Bertolt Brecht’in Güncesinden

Çarşamba,7 (Temmuz, 1920)
Şu günlerde yazdığım her şey kötü ve alışılmış, fakirlere patates, oysa bu yazı işi dışında başka bir şeyde yapmıyorum. Ama belki bu ana neden. Günler sıcak ve güneşli, asfalt bana göre değil, kafamın arkasında durmadan süren bir basınç var. Bu arada bol bol zaman geçiyor, onu kullanmıyorum, tersine, güneş yanığı olduktan sonra derinin kalkıp dökülmesi gibi, geçmesinden hoşnuttum. Her şeyi suçluyorum, çok ışık alarak göz kamaştıran ve camdan bulanık sahte bir gökyüzü gösteren büyük pencereyi de. “Galgei” için bir tek içtepi eksik, yoksa hayalimde her şey allright. Şimdi canım hiç yazmak istemiyor, baş ağrım artıyor. Cehennemde korkunç bir şey olacağını sanmıyorum. Orada hiçbir şey olmayacak. Sauve qui peut!

Keşke ressam olsaydım! Kadın gibiler onlar: Her zaman yapabiliyorlar. Ve nefsi işe dönüştürebiliyorlar! Renklerin kokuları, malzemenin direnci ve nesnenin kendini ebedi sunuşu, kışkırtıyor ve doyuruyor. Öylesine sakin ki! İnsan bir sakinleşebilse, yaşamın basit büyük ritmiyle, patates zıkkımlanmayla, küçük, tahta bölme odacıklarda dans etmekle, havanın içinde yaygınlaştığı hüzünlü günbatımlarıyla, hiçbir ayrımı ve inceliği olmayan hep ebedi aynı çatışmalarla. İnsan, bütün yaşamın tekdüzeliğine, bütün canlıların, eski gereksinimlerini yeni biçimlerde gidermeye karşı sağır ve kör dayatıp direnmelerine ilenmek istiyor – çünkü insan kendisi zavallı ve güçlü gereksinimlerden yoksun!

Geceleyin mideme bir yudum ateş suyu girince, başka bir iş yapma istemi üstüme çullanıyor, basit, karanlık yaşamı biçimlendirme istemi, katı ve uşakcasına, gerçekçi ve acımasızcasına, yaşama sevgi duyarak. Önce “Galgei” ile “Yaz Senfonisi” elden çıkmalı, ama sonra artık ekspresyonizm bitmiştir ve bu “kavram” çöpe atılacaktır! Bu akım bir (küçük alman) devrimiydi, ama birazcık özgürlüğe izin verilince, özgür kimsenin olmadığı görüldü; istenen şeyin söylenebileceğine inanılınca, bu yeni zorbaların istediklerinden başka bir şey değildi, onlarında söyleyecek bir şeyleri yoktu. Bu gençler, laf ve mimik bakımından eski kuşaklardan daha zengin olmakla birlikte, her zengin şımarık gençliğin oyunbaz laubaliliğini, karamsarlık ve sorumsuzluk duygusuyla karıştırdıkları aşırı doyumlarını gösteriyorlardı, gözü pekliği ve iğdiş güvenilmezliklerini, özgürlük ve edimlilikle karıştırıyorlardı.
Gökyüzü hala geniş görünüyor, ama şimdiden kargalar üzerlerinden geçiyor.

Pazartesi, 13 (Haziran ,1921)

Her şey yine panoramik görünüyor. Bu ülkede renkler kötü. Her şey gri, çoğunlukla silinmiş mürekkep. Bir kez içine kırmızı bir ay koydukları zaman, sakin durmak için, yeterince saflık olmuyor. Bu yüzden hiç olmazsa içki bedava olmalı. Renkleri böylesi bir ülkede hiç olmazsa içkiye para verilmemeli.

…Arada bir resim müzesine gidiyorum. Rubens sefahatlarının et pazarında şimdi midem bulanıyor. Bundan ben de yeterinden fazla var, ama Tizian’a gelmeliyim. Burada öylesine koyulaştırılmış bir ihtişam, doygun bir altın tonu, kuvvetli bir kudret sayesinde merhemsel bir huzur ve Shakespeare
anıtsallığı. Van Gogh’un dediği gibi, bir yere bir sarı ev yapmalı, buraya düşünceleri olan cüsseli kişileri istif etmeli, bunlar da birbirleriyle nasıl anlaşacakları konusunda başlarının çaresine bakmalılar. Tiyatro gibi böylesine toplumsal bir şey tek tek noktalardan yola çıkarak ele alınmaz, burada bir uzlaşmaya gereksinim vardır.

Cuma, 2 (Eylül 1921)

Her halükarda insan kendini basit hedeflerden pek uzaklaştırmamalıdır. İki delikanlının içki fıçılarının üzerine ilk defa iki basit tahta koyup açıktan açığa ticaret yapmaya başladıklarından beri, seyircilerin eğlendirilmesi ödenen amaçtı. Hep bu bön bön bakan bira yapımcıları, iltizamcılar, fıçıcılar burada rahatladılar ve çok az bir süre sonra burada en adi yeraltı, ama yer küresel dürtülerini tatmin ettiler, aynı zamanda uhrevi olanları da ve böylece her türlü tehlikeli sapkınlığa karşı yedek oldular, keyfi yerinde, güvenli göbek çevrelerinin ortasına doğru. Safiyane maceralar kısa sürede görmüş geçirmiş, pratik düsturlarla baharatlanmak, kolay kavranan havalarla kolay hazmedilir kılınmak, imalı ya da açık seçik fıkralarla biberlenmek gerekti. Şimdi, bir gelişmenin son noktasında, aktörlerin kendini beğenmişliğini artık yalnızca arka koltuklardaki aşçıların ve çanak yalayıcıların kendini beğenmişliği tatmin ediyor.

Bertolt Brecht
İZDİHAM

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: