir fotoğrafçının hikâyesini konu edinir. Ufacık bir ışık huzmesiyle başlar film. Zifiri karanlıkta ufacık bir ışık.. Tüm tozların ayaklandığını gördüğümüz bu ışık, birkaç saniye sonra 3 ışık huzmesi olur ve sonra artar. Karanlığı delecek en ufak bir aydınlık, o karanlığı yırtmaya yetecektir çünkü..

Bu ışıklar bir kadının hiç yapılamayacak cenaze töreni seremonisine uzanır. Kabil’de bir intihar bombacısı kadının, diğer kadınlar tarafından hazırlanışını izleriz. Bu anları fotoğraflayan Rebecca, arabayla şehrin merkezine kadar eşlik eder kadına. Bombayla şehrin merkezine gelen arabanın önünde, rengârenk balonların etrafında neşeyle dönen çocuklar Rebecca’nın yüreğini sızlatsa da, son andaki bomba var uyarıları çarşı yerinin harabeye dönmesine engel olamaz.

Filmin temel konusu, kendi hayatı ve diğerlerinin hayatları arasında kalan bir insan/kadın ve aynı zamanda kendi çocukları ile diğer çocukların dramı arasında kalan bir kadın/anne sorgusudur. Hangisi tercih edilmeli? Duyarlı bir insan ve kadın olmak mı, yoksa kendini sadece çocuklarına adamış bir anne olmak mı? Toplumun ve ailesinin ondan beklediği, adanmış kutsal bir anne olmaktır. Ancak sosyal bir varlık olarak insanın, başkalarının hayatlarına duyarsız kalması onu ne kadar insan kılar? Zaten bunca insan diğerlerinin yaşam sınırlarına, haklarına ve özgürlüklerine duyarsız kalıp kulak tıkadığı için, tüm çocuklar ve dünya bu zulme şahit olmakta değil midir?

Bu soruların cevaplarını Rebecca ile kızı Stef arasındaki şu diyalogdan alabiliyoruz:

– Neden savaş fotoğrafları çekmeye başladın?

– Öfkeden! Bütün bu dehşetle çekilen acılarla karşılaşınca, insanların içtiği kahvenin boğazlarına kaçmasını istiyorum. Gazetelere bakınca bunu hissetsinler ve tepki versinler.

Bu öfkeyle hayatını sürdürmeye karar veren Rebecca, ne yazık ki aynı duyarlılığı ailesinden ve kendi çocuklarından göremez. Ta ki büyük kızı ile birlikte Kenya’daki göçmen kentlerini ziyaret edene kadar. Ağlayan bebek sesleri ile birbirine karışan silah sesleri duyulan kampta, her gün yüzlerce çocuk yetim kalmaktadır. Oradaki yetim çocukların dramına gözüyle şahit olan Stef, filmin sonuna denk gelen sahnelerden birinde annesinin duyduğu hissiyatı anlamlandırarak emeğini şöyle değerlendirir: O çocukların anneme benden daha çok ihtiyaçları var!

Birilerinin o fotoğrafları çekmesi, birilerinin o haberleri okuması, birilerinin de onlara tepki vermesi gereklidir. Daha fazla çocuk acı çekmesin, daha fazla çocuk yetim kalmasın diye bazı çocukların biraz daha az anneleriyle olması gereklidir. Ve birilerinin bu filmi izleyip, başka hayatların farkına vararak yüreğinin sızlaması.

Deniz Binici
İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın